Dış güçlerin cennet vatanı parçalamak istediği korkusuyla büyümüş bizler için bu başlık ironik gelebilir. Memlekette olup biten her istenmeyen durumdan “dış güçler”i sorumlu tutmaya yatkın bir siyasi söyleme sahibiz. Hatta bu yaşadığımız ülkeyle kurduğumuz ilişkiyi belirleyen bir algılama biçimine dönüşmüş durumda. Bu tespitten hareketle, hiçbir surette hayatta komploya yer vermeyenlerden biri olduğum anlamı çıkarılmasın. Her şeye rağmen, bazı durumlarda “en büyük komplo komplosuzluktur” ilkesini bir kenara not ederim.
Türkiye'nin yeni dönemde uluslararası konumunda daha doğrusu konumunu algılayışımızda önemli değişiklikler olduğunda hemen herkes mutabık görünüyor. Sanki, Soğuk Savaş döneminde kaçırılan (sanki elimizdeymiş gibi) “bölgesel güç” olma fırsatının bu kez gerçekleştiğini düşünüyor çoğu kimse. Özellikle sağ-muhafazakar kesimde yaygın olarak, Ortadoğu'da artık Türkiye'nin iradesi olmadan herhangi bir etkileşimin gerçekleşmeyeceği, kurucu aktör olduğumuz kanaati yaygınlaştırılıyor. Bu fikri abartıp Amerika'dan Rusya'ya kadar küresel güçlerin Türkiye'ye bakarak hareket ettikleri abartısını dikkate almazsak, hem İsrail'e haddini bildiren hem İslam dünyasına çeki düzen veren (lider ülke), aynı zamanda İran etkisinin önündeki en büyük engel, hem tam üyeliğe alınmadığı takdirde dağılacağını AB'ye ihtar eden bir güç olarak Türkiye manzarası var. Bölgesel güç mü yoksa evrensel güç mü olduğuna henüz tam karar verilmemiş yüksel/til/en bir Türkiye imajı sunuluyor.
Birkaç yıl öncesinde dış güçlerin parçalamak istediği bir ülke nasıl olmuştu da bir anda bölgesel güç haline gelebilmişti? Bu sorgulamaları yapmanın kimilerince memleketin güçlenmesini istemeyişin dışa yansıması olarak algılamaya hazır bir zihin yapısının varlığına rağmen acıtıcı soruyu sormak zorundayız?
Mesela, hangi bedeli ödeyerek Türkiye bir anda Ortadoğu'da anahtar ülke konumuna gelebilmişti? Nükleer güç sahibi olmak gibi askeri gücünde önemli bir artış mı gerçekleşti? Yoksa ekonomisi eskisinden çok daha sağlam temeller üzerine mi yükselmeye başladı? Bu sorulara verilecek olumlu cevap olmasa da diplomatik olarak hayli hareketli olduğu açık. Diplomasinin tek başına bölgesel güç olmaya yetmediği gerçeği bir kenara bu iyimser bakış açısının gerekçeleri ve özellikle de hangi eksenlerin Türkiye'nin gücünü abartarak böylesi bir algının oluşumunu destekledikleri üzerinde düşünmekte yarar var.
Türkiye'nin uluslararası konumunda önemli bir değişikliğin gözlemlendiği kesin. Önemli olan bu değişimin ne kadarının gerçek ne kadarının yanılsama olduğudur.
Burada ilgi çeken ayrıntı özellikle memleketin dış güçlerce parçalanmak istendiğine inanan sağ-muhafazakar kesimin adeta 'Türkiye milliyetçiliği'ne sarılarak bu sefer de iznimiz olmadan bölgede hiçbir oluşumun mümkün olmadığına ikna olmasıdır. Bu söylem değişiminin, toplumun ülkesine duyduğu güvenin artması olarak da geçiştirilecek türden bir psikolojik durum olmadığını da belirtmeye gerek yok.
