İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0507:3808:2312:5315:3817:5719:25
Kabe

Hitler'in 'yeni dünyası'

Dünya
|

Amerika Birleşik Devletleri'nde uygulanan ekonomik model sözlükteki faşizm tanımıyla örtüşüyor.

* Toplama kampları ve gaz odaları 1930-40'lar Avrupa faşizminin en uç örneğidir. Faşizmi Nazi deneyimiyle sınırlandırmakla ne ABD yurtaşları ne de başkaları kendilerini güvende hissedemez. Asıl ölçü faşizmin bir sistem olarak ne olduğu, kime hizmet ettiği, neden ayakta tutulduğu ve nasıl yayıldığıdır. * Saygın bir Amerikan kaynağı olan Webster Sözlüğü'nün 1980 baskısı faşizmi ''Sıkı tek parti diktatörlüğünün, muhalefetin zorla bastırılmasının, merkezi hükümet denetimi altında özel ekonomik girişimin, savaşçı milliyetçiliğin, ırkçılığın, militarizmin ve benzerlerinin nitelediği bir yönetim sistemi'' olarak tanımlıyor. * Faşizmin bu tanımında ''merkezi hükümet denetimi altında özel ekonomik girişim'' sözcükleri geçiyor. Batı dünyasında ''demokrasi'' diye tanımlanan bu birkaç kelimelik kavram Amerikan ekonomik modelidir. Günümüz Amerikan yöneticileri ülkenin siyasal düzenini ''demokrasi'' olarak tanımlıyor. Başkan George W. Bush bu özgün sisteme dışardan gıpta ile bakanların 11 Eylül 2001'de New York'ta Dünya Ticaret Merkezi ile başkentte Savunma Bakanlığı'na saldırdıklarını söyledi. Amerikan halkının çoğunluğu da, kendi anayasasını okumuş olmasa da ve okusa bile o günden bu yana köprülerin altından o metnin ruhunu değiştiren çok suların aktığını bilmese de, ülkesinin ''özgürlükler diyarı bir demokrasi'' olduğuna inanır. O düzene pek azı ''faşizm'' deyip geçer. Bu sözcüğü şuradan buradan işitmiş sıradan Amerikalıya göre faşizm deyince mutlaka duvarlarda ''Büyük birader seni izliyor'' diye afişler asılı olmalı, toplama kampları kurulmalı ve Yahudi, Çingene, eşcinsel ve geri zekâlılar gibi bazı istenmeyenler fırınlara atılmalı ya da gaz odalarında boğulmalıdırlar. Hem Nazi Almanyası'nda böyle olmuş, bazı yazarlar otoriter rejimlerin imajını böyle çizmişlerdir. 12 yıllık Nazi yönetiminde 18 milyon kişi 20 ana toplama kampına ya da onların 100 kadar şubesine yollanmışlardı. Altı milyona yakın Yahudi buralarda can verdi. Çoğu kişi, ''Amerika'da böyle bir şey olmadığına göre...'' deyip noktayı koyabilir. Otoriter rejimleri eleştirenlerden Aldous Huxley 'nin Cesur Yeni Dünya ve George Orwell 'in 1984 adlı kitaplarında çizilen tipler ne Amerika'da var, ne Britanya'da. Duvarları da olsa olsa Madonna ve Elvis gibilerinin resimleri süslüyor. Faşizmin ölçüsü ne? Ama faşizmin ölçüsü acaba kamplar ve Yahudi progromları mı? CIA ile uzun ilişkileri olan Huxley ve hem İngiliz haber alma kuruluşunun, hem de CIA'nın yetiştirdiği Orwell otoriter devletin ne olduğuna ilişkin gerçeğe uymayan bir tanım çizdiler. Gerçekçi olalım: Holokost 1930-40'lar Avrupa faşizminin en uç örneğidir. Faşizm o olmadan da olur. Nazi deneyimine bakarak ve yalnız onun uygulamalarını, Huxley ve Orwell edebi yorumlarıyla