“Deprem gerçeği bir yaşam tarzı olmalıdır” diyen TBMM Deprem Araştırma Komisyonu, özellikle nüfusu 1 milyonu aşan kentler de dahil büyük sanayi tesislerinin yer aldığı bölgelerde her an büyük bir deprem olasılığının bulunduğuna dikkat çekti.
Komisyon, toplumun afet etkilerine karşı dirençli olmasını amaçlayan bir vizyon belirlenmesi gerektiğini de vurguladı. TBMM Deprem Araştırma Komisyonu çalışmalarını tamamlayarak raporunu hazırladı. Raporda önerilerin yanısıra Türkiye’nin depremle mücadelede konusunda bugünkü durumunun fotoğrafı da yer aldı.
Rapora göre; kanun ve yönetmeliklere aykırı eylem ve işlemlerin yeterli yaptırımı bulunmuyor. Afetlerle karşılaşıldığında, eylem kararları yerel yönetimlerce belirlenmek yerine, üst düzey karar vericiler tarafından alınıyor. İmar düzenlemelerinde afet konusu ihmal ediliyor. İmar planlaması ve yapı üretimi, gerçek denetim biçimlerinden uzak, yönetsel ve teknik uygulama denetimi kurulamamış.
Deprem konularında basında özellikle yerbilim insanları tarafından toplumu tedirgin eden farklı görüş ve bilgiler verilmesinin etik bir davranış olmadığının vurgulandığı raporda, uluslararası alanda kabul edilen afet politikalarının da Türkiye’de tam olarak kabullenilemediği kaydedildi.
İmar affı uyarısının da yer aldığı raporda, “İmar afları, ek imar yoğunlukları, imar kolaylıkları, tehlikeli madde stokları ciddi risk oluşturmaktadır” denildi. Şehirlerde ruhsatsız, yaygın bir kaçak yapı stoku olduğu, İstanbul’da yüzde 70 düzeylerinde olduğu belirtilen bu yapı stokunun güçlendirilmesinin hem teknik olarak hem de yasal açıdan olanaksız olduğunun düşünüldüğü kaydedilen raporda şu noktalara dikkat çekildi:
“Yaşlı yapılar için yeniden yapım daha verimli olabilecektir. Güçlendirme zaman almakta, yaratılan rahatsızlık ve yer değiştirme zorunlulukları kimi kez yeniden yapımı daha anlamlı kılmaktadır. Güçlendirilmiş yapıların depremde direnç göstereceklerine ilişkin bir teknik güvence verilememekte, bu da talebin gerilemesine yol açmaktadır. Piyasa ortamında güçlendirme yapılan taşınmazların değerinde artık değil, tersine değer kayıpları yaşanmaktadır.”
Deprem konusunda kurumlar arası koordinasyon ve işbölümünün sağlanamadığı belirtilen, bu nedenle gerçek anlamda bir Ulusal Sismik Ağ işlevi ifa edilemediği, afet önlemlerine ilişkin sorumlulukların kimde olduğunun tanımsız kaldığı ifade edildi.
Ülke topraklarının yüzde 66’sının 1. ve 2. derece deprem bölgesinde bulunduğu anımsatılan raporda,
“Nüfusu 1 milyonun üzerindeki 11 büyük kentimiz de dahil olmak üzere, ülke nüfusunun yüzde 70’nin ve büyük sanayi tesislerinin yüzde 75’inin kurulmuş bulunduğu bu bölgelerde, her an büyük bir deprem olma olasılığı yüksektir. Bu bağlamda ‘deprem gerçeği’ bir yaşam tarzı oluşturmaktadır” görüşü yer aldı.
RADİKAL / 7 TEMMUZ 2010







