Irak Petrol Bakanı Amir Reşit: ''ABD petrol ihtiyacının yüzde 60'ını dışarıdan alıyor. Bu, önümüzdeki 20 yılda yüzde 75'e çıkacak.
1997 - 1999 arasında Rusya'ya ve Uzakdoğu'ya baskı yaptılar, gelirimizin yüzde 90'ını oluşturan petrolde bizim fiyatlarımızı düşürdüler."
Haber Bağdat'ta bomba gibi patladı: Irak Petrol Bakanı Amir Reşit görevinden istifa etti! Oysa daha 24 saat önce makam odasında oturmuş onunla sohbet ediyorduk. Bize Irak'ın petrol politikasını anlatıyor, 40 yıl önce OPEC'in Bağdat'ta kuruluşundan başlayarak, petrol fiyatlarını sabit tutmak için sürdürdükleri çabaları vurguluyordu. ''Biz baştan beri fiyat sıçramalarına karşı olduk. Gelirimizin yüzde 90'ı petrolden geliyor. Gelişme hızımızı planlamak için bu fiyat dengelerine ihtiyacımız vardı... Bugün ABD petrol ihtiyacının yüzde 60'ını dışarıdan alıyor. Önümüzdeki 20 yılda yüzde 75'e çıkacak bu sayı. ABD geleceğinin petrolünü garantilemek istiyor. Doğal bir istek... Bu bizim de işimize gelirdi. Normal ilişkilerimizi sürdürebilseydik, eşit haklarla diyalog sürdürebilseydik, uluslararası çerçevede anlaşabilseydik... Ancak 1997-99 arasında Rusya ve Uzakdoğu'ya baskı yaptılar, bizim fiyatlarımızı düşürdüler...''
Bakan'ın tüm anlattıklarını dinlerken, sanki yarın 3. dünya savaşının çıkacağı korkusuna kapılıyordum. Bir zamanlar Irak Hava Kuvvetleri'nde üst rütbeli subay, elektrik mühendisi, 91-97 arası silah denetçileri karşısında tek sorumlu, görmüş geçirmiş, müthiş milliyetçi Amir Reşit, Bağdat'ta karşılaştığım en sert yetkiliydi. Ertesi gün ''istifa edecek'' gibi bir hali hiç mi hiç yoktu! (Acaba şu sıralar sertlik istenmiyor mu diye geçirdim içimden.)
Neden istifa etti soruma alabildiğim tek yanıt, ''Eh, 65 yaşına gelmişti'' oldu! Bilmem belirtmeye gerek var mı? Bağdat'ta her soruya yanıt alamıyorsunuz. Zaten her gazeteci ya da STK temsilcisi yanında bir ''rehber'' olmadan, bir yere gidemiyor, görüşme yapamıyor. Artık ''rehber'' lerin kimliğini yorumlamak size kalmış.
Saatler sonra ''istifa etti'', ''istifa ettirildi'' ye dönüştü. Gerekçe açıklanmadı. Saddam 'ın oğluyla petrol kontratlarıyla ilgili konuda anlaşmazlığa düştüğü söylendi.
Bugün Irak'ın petrol üretimi günde 3 milyon varil ve ülke halen dünyanın en büyük 2. rezervlerine sahip. Eğer yaptırımlar ve ambargo kalksa, altyapıya yatırım yapılsa, tüm petrol ihtiyacının yüzde 10'unu karşılayabilir. Ve önümüzdeki 100 yıl boyunca karşılayabilir. Çünkü rezervinin yılda ancak yüzde birini kullanıyor. Ve Irak, Batı'nın petrol gereksiniminin fazlasıyla farkında. En üst düzey yetkiliden sokaktaki adama, herkes ABD askeri müdahalesinin, savaşın tek nedeninin bu olduğuna inanıyor.
Sığınakta kan
Bağdat yorgun. Bağdat için için kanıyor. Toprak altındaki zenginlikle, toprak üstündeki yokluk, yoksulluk ve baskılarla can çekişiyor... Üç gün içinde, üç en önemli bakandan dinlediklerimle, El Amirihe sığınağında gördüklerim arasında; Amerikan saldırısı, bombardıman başlamadan önce, bir an önce beş aylık yiyecek ve su depolamaya çalışan ailelerle, silah eğitimi, ilkyardım eğitimi, yangın söndürme, paraşüt saldırılarından korunma eğitimi alan kadınlar arasında; çaresizlikle direnç, korkuyla umut arasında galiba artık ben de can çekişiyorum.
Bağdat'ta saldırıyı karşılamak üzere 35 büyük sığınak var. Konuştuğum herkes ''Evet, bize en yakın olanını biliyoruz'' diyor. Ve hemen ekliyorlar: ''Hayır sığınağa, sığınaklara gitmeyeceğiz!''
Hayır sığınaklara gitmeyecekler, çünkü El Amirihe'yi unutmadılar. El Amirihe sığınağındayım. Bir katı toprağın üstünde, bir katı yerin altında kocaman beton ve çelik bir küp görünümünde.
Sığınaktan içeri giriyorum. Ve dehşet görüntüler başlıyor. Tam ama tam ortada koskoca bir delik. Çevresinde çelik erimiş, demirler patlamış, beton un ufak olmuş.
Geçen savaştaydı. Tarih 13 Şubat 1991'di. Saat 16.30'da ikişer tonluk iki bomba burayı cehenneme çevirmişti. 422 kadın ve çocuk, bombalardan kaçmak için buraya sığınmıştı. Lazerle yapıya kenetlenen iki bombadan ilki, dikeylemesine indi, iki metrelik beton tavanı, iki katı birden deldi. Çevredekiler yıldırım düştü sandılar. İkinci bomba (ona ''akıllı bomba'' diyorlar) havalandırma sistemine yatay biçimde girdi ve tüm sığınağı 400 derece sıcaklıkta bir fırına dönüştürdü. 422 çocuk ve kadından 408'i yanarak öldü. (Dış galeridekilerdi kurtulanlar) 408 can kül oldu. Bedenlerden kopan etler, saçlar, eller, kollar, bacaklar, sığınağın en dış duvarlarına yapıştı. Her şey dört dakikada oldu bitti. O dört dakikanın izlerini, ileride savaş ya da barış müzesine dönüşecek olan sığınağın kalıntılarında izliyorum: Duvara yapışmış etleri, gözleri ve kanı... Negatif resimler gibi duvara geçmiş anne ve kucağında çocuğu, bebeğini emziren anayı, birbirine sarılmış bedenleri... Ve kanları, kanları, kanları...
Buruşmuş kâğıt gibi duran çelik yığınları arasında fotoğraflarını ve adlarını görüyorum: Said, Esra, Habib, Şeyma, Wassen, Halil, Semra, Yasin, Nedima ... Hepsi aynı mahallenin çocukları... ABD, ''Burayı askeri üs sandık'' diyerek, sonradan özür dileyecekti. Ellerindeki harita eskiymiş..
Sığınak öylece duruyor gözümün önünde, yüreğimin içinde. Kapısına sonradan bir tabela asılmış. Eğreti duruyor. Acemi, belki de bir çocuk yazısı üzerindeki: ''Bırakın Irak yaşasın.''
Petrolle bombalar arasında gidip gelirken, Esra'lar, Halil'ler, Semra'larla inip çıkan petrol fiyatları arasındaki o gözle görülmez çizgiyi yakalayıp, o çizgiden bir sapan yapmak geçiyor içimden! Gördünüz işte! Acıların içinden toparlanan dayanma gücü azalmaya başladı mı, kaçınılmaz, öfke egemen oluyor her şeye.
CUMHURİYET - 09.01.2003