Birkaç gün önce gazetelerden ABD Başkanı George W. Bush'un, ''Türkiye'nin bizden daha iyi bir dostu yok!'' yolundaki demecini okuduk. Başkanın bu sözü bizi, ''dost'' Amerika ile onun ''sarsılmaz müttefiki'' Türkiye arasındaki ilişkilere bir de zaman tünelinden bakmaya yöneltti. Ama gördüğümüz şeyler bize daha çok (yaygın olarak kullanılan bir başka tabirin kibarcası olan) ''dost çelmesi'' sözünü anımsattı.
Türkiye ile Amerika arasındaki elçilik düzeyindeki ilk resmi ilişki bundan 172 yıl önce, 1831'de David Porter adlı bir Amerikalının İstanbul'a konsolos tayin edilmesiyle kuruldu.
Ama bundan önce iki ülke arasında bir ticaret anlaşması imzalanmış, Osmanlı hükümeti tarafından Amerikalı tüccarlara ''en ziyade müsaadeye mazhar millet'' hakkı tanınmıştı. Sağlanan ayrıcalıklar sadece ticari imkânlar sağlamakla kalmıyor, Robert College gibi misyoner okullarının açılmasını da kapsıyordu.
1867'de Osmanlı devleti Washington'a bir elçi göndererek Amerika'yla olan ilişkilerini daha da sıkılaştırdı. O dönemde iki ülke arasındaki ilişkilerin temelini silah ticareti oluşturuyordu. Ne var ki bu ticaret, zaman içinde Osmanlı'nın Almanya'yla yakınlaşmasıyla 1910'larda kesildi.
Birinci Dünya Savaşı sırasında ABD ticaret, misyonerlik ve eğitim çıkarları nedeniyle Türkiye'ye savaş açmadı. Ancak Başkan Wilson, izlediği ''açık kapı'' siyasetini Türkiye'de de uygulamak istiyordu. Amaç, Türkiye'yi Avrupa'dan çıkarmak, İstanbul'u ayrı bir yönetim birimi haline getirmek, Ermenistan'ın bağımsızlığını sağlamak ve bu şekilde parçalanan ülke topraklarında bir manda rejimi kurmaktı.
Kapitülasyonlar devam etmeli, elde edilmiş olan her ayrıcalık aynen korunmalıydı. Ne var ki bu amaçla İzmir ve İstanbul'un işgaline destek veren Wilson'ın hesapları Milli Mücadele'nin beklenmedik başarısı karşısında tutmadı.
T ürkiye'yi son tanıyan ülke
Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı ile kazandığı egemenliği siyasi platformda da kabul ettirmeye çalıştığı Lozan Konferansı'na ABD, ''Amerikan çıkarlarını korumak'' üzere bir gözlemci heyet gönderdi. Burada sözü edilen çıkarlar, elbette öncelikle kapitülasyonlardı. Amerika Türkiye'deki ticari imtiyazlarını sürdürmek, eğitim ve misyonerlik faaliyetlerine devam etmek, gemilerini boğazlardan serbestçe geçirmek, arkeolojik incelemeler yapmak ve azınlıkların korunması için ''uygun'' maddelerin kabulünü sağlamak istiyordu. Konferans süresince Amerikan heyeti şartlarını kabul ettirmek için tüm ağırlığını koydu. Ancak görüşmeler sona erip 6 Ağustos 1923'te ''genel antlaşma'' imzalandığında, heyet istediklerinin pek azını elde edebilmişti.
Bu sonuç Amerikan kamuoyunda yoğun tepkiyle karşılandı. Ortak kanıya göre antlaşma en hafif deyimiyle ''utanç verici'' bir belge, ''uygarlıktan nasibini almamış'' bir halk karşısında alınmış ''itibar kırıcı'' bir yenilgiden başka bir şey değildi.
Demokrat Parti'nin 1924 seçim bildirisinde: ''Bu antlaşmayı kınıyoruz. Bu antlaşma Amerikan çıkarlarından vazgeçmekte, Chester Petrol ayrıcalıkları için Ermenistan'ı feda etmektedir. Türkiye'de Amerikan çıkarlarının korunmasını istiyoruz'' deniyordu.