da bezeyip konuyu böyle sınırlamakla ne Amerikalı ne de başkası kendini faşizme karşı güvende hissedemez. Asıl ölçü faşizmin bir sistem olarak ne olduğu, kime hizmet ettiği, neden ayakta tutulduğu ve nasıl yayıldığıdır. Faşizmin tanımını yapan çok sayıda yayın da var. Bunların bir listesi bile koca bir kitabı doldurur. Ama konu Amerika'da nasıl bir siyasal düzen olduğunu açıklığa kavuşturmaksa, saygın bir Amerikan kaynağına, örneğin büyük Webster Sözlüğü 'nün (1980 baskısı) ''faşizm'' maddesine bakmak yararlı olabilir. Bu kavram orada şöyle tanımlanıyor: ''Sıkı tek parti diktatörlüğünün, muhalefetin zorla bastırılmasının, merkezi hükümet denetimi altında özel ekonomik girişimin, savaşçı milliyetçiliğin, ırkçılığın, militarizmin ve benzerlerinin nitelediği bir yönetim sistemi.'' Bu tanım yeterince açıksa da, aynı saygın sözlüğün on yıl sonraki baskısında özel ekonomik girişim sözcüklerinin çıkarılmış olması da anlamlı. Herhalde, bu önemli başvuru kaynağını kaleme alanlar, bazı çirkin kavramların içine Amerika'nın da sokulmasını engellemek için zaman içinde önlemler almaktan da geri kalmıyorlar. Ama tanımın geri kalan bölümlerinin bile bir hayli aydınlatıcı olduğu söylenebilir. Faşizm en sağdan gelen diktatörlüğün adıdır. Onun kurdurduğu resmi yönetim az sayıda ama çok güçlü endüstri erbabı ve para sahibinin denetimi altındadır. Bir parlamentonun, hatta Temsilciler Meclisi ile Senato adında iki alt meclisten oluşan bir Kongre ile Yüce Mahkeme'nin, onlardan ayrı olarak da Beyaz Saray'a yerleşmiş başkanlığın varlığı, iktidarın hiçbir resmi sıfatı olmayan bir avuç kişide toplanmasını engellemeyebilir. Güç bu ufacık azınlığın elinde öylesine tekelleşebilir ki, iktidarın sanki bölünmüş olduğunu gösteren anayasal organlar kendilerini bu merkezileşmeye karşı koruyamaz. Dahası, o organların temelde görevi bu azınlığa hizmet etmek de olabilir. Nazi Almanyası'nda Hitler de o çevrenin önde görünen uygulayıcısıydı; ardında tekelci endüstri ileri gelenleri ve onun içinde silah fabrikatörleri vardı. O da iktidarını bu gruptan alıyordu. Hükümet ve özel girişim Faşizmin yukardaki Webster tanımında ''merkezi hükümet denetimi altında özel ekonomik girişim'' sözcükleri geçiyor. Batı dünyasında ''demokrasi'' diye tanımlanan bu birkaç kelimelik kavram Amerikan ekonomik modelidir. Bu düzende tekelci sermaye federal düzenlemeye bağımlı mı, değil mi? Ya da merkezdeki yönetim özel ekonomik girişimcinin tekelleşmiş zirvesindekilerin denetimi altında mı, değil mi? Önce ona bakmak gerek. Örneğin, Nazi Almanyası ile faşist İtalya'da devleti önüne katıp güden işte bu büyük sermayeydi. İkisini de faşist devlet yapan bu özellikti. Büyük sermayenin egemenliği ve yaptırıcılığı yönlerinden Amerika'da da durum budur. Bağımsızlık bildirisi yıllarında değiliz. Onun üstünden 226 yıl geçti. Yalnız sıradan Amerikalının değil, Amerika'da Demokrasi başlıklı ''klasik'' ciltleri kaleme alan Alexis de Tocqueville gibi Avrupalı liberal