Türk dış politikasında izlenen en azından yıllardır izlenen geleneksel çizgiyi aşma çabaları görmezlikten gelinemez. Burada hem hükümetin dış politikadaki tutumu hem de uluslararası dengelerdeki değişimin etkisi belirleyici olduğu muhakkak.
Dış politikadaki gelişmelerin yorumlanması, siyasetin etkilenmesi ve topluma yansıtılması konusunda "aydın sorumluluğu" sınavı veriliyor. Dış politikanın bu denli, aydın sorumluluğunun testi anlamına gelebildiği çok ender kavşaktan geçiyoruz. Gelişmeleri analiz ederken ya abartılı bir iyimserlik ya da her şeyiyle olumsuzlayan bir bakış açısına kendini kaptıranlar olsa da bilmem dikkatinizi çekti mi, hükümetin izlediği dış politika hakkında neredeyse olumsuz fikir belirten kimse olmadı.
Türk dış politikasıyla ilgili bazı gerçekleri hatırlamakta yarar var.
Geleneksel olarak Türk dış politikasında askeri bürokrasinin etkisi sanılandan çok fazladır ve bu etki bugün de önemli ölçüde devam etmektedir. Türkiye'nin NATO üyesi bir ülke olması nedeniyle ittifakı ilgilendiren konularda askeri bakışı belirleyiciliğini sürdürmektedir. Bu durumun somut örneği Afganistan konusudur. Türk dış politika yapımcıları, hükümet Afganistan konusunda bu çerçevenin dışına çıkarak, inisiyatif alabilmiş değillerdir.
Türk dış politikasında genel çerçevenin belirlenmesinde Amerika'yla sürdürülen ittifak ilişkileri sanılandan fazla belirleyicidir. Pratikte bazı farklı uygulamalar olsa bile en azından resmi düzeyde hiçbir hükümet bunun aksini beyan ederek dış politika oluşturamamıştır. Bu konuda en radikal tavır tezkerede çıkan sonuçtur. Bu da ne hükümetin ne de AK Parti'nin kararıyla elde edilmiş bir durumdur. Toplumsal vicdanın Meclis'e yansımasından ibarettir. Sanılanın aksine hükümetin tavrı değildir.
Türkiye'nin yeni Ortadoğu politikası ne Amerika ne de İsrail'e rağmen yürütülmektedir. Amerika'nın en azından karşı çıkmadığı, belli oranda izin verdiği alan dahilinde yeniden şekillenmektedir. Bu durum, atılan her adımda ABD'den izin ve icazet alındığı anlamına da gelmez.. En iyimser yorumla, Amerika'nın bıraktığı boşlukları Türkiye yeni bir vizyonla doldurmaya, geleneksel dış politikadaki edilgen tavrın aksine inisiyatif alarak bir çizgi geliştirmeye çalıştığı söylenebilir.
İdeal olanla reel olan arasında yaşanan gelgitler bir tarafa, sorunun asıl kaynağı yürütülen dış politikanın algılanış biçiminde yatmaktadır. Bu algılanışın özellikle hükümet tarafından yönlendirildiği, zaman zaman iç politik malzeme olarak da yarayışlı bulunduğu gözden kaçırılmamalı.
Söz gelimi "one munite" çıkışının hem bölgede hem de iç politikada PR unsuru olarak nasıl kullanıldığını hep birlikte gördük. Bu tavrın bir yaptırımı olmadığını, reel politikada farklı unsurların, etkenlerin devreye girdiğini bilsek de toplumda bir rahatlama psikolojisinin oluşmasında son derece etkili olduğunu Başbakan'a müthiş bir prestij getirdiğini söylemeye gerek yok. Kaldı ki,"one munite" çıkışından hemen sonra daha oteldeyken Peres'le yapılan görüşme bile retorikle reel politik arasındaki çelişkiyi gözler önüne sermişti.
Popüler anlamda halk kesimlerinin bu tavırdan hoşlanması, hatta bunun arkaplanını yok sayarak salt bir tavır olarak okuması çok anlaşılır bir durumdur.
Ne var ki, köşe yazarları, analistler, akademisyenlerden oluşan bir grubun iktidarla kurdukları ilişkiyi yansıtır biçimde, hükümet politikalarını idealize eden analizler yapmaları asıl sorunu oluşturuyor. Hem algı düzeyinde toplum hem de yanlışlarını görmemesi konusunda hükümeti yanıltacak bir 'iyimserlik körlüğü' oluşturuluyor.
Türkiye'nin gücünü, hükümetin imkanlarını abartan; idealize eden, kendi fantezilerini hükümet politikaları üzerinden gerçekleştiğini vehmeden ve çoğunlukla maalesef akademik unvanı da olan bu kesim kamuoyunun alabildiğine yanıltıyorlar.
Müslüman halkın duyarlılığını adeta kaşıyarak sanki İslamcı bir politika izliyormuş izlenimi veren bu yorum ve imalar halk kesiminde farklı algılanmalara neden oluyor.
Türkiye'ye açılan yeni alanın uluslararası sisteme rağmen oluşan bir güç açılım gibi vehmedilmesi ve bu şekilde abartılı bir iyimserlik adeta göz boyamaya dönüşüyor.
Amerikan ve İsrail ittifakından habersiz sinek uçmayacağı türünden dünya siyaseti okumalarının sağlıksızlığı ile "artık Ortadoğuda Türkiye'nin izni ve haberi olmadan hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceği"nı söyleyenler arasında pek fark yok.
Türkiye'nin izni olmadan bölgede herhangi bir oluşumun gerçekleşmeyeceğini, Türkiye'nin bölgesel güç olduğunu her fırsatta dile getirmekten büyük haz alan bu yüksek analiz erbabının hayallerini mi yazdıklarını yoksa iktidara duydukları sempatinin efsunu mu olduklarını kestirmek zor. Bu zevatın önemli bir kısmının ya akademik kurumda ya da işi dış politika olan resmi ve yarı resmi kurumlarda önemli konumlarda olduklarını ya da getirildiklerini düşününce başka şeyler akla gelmiyor değil.
Oysa hükümetin yeni bir bakış açısıyla, neler yapmak istediğini, imkanları ve açmazlarıyla birlikte ele alarak yorum yapsalar hem hükümet bundan istifade eder hem toplum yanıltılmış olmazlar.
Yoksa İsrail'le yapılan ortak tatbikatı, İsrail'in nükleer program konusundaki oylamadaki Türkiye'nin destekleyici tavrını açıklayamamak gibi bir duruma düşmezlerdi. Hasılı "eklemlenmiş aydın" olmak zor iş.
AKİF EMRE / YENİ ŞAFAK - 26 EYLÜL 2009 CUMARTESİ
Dış politikaya eklemlenmiş aydın bakışı
Türk dış politikasında izlenen en azından yıllardır izlenen geleneksel çizgiyi aşma çabaları görmezlikten gelinemez






