Mısır'da İskenderiye Kütüphanesi'nin düzenlemiş olduğu "Modern İslam Düşüncesinde Tecdid ve Islah Yönelimleri" adlı kongrede ıslah kavramının tanımı, göstergeleri, ıslahın geleceğine ilişkin yönelimler ve nasıl uygulanacağı konularında geniş bir tartışma ve görüş alış-verişi yaşandı.
Londra'da İslam ve Demokrasi Programı adlı kuruluşun koordinatörlüğünü yürüten Abdulvehhab el-Efendi, geleneksel İslam düşüncesinin, devletle tarihi bir sorunsalının olduğunu belirterek, İslam toplumunun ilk teşekkül devrinde karşılaştığı ilk krizin de yine devlete ilişkin olduğunu ve bu sorunun çözülemediğini söyledi.
El-Efendi'ye göre, Mısır'da Memluklular ve Osmanlı'daki askeri sınıf, Napolyon'un 1798 yılında Mısır'a ayak basmasından ve Osmanlı Devleti'nin komşuları Rusya ve Avrupa'da girdiği ve kaybederek çıktığı bitmek bilmez savaşlardan önce de, İslami siyasal sistem konusunda kriz vardı.
Kongrede söz et-Tesamuh dergisinin editörü Abdurrahman es-Salimi ise Arap ülkelerinde, dini deceddüt ve ıslahla devlet arasında mutlaka bir bağlantı olduğunu savundu. Bazılarının bu tespiti İslam dünyasının bütününe genelleyebileceğini ifade eden Salimi, bunun siyasi analistlerin ve İslamcı düşünürlerin, gerek çağdaş dönemdeki İslam'ın siyasal analizi çerçevesinde, dinle devlet arasındaki modern bir durum şeklinde teorize etmelerinde ya da İslam'ın medeniyet gelişiminin siyasi boyutuyla ele alınması hususunda dikkatlerini çektiğini kaydetti.
Suriye'de 19. yüzyılda İslami ıslahat hareketlerinin karşı karşıya kaldığı sorunlar konusunda bir sunum gerçekleştiren Suriyeli araştırmacı Mutezz el-Hatip ise Şamlı ıslahatçıların iki farklı meydan okuyla karşı karşıya olduklarını söyledi: Birincisi dahili bir sorundu, Islahatçılar, o dönemde dini çevreleri, son derece muhafazakar bir yapı ve birçok sınırlamalarla kayıtlı olarak karşılarında buldular. Dışsal olan ikinci meydan okuma ise, 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başında Avrupa'daki gelişmelerin İslam dünyasını çepeçevre kuşatmasıydı. Şu ya da bu çevrede bu modern tekniklerin ve Avrupa ülkelerini diğerlerinden üstün kılan değer ve olguların alınmasının bir zaruret olduğu düşüncesi doğmaya başladı. Böylece bir kısım ulemanın bu konuda gözleri açıldı ve içinde bulunmakta oldukları krizi gördüler.
Kongrede söz alan bir başka araştırmacı ise sol İslamcı diye bilinen Hasan Hanefi'ydi. Cemaleddin Afgani ve Abduh hareketini metheden Hanefi'ye göre, Cemaleddin Afgani'nin önderlik ettiği İslami ıslahat projesi çağının gerekleriyle son derece uyumluydu; dışarıda emperyalizme karşı içerde de, müstebit idareye karşı mücadele. Ancak Urabi Devrimi'nden ve İngilizlerin Mısır'ı işgal etmelerinin ardından ıslah projesi sönükleşti ve Muhammet Abduh'un elinde, dinle siyaset birbirinden ayrıştırılarak sadece yarısı uygulama alanı bulabilen bir proje haline geldi. Böylece devrim yerini hazırlığa, siyasi rejimin değiştirilmesi halkların eğitimine, sultana karşı çıkmak eğitim metotlarının ve şeri mahkemelerin ıslahının yerini aldı.
Hanefi'ye göre, Reşit Rıza da, Türkiye'de 1923 yılında Kemalist Devrim eliyle ıslahat projesinin Batı taklitçiliğine dönüşmesi ve milliyetçiliğin de laiklikle sonuçlanması riskini gördüğünden bu kez de onun elinde söndü.
Liberal siyasi düşüncenin temsil ettiği üçüncü düşünce akımıyla ilgili olarak Hanefi, bu akımın Tahtavi ile başladığını, onun özgürlük, adalet, ve eşitlik düşüncelerini yaymaya çalıştığını vurguladı. Projesinin bütün hatlarını Menahicu'l Elbab adlı kitabında ayrıntılarıyla aktardığını belirten Hanefi, burada onun ilerleme, devlet ve anayasadan bahsettiğini, modern devletin kurulması için tarım, modern sanayi ve eğitimin temellerinin atılması gerektiğini anlattığını söyledi.Liberal çizginin ikinci neslinin Lütfi Seyyit'le birlikte geldiğini söyleyen Hanefi, ikinci neslin ulusçu karakterine dikkat çektikten sonra üçüncü nesil olan Taha Hüseyin ve Akkad gibilerinin geldiğini sonra ise dördüncü nesil olan Vefd Partisinin bu akımı temsil ettiğini ve Vefd'le birlikte Tahtavi'nin ilk projesinin yine söndüğünü belirtti.
Bu dönemin de bitişinin ardından devletin artık kurucu misyonunu yitirerek bir baskı aracına dönüştüğünü belirten Hanefi, düşünürlerin halkın sevgili evlatları durumundan siyasi sistemin memurları haline dönüştüğünü dile getirdi. Hanefi, bu dönemle birlikte Arap ülkelerindeki rejimlerin modernleşme ve kalkınma alanında bazı başarılar elde etse de özgürlükleri tamamen yok ettiklerini, otoriter bir yönetim kurduklarını ve zindanları aydınlarla doldurduklarına dikkat çekti.