Türkiye'nin bölgede bir istikrar gücü haline gelmesi uluslararası güç dengeleri tarafından desteklenmektedir. Burada önemli faktörlerden biri ABD'nin Irak işgalinden sonra bölgede ittifakları ağını genişleterek potansiyel rakiplerini karşılamaya çalışmasıdır. Bir tür havuç-sopa siyasetine dayalı bu yeni dönemin Türkiye'nin önünü açan daha doğrusu yeni misyonlar yükleyen bir politikanın habercisidir.
Türkiye'nin özellikle Arap ülkeleri nezdinde popülerliğinin art/ırıl/ması Şii eksenine karşı kalkan işlevi göreceği beklentisinden kaynaklanıyor. Son yıllarda en yakın olduğumuz Körfez ülkeleriyle ilişkilerin mahiyetine, bu ülkelerin ABD bağlantısına bakmak yeterli.
Tüm bunlardan daha somut ve önemli husus Türkiye'nin enerji hatlarında üstlendiği rol gözardı edildiğinde gelişmeleri doğru okumak imkansızlaşır. Enerji konusu, başta Avrupa olmak gelişmiş kapitalist ülkelerin varlıklarını, zenginliklerini ve dünyadaki rollerini sürdürebilmeleri için hayati öneme sahip bir başlıktır. Bu konu varsayımlardan ve kurgusal senaryolardan daha somut stratejik bir gerçekliktir.
Batı'yı Rusya'ya bağımlı olmaktan çıkaracak Nabucco projesinden, İtalya ile beraber Putin'in Güney Akımı projesine kadar Türkiye'nin enerji santrali haline getirilmesinin anlamı üzerinde düşünüldüğünde bunun avantajları kadar risklerini de görmemiz gerekecek.
Batı'nın ihtiyacı olan enerji konusu istikrarsız bir ülkeye emanet edilemez. Bu nedenle Türkiye'nin başını ağrıtan kimi konuların halledilmesi gerekmektedir. Bir yönüyle PKK meselesinden Ergenekon'a, Kürt açılımından Kıbrıs sorununa “Türkiye'nin boyun ağrıları”nın giderilmesi konusunda verilen dış destekle bu konu arasında doğrudan ilişkiyi görmeden “artan gücün anlamı”nı okuyamayız.
İstikrar, güvenlik gibi konuların dışardan paket verilmediği de muhakkak. Ancak Avrupa'yı yakından ilgilendiren enerjinin sadece geçişi, değil toplanıp dağıtıldığı, enerji santrali rolüne talip bir ülkeye, kendine çekidüzen vermeden bu misyonun emanet edilemeyeceğini de belirtmek lazım. Arap şeyhlikleri yarım yüzyıldır petrolden başka hangi değerleri Batı nezdinde anlam ifade ettiklerine bakıp kıyas yapmak daha anlamlı olabilir. Petrol ve doğal gaz üreticisi kadar olmasa bile küresel enerji hatlarının kesiştiği bir coğrafyaya hükmedebilmek için her şeyden önce siyasi ve sosyal istikrar gerektiğini hatırlatıyorum.
Yirminci yüzyıl Türkiye'nin yüzyılı olacak” sözlerinin anlamı yavaş yavaş açılıyor.
Kendi özgül ağırlımızla bölgede değerli olmaya bakalım.
AKİF EMRE / YENİ ŞAFAK - 11 AĞUSTOS 2009 SALI
''Dış güçler'' neden istikrar istiyor?
Dış güçlerin cennet vatanı parçalamak istediği korkusuyla büyümüş bizler için bu başlık ironik gelebilir. Memlekette olup biten her istenmeyen durumdan “dış güçler”i sorumlu tutmaya yatkın bir siyasi söyleme sahibiz. Hatta bu yaşadığımız ülkeyle kurduğumuz ilişkiyi belirleyen bir algılama biçimine dönüşmüş durumda. Bu tespitten hareketle, hiçbir surette hayatta komploya yer vermeyenlerden biri olduğum anlamı çıkarılmasın. Her şeye rağmen, bazı durumlarda “en büyük komplo komplosuzluktur” ilkesin