Kapitülasyonların kaldırılması kadar, Anadolu'da bağımsız bir Ermenistan devletinin kurulamamış olması da hayal kırıklığına yol açmıştı. Temsilciler Meclisi üyesi Upshow 'un 18 Ocak 1927'de yaptığı konuşma, yeni Türkiye'ye duyulan öfkeyi açıkça dile getiriyordu:
''Antlaşma Timurlenk kadar hunhar, Korkunç İvan kadar sefih ve kafataslarından yaptığı piramidin üstüne oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatörün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik antlaşmayı kabul ettirmiştir.''
Benzeri tepkiler nedeniyle genel antlaşma uzun bir süre askıda bekletildi ve senatoda reddedildi. İki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler 1917 yılından beri kesikti. Lozan'dan sonra tüm dünyanın tanıdığı Türkiye Cumhuriyeti'nin başkentinde halen bir Amerikan temsilcisi bulunmuyor, ilişkiler ancak gayri resmi temsilciler yoluyla yürütülebiliyordu. Bu tuhaf durumu gidermek için Amerikan hükümeti en sonunda 17 Şubat 1927 tarihinde bir ''modus vivendi'' , yani geçici anlaşma yapmaya razı oldu.
Bağımsızlık uğruna verdiği savaş yüzünden cezalandırılan yeni Türkiye'ye duyulan nefret o denli büyüktü ki, karşılıklı elçi teatisi nedeniyle ABD'ye gönderilen Muhtar Bey, New York'a varışında protestoyla karşılandı. İki ülke arasında böylece başlayan ilişkiler uzun bir süre pamuk ipliğine bağlı bir şekilde devam etti.
Amerika'nın Türkiye'ye yakınlaşması ancak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, dünyadaki güç dengelerinin değişmesiyle oldu. Lozan'dan beri iki toplum arasında ciddi anlamda hiçbir ekonomik, sosyal, kültürel ilişki olmamıştı. Türkiye'ye yönelik ''nefret'' hislerinin 20 yıl içinde kendi kendine ''sempati'' ye dönüşmesi beklenemeyeceğine göre, hiç şüphesiz Amerika'nın 1947'de Truman Doktrini ile kucak açmasının asıl nedeni, ABD'nin yeni dünya düzeninde Türkiye'ye duyduğu ihtiyaçtı.
2 3 sentlik asker
Sovyetler Birliği'nin önünü kesmekte kendisine hayati bir rol biçilen Türkiye'ye uzatılan yardım eli, 1947'de imzalanan yardım anlaşmasıyla resmi bir nitelik kazandı. Artık dostlar düşmanlar belli olmuş, Türkiye Batı ittifakının yanındaki yerini almıştı. Şimdi sıra, rüştünü ispatlamaya gelmişti. 1950'de patlak veren Kore Savaşı, işte bu bakımdan Türkiye için kaçırılmaması gereken tarihi bir fırsattı. Kore, hiç kuşkusuz NATO üyeliğinin anahtarı olacaktı. Bu nedenle Menderes hükümeti, Birleşmiş Milletler'in asker yardımı çağrısına ABD'den sonra ilk olumlu yanıtı vererek 4 bin 500 kişilik bir birliği Kore'ye yolladı.
Kore Savaşı, Türk askerinin Amerikan askerlerini kurtarmak için kendini ateşe attığı bir savaştır. 8. Ordu Komutanı General Walker, savaşın en kanlı cephesi olan Kunuri'de Türk birliğinin yaptığı işi şöyle anlatır: ''ABD 2. Tümeni'yle birlikte operasyon yapan Türk tugayı, sergilediği büyük cesaretle ve zaman kazandırıcı eylemleriyle 4 gün boyunca durmaksızın savaşmış, yenilgiyi ve ordunun yok edilmesini önlemiştir.''
