Hitler, Suharto ve Saddam gibi diktatörlerin yok edilmesi, diktatörlüğün bittiği anlamına gelmiyor. Diktatörlükleri bitirmek için, onu besleyen kaynakların ortadan kaldırılması gerekiyor
ABD, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği tehlikesini de göze alarak Vietnam'da, Kore'de, Nikaragua'da, Panama'da, Laos'ta ve dünyanın diğer bölgelerinde; kendisine karşı bir tehdit oluşturan devletleri veya düşman ülkelerinde yaşayan insanlara barış ve demokrasi götürmek için savaşmıştır.
İngiltere ordusu 1919'da Bolşeviklere karşı Kuzey Rusya'ya müdahale ettiğinde, büyük bir başarıyla kimyasal silah kullanmıştır. Churchill için kimyasal silahlar sadece "Batı biliminin modern savaşa uygulanmasıydı."
Kennedy yönetimi 1961-1962'de Güney Vietnam'da karşı saldırı başlattığında, kimyasal silahların sivillere karşı kitlesel şekilde kullanılmasına öncülük etmiştir.
ABD'nin Küba'ya karşı biyolojik silahlar kullandığına ilişkin önemli kanıtlar vardır. Bunlar 1977'de küçük haberler olarak basında yer almıştır.
Irak'ın 1989'da Halepçe katliamında kullandığı kimyasal silahların etkisiyle ölen yüz binlerce insan için, o dönemde hiç sesini çıkarmayan ABD bugün haykırıyor. Claiborne Pell "insanlar gazla zehirlenirken" sessiz kalınmasını "suç ortaklığı" yapılması olarak niteledi. Bu "Hitlerin Avrupalı Yahudilerin neredeyse tamamen yok edilmesine varan kampanya başlattığında, dünyanın sessiz kalması kadar büyük bir suç ortaklığıdır."
General Suharto Batı'da büyük hoşnutluk uyandıran devasa bir katliamı yöneterek 1965'te iktidarı ele geçirdiğinde, ABD için artık düşmandan dosta dönüşmüş bir Endonezya vardır. Yani ABD'ye dost olmak için katliam yapmak şarttır. Diktatörlük bunu gerektirir.
1986'da ABD, Libya şehirlerini bombaladığında, resmi gerekçe "gelecekteki saldırılara karşı öz savunmaydı."
Anlaşmaların ihlali
ABD uluslararası anlaşmaların her türlü makul yorumunu ihlal ederek (bir ABD şirketinin iştirakiyle) Doğu Timor'un petrolünün el konulmasını da memnuniyetle kabul etmiştir.
1990'lı yılların ortalarında ve sonlarında, Avrupa'nın göbeğinde meydana gelen Bosna-Hersek ve Kosova'nın işgalleri 'insani müdahale' adı altında sırf NATO'nun Soğuk Savaş sonrasında da gücünü kaybetmediğini göstermek için, Avrupa Birliği'nin olgunlaşmayan ortak dış ve ortak savunma politikalarından da yararlanarak, ABD destekli NATO, işgalleri durdurmuştur. Böylece Bosna-Hersek ve Kosova'daki masum insanları kurtaran Bill Clinton'ın Amerikan halkının gözünde barışsever olarak büyütülmüştür.
Halkın gözünde devamlı barışsever olarak kalınamayacağı gibi, kimyasal, biyolojik silah kullanarak, petrol çalarak ve Irak'ı da işgalle masum insanların öldürülmesiyle ve Saddam Hüseyin'in idam edilmesiyle 'demokrasi ve özgürlük' getirilemeyeceği açıktır.
Soğuk Savaş'ın bitmesine karşın, ABD'nin yine de dünyayı koruma sorumluluğu vardır. Ama kimden koruyacak? Herhalde kendi kudretli iradesine boyun eğmeyenlerden koruyacaktır.
Sovyetlerin çöküşü Lenin'in heykellerinin yıkılmasıyla, Berlin Duvarı'nın yıkılması Soğuk Savaş'ın bittiğini simgelerken, Saddam Hüseyin heykellerinin yıkılışı da yeni bir dönemin başlangıcını ifade etmekteydi.
Lenin, Hitler, Suharto ve son olarak Saddam Hüseyin gibi diktatörlerin ölmesi, öldürülmesi, yakalanması ya da rejimlerinin ve iktidarlarının yıkılmasıyla diktatörlüğün bitmediği bir gerçektir. Irak'tan sonra, Suriye ve İran'ı 'karıştırmak ve işgal etmek' siyaseti gündemdedir. Diktatörlüğü yok etmek için onu besleyen kaynakları ortadan kaldırmak gerekmektedir.
Sonuç olarak bölge halkı savaş öncesi ortamı arar hale gelmişler ve işgalciler tarafından vaat edilen 'istikrar' sağlanamamıştır. Dünya tarihinde bir kez daha anlaşılmıştır ki, Saddam Hüseyin'in ve arkadaşlarının idam edilmesi 'diktatörün sonu'dur. 'Diktatörlüğün değil.'
RADİKAL -12 NİSAN 2007 PERŞEMBE