aydınların Yeni Dünya'ya insanlığın yeniden doğuşu gibi (o günün ölçüleri içinde bile) abartmalı biçimde bakışları da çok geride kaldı. O eski yıllarda, İngiliz ozanı William Blake Londra'nın içinden geçen Thames Nehri kıyılarında doğanların üslerindeki kirlerin Amerika'nın ırmaklarında yıkanıp yok olacağını edebi üslûpla yazmış, ''Ey Amerika! Senin geleceğin bu köhne kıtadan çok daha merhametli'' buyurmuştu. Amerikan ozanı Emerson da önü herkese o dönemde sanki eşit biçimde açıkmış gibi görünen Yeni Dünya'nın her Allah'ın kulunun bağımsız bir kişilik geliştirmesine uygun olduğuna inanmış, her Amerikalının kendi yeteneklerini sınırsız biçimde geliştirme hakkına doğuştan sahip olduğunu savunmuştu. ''Demokrat'' olmak özgür ticaretten yana olmaktı. Yoksa uçsuz bucaksız görünen ülkeyi sıradan bunca kişi dışında kim ekip biçecek, ürünü başkalarının hizmetine kim sunacaktı? ''Burada her insan tek tek o denli önemli ki!'' diye sayıklayarak son nefesini verdi. Ancak, kendinden sonrakileri de etkiledi. Doğanın koynunda yaşayan ozan Thoreau evini de eşyalarını da kendi elleriyle yapmıştı. Melville bile ''Tanrı ırkımızı büyük şeyler yapmak için seçmiş; insanlık da ondan bunu bekliyor'' diye yazmıştı. Ama bunun geçici olduğunu ilk fark edenlerdendir. Bir de birkaç yıl sonra gelen ozan Whitman 'a bakalım. O ''ulusal, federe devlet ve yerel düzeydeki yönetim çürümüşlük, rüşvet, sahtecilik ve kötü yönetim batağı içinde; adalet kuruluşları da bundan payını almış; Büyük İskender 'i de, Roma'yı da geride bırakacak dev bir imparatorluğa doğru yol alıyoruz'' dediği zaman, pek az kişi bu farklı oluşumun farkındaydı. 1898'de Amerika, İspanya'ya karşı kısa süren savaşı açtığında bu Latin imparatorluğunun iki okyanustaki sömürgelerine sahip çıkarak ilk kez dünya devleti oluyordu. Emerson'un övdüğü özel girişimcilik sömürü, eşitsizlik, ırkçılık, ücret köleliği, sınıflaşma, tekelci sermaye ve yabancılaşma getirmişti. Tekelcilik demokrasiyi ortadan kaldırdı Özellikle 1890-1920 yılları Amerika'yı ve dünyayı değiştirdi. Amerikan İç Savaşı bile iki ekonomik gücün, bir yanda Güney'de kapitalizm-öncesi, soylu ve köleci bir toplum ve öte yanda da Kuzey'in tekelleşen endüstrisi çatışmasıydı. Doğal olarak, ikincisi kazandı ve tüm Amerika'yı da kendi yönünde değiştirdi. Bu tekelci egemenliğin olduğu yerde Emerson çağının özgürlük, eşitlik ve demokrasi ikliminin yok olup gittiği gün gibi bellidir. O kadar ki Upton Sinclair 'in romanı Orman Emerson'un uğruna dizeler döktürdüğü ağaçlıklar değil, her türlü acımasızlığın kurallaştığı büyük kentler yaşamıdır. Daha dünün petrolde Rockefeller , çelikte Carnegie , bakırda Guggenheim , şekerde Hevemeyer ya da tütünde Duke tekellerinin yerini, bugün, başta silah ve onunla bağlantılı tekeller olan Boeing, Lockheed, Martin, Nothrop Grunman, Raytheon-TRW ve Carlyle grubu almıştır. Yönetimdekiler de onlarla iç içedir. Bu durum Almanya'da da böyleydi, Amerika'da da öyle. CUMHURİYET - 11.03.2003
AKRA