Soğuk savaş döneminde iki kutuplu bir dünya düzeni vardı; ülkeler kendilerini ABD ve SSCB'nin oluşturduğu kutuplardan birinde yer almak zorunda hissederlerdi. Güvenlik ve sistem içinde yer edinebilmek için bu gerekliydi. SSCB'nin dağılması, ABD'nin hakim olduğu "tek kutuplu" bir dünya düzenini öne çıkardı. Uluslararası sistemde kuralları ABD koymaya başladı, düzeni kendi istediği şekilde işletti.
Şimdi ise "çok kutuplu bir dünya düzeni" gündemde; ekonomik, sosyal ve siyasi gelişmeler dünya genelinde yeni "kutup başı" ülkelerin sahneye çıkmaya başladığına işaret ediyor.
Örneğin, 1990-2007 yılları arasında küresel ekonominin hacminin 23 trilyon dolardan 53 trilyon dolara çıktığı, küresel gayri safi hasılada yaşanan bu artışın yarısının gelişmekte olan ülkelerden geldiği gözleniyor. Son iki yılda aralarında 30 Afrika ülkesinin de yer aldığı 124 ülkenin büyüme hızı yüzde 4'ü geçiyor. Dünyadaki yabancı döviz rezervi miktarının yüzde 75'i Asya ülkeleri ile petrol üreten ülkelerin elinde bulunuyor. Bu ülkelerin elinde ayrıca 2.5 trilyon dolar bütçe dışı kamusal fonlar bulunuyor.
Strateji uzmanlarının tahminlerine göre, 10 yıl sonra Hindistan'ın ve Çin'in küresel gayri safi hasıladan aldığı pay yüzde 10'u geçecek, Japonya'nın payı yüzde 5 olacak. 20 yıl sonra Rusya, Brezilya, Çin, Hindistan ve Meksika ekonomilerinin toplamı, bugünkü G-7 ülkelerinin toplam ekonomisinden çok daha büyük olacak.
Bu durumun neye işaret ettiği gayet açık: Uluslararası sistemde iktidar odağı hızla kayıyor, tek bir merkezin iktidarı temsil etme yeteneği kayboluyor, yeni dağınık iktidar merkezleri ortaya çıkıyor.
Şimdiye kadar uluslararası sistemde iktidar odağı olan Batı Dünyası (ABD buna dahil), iktidar erkini elinden kaçırıyor, Batı dışında yeni güçlü iktidar merkezleri, kutup başları kendini gösteriyor.
Batı dışı yeni küresel aktörlerin başında Rusya geliyor. 1990'lı yıllarda aşırı borçlu olan Rusya'nın 10 yıl içinde borçlarını ödeyip ekonomik olarak toparlanması bu ülkenin elini çok güçlendirdi. Mali açıdan hiçbir ülkeye ve uluslararası örgüte bağımlı olmayan Rusya'nın elinde şu anda yüz milyarlarca dolar kamusal fon bulunuyor. Bu nedenle yaşanan küresel ekonomik krizden hemen hemen hiç etkilenmeyen Rusya, aksine krizin vurduğu ülkelerin başında gelen İzlanda'ya kredi verdi. Ekonomisini güçlendiren Rusya, dış politikada atağa kalktı; Orta Asya, Kafkaslar ve Karadeniz bölgesinde nüfuzunu artırdı, Ortadoğu'da daha etkili bir aktör olabilmek için de fırsat kollamayı sürdürüyor. Yakın gelecekte Rusya'nın Asya kıtasında Çin ile, Avrupa kıtasında Avrupa Birliği ile, küresel çapta da ABD ile ciddi rekabet edeceği görülüyor.
Bir diğer küresel aktör de Çin; son otuz yılda yüzde 9 büyüyen Çin'in elinde 1.5 milyar dolar döviz rezervi bulunuyor. Çin 1978 yılında yaptığı toplam ihracatı bugün sadece 1 günde yapıyor. Kömür, çelik ve çimentoda dünyanın en büyük üreticisi olan Çin, Afrika kıtasındaki petrolü çıkartıyor ve pazarlıyor. GSMH'sının yüzde 70'i dış ticarete dayanan Çin, ekonomik küresel bir güç olarak çok kutuplu dünyanın en önemli kutup başlarından biri olarak sahneye çıkıyor.
Hindistan'da dünyanın en hızlı gelişen ikinci büyük ekonomisine sahip ülke olarak bir diğer önemli kutup başı ülke özelliğini taşıyor. Hindistan'da halen 300 milyon insan 1 doların altında bir gelirle yaşamak zorunda kalsa, dünyadaki fakirlerin yüzde 40'ı bu ülkede bulunsa da Hindistan, teknoloji ve yazılım alanında yaptığı büyük atakla uluslararası sistemde kendisine sağlam bir yer hazırlıyor.
Çok kutuplu dünya, elbette tek kutuplu, dayatmacı ve baskıcı bir uluslararası sistemden daha iyi... Ama bu önemli kutup başı ülkelerin kendi aralarında ve diğer ülkelerle nasıl bir ilişki biçimi geliştirecekleri ve ortaya nasıl bir vizyon koyacakları ise henüz tam belli değil.
Elbette kendi çıkarlarını önceleyecekler, dünya kaynaklarının büyük bölümüne sahip olmak isteyecekler ve bunun için mücadele edecekler ama bu mücadelede hak, hukuk ve insanlık bir kenara bırakılırsa, çok kutuplu dünya belki tek kutuplu dünyanın verdiği zarardan çok daha fazlasını dünyamıza verebilir. Böyle bir tehlikeye maruz kalmamak için yeni uluslararası sistemin mutlaka adalet, barış ve eşitlik üzerine bina edilmesi, küresel aktörlerin de hukuka ve insan haklarına saygıyı esas alması gerekir.
DR. ABDULLAH ÖZKAN / MİLLİ GAZETE - 31 MART 2009 SALI
Uluslararası sistemin yeni aktörleri
Soğuk savaş döneminde iki kutuplu bir dünya düzeni vardı; ülkeler kendilerini ABD ve SSCB'nin oluşturduğu kutuplardan birinde yer almak zorunda hissederlerdi