Bu fedakârlığın Türklere bedeli ağır oldu. 721 kişi öldü, 2.147 kişi yaralandı, pek çok asker de tutsak düştü. Türk hükümeti, Kore'deki tugayı üç kez yeniledi. Buna rağmen Türkiye'nin NATO üyeliğine yeşil ışık ancak iki yıl sonra, 1952'de yakıldı. Türk askerlerinin kahramanlığına biçilen değer ise en somut şekliyle ABD Dışişleri Bakanı Dulles' ın sözlerinde hayat buluyordu: ''Bir Türk askeri bize 23 sente mal oluyor!''
J ohnson'ın ibret mektubu
19 Şubat 1959'da bağımsızlığını kazanan Kıbrıs'ta Makarios' un anayasayı bir tarafa bırakıp Türklere karşı giriştiği katliam, 1964 başlarında doruk noktasına ulaştı. Rumlar Türk köylerine saldırıyor, halk canını kurtarmak için adanın güvenli bölgelerine kaçıyordu. Durumun tamamen kontrolden çıkması üzerine Türkiye, 1960 Garanti Antlaşması'ndan doğan müdahale hakkını kullanacağını açıkladı. Ancak o sıralarda ABD Başkanı Johnson' ın başı Vietnam'la dertteydi. Yeni bir diplomatik buhran, hiç kuşkusuz başkanı zor durumda bırakacaktı. Türkiye'nin Kıbrıs'a yapacağı olası bir müdahalenin sonuçlarından çekinen Başkan Johnson, Başbakan İnönü' ye ağır bir mektup gönderdi.
Tarihe ''Johnson Mektubu'' diye geçen bu belgede ABD başkanı Türk ordusunu Kıbrıs'ta Amerikan silahlarını kullanmaktan men ediyor, ayrıca harekât sonucunda bir ''Sovyet müdahalesi'' olduğu takdirde Washington'ın Türkiye'yi korumaya yönelik NATO kararlarını yeniden gözden geçireceğini belirtiyordu. Johnson'un bu tehdit dolu mektubu karşısında Ankara geri adım atmak zorunda kaldı. Ancak mektup Türkiye'de basına sızdı ve büyük tepkilere yol açtı.
Başkan Johnson ABD silahlarını kullanma yasağını 1947 tarihli Yardım Anlaşması'na dayandırıyordu. Antlaşmaya göre verilen silahlar yalnızca ''tahsis edildikleri gayeler'' uğruna kullanılabilirdi.
Yani ''komünizm'' e karşı. Fakat bu durum Türkiye'nin Kıbrıs ve Yunanistan'a müdahale şansını tümüyle ortadan kaldırıyordu, çünkü ordudaki tüm silahlar Amerikan menşeliydi. Marshall yardımı ile Türkiye, elindeki silahı haklı bir gerekçe için kullanmaktan bile aciz hale getirilmişti.
S ilah ambargosu sırada
Kıbrıs Barış Harekâtı'ndan sonra bir kez daha Amerika'nın kendi iç sorunlarının bedelini Türkiye ödemek zorunda kaldı. Harekâtın yapıldığı günlerde Beyaz Saray'la Kongre arasında gerginlik yaşanıyordu. Başkan Nixon 1972'de Watergate skandalı ile önemli bir yara almış, Kamboçya'da izlediği politikayla da şimşekleri üstüne çekmişti.
ABD Kongresi, Kıbrıs'ta olayların nasıl bugüne geldiğine bakmaksızın, Türkiye'ye yapılan tüm askeri yardım ve satışları durdurdu. Gerekçe, yine 1947 tarihli yardım anlaşmasıydı.
Türkiye bu yaptırıma karşı topraklarındaki Amerikan üslerine el koydu, Türk-Amerikan Savunma İşbirliği Anlaşması'nı yürürlükten kaldırdı. Sovyetler Birliği'yle sağlanan yakınlaşma, ABD için kaygı verici bir gelişme oldu. Bu durum karşısında ABD, bir kez daha çıkarlarını ''ilkelerinin'' önüne koymakta sakınca görmedi ve 26 Eylül 1978'de ambargoyu kaldırdı.
ABD'nin 'Amerika'nın çıkarlarını korumak için' bir gözlemci heyet gönderdiği Lozan Antlaşması, 24 Temmuz 1923'te imzalandı.
CUMHURİYET - 22.02.2003