Dünya Müslümanları, İslam Konferansı Örgütü’nden kendilerine sahip çıkacak güce erişmelerini istiyor.
İnsanlık zaman zaman ve özellikle bazı dönemlerde, ne “aklın” değerini ne de “dinin” değerini tam ve gerektiği gibi anlayabilmektedir. İnsanlığın en kötü dönemleri bu dönemlerdir. Ancak, insanlık zaten ne geçmişte, ne günümüzde, ne de gelecekteki hiçbir zaman ve hiçbir mekânda “sorunsuz” olmadığı gibi, aynı zamanda “çözümsüz” de değildir. Sorunlar sebep olarak doğada, insanda, toplumda ve tarihte varolan zıtlıkların etkisinden oluşan “değişim yasaları”ndan kaynaklanmaktadır ve aslında her “sorun” beraberinde “çözüm”ü de getirmektedir.
İlk insan ve ilk peygamber Hz. Adem’den son peygamber Hz. Muhammed (S.A.V.)’e kadar, insanlığın kritik dönemlerinde “ulu’l-azm/ azimet sahibi peygamberler” yani büyük rehber önderler gönderilmiştir. Bu rehber önderler her dönemde insanların sorunlarını çözmüşlerdir. İşte bütün bu büyük peygamberler ile her kavme gönderilen rehberlerin getirdiği din ve düzenin tek adı “İslâm”dır.
İslâm, hak ve hakikat dini ve düzeni olarak, sadece iman alanında değil, büsbütün bir dünya nizamı konusunda inananlarına doğru yolu göstererek dünya hayatlarını düzenlemede rehber olmuştur. Nitekim, son peygamber Hazreti Muhammed (s.a.v.)’in getirdiği İslâm da, “Kur’an” sayesinde ortaya çıkışından itibaren kısa zamanda her alanda baş döndürücü ilerlemeler kaydetmiştir. Kur’an, “iman” yanında “Oku!” emri ve birçok âyette sık sık tekrarlanan “akletme” hatırlatmasıyla, ilme ve akla ne kadar önem verdiğini ortaya koymuştur. Kur’an, insanlığın son İslâm nizamının ve bundan sonra kurulacak Hakka dayalı düzenlerin temel kaynağıdır.
İslâm dini ve düzeni, Müslümanların birlik ve beraberlik içinde, insanlık âlemi arasında bir bütünlük teşkil ederek var olmalarını ister. İslâm, birbirlerinden ayrılmaz bir şekilde hem bir din, hem bir cemaat, hem bir iman, hem de bir hayat nizamıdır. Diğer bir deyişle söylersek, İslâm, insanoğlunun dinî, ilmî, iktisadî, idarî ve sosyal hayatını düzenleyen bir dünya düzenidir. Kur’an’ın ifadesiyle söylersek; Müslümanlara “Müslüman” ismini Allah vermiştir. Müslümanlar bir vücudun bütün organları gibidirler. Organlardan biri bir zarar veya hasar gördüğü zaman, bütün vücut rahatsızlık duyar. İşte bu dinin müntesibi bulunan Müslümanlar, insanlık âlemi arasında “İslâm dünyası”nı oluştururlar.
İslâmiyet, insanlığın her döneminde dünyanın merkezi ve ortası konumunda bulunan Ortadoğu’da doğmuştur. Bütün büyük dinler ve büyük kadîm medeniyetler de bu bölgede neşvü nema bulmuştur. İnsanlık için ilk ev, ilk site, ilk şehir ve ilk denebilecek daha ne varsa hep bu topraklar üzerinde kurulmuştur. Başta ilim ve hikmet olmak üzere, bütün insanlık değerleri önce bu bölgede doğmuş, sonra buralardan dünyanın diğer bölgelerine yayılmıştır. İnsanlığın ilk atası Hz. Adem, Tufan ve yerleşik nizam peygamberi Hz. Nuh, bütün ilâhî dinlerin atası Hz. İbrahim, devlet nizamı kurucusu Hz. Davut ve Hz. Süleyman, şeriat peygamberi Hz. Musa, insanlık için doğumu mucize olan ve aynı zamanda son peygamberin müjdeleyicisi bulunan Hz. İsa; ve nihayet bu peygamberlerin getirdiklerini bir bütün olarak tebliğ edip “Medine modeli” uygulamasını da yapan ve insanlığa en büyük mucize rehber kitap olan “Kur’an”ı ulaştıran Hz. Muhammed (s.a.v.) hep bu bölgede gelip yaşamışlardır.
İnsanlığın medeniyet destanı ve İslâm
“İslâm, yedinci yüzyılda çökmekte olan büyük imparatorlukları parçalanmaktan kurtarmıştı. Acaba bugün, dört asırda, dünya çapında, bir mezar kazmaya ve iki milyon seneden bu yana, nice oluşumlar ve fedakârlık pahasına kurulmuş olan bir insanlık destanını altüst etmeye muktedir görülen Batı medeniyetinin, iç sıkıntılarına ve meselelerine bir cevap getirebilir mi?”(s.17), diye soruyor, Roger Garaudy, “İslâm’ın Va’dettikleri” kitabında. Yazarımız kitabının 27. sayfasında sorduğu sorunun cevabı nı da kendisi vermeye başlıyor: “Aslında, üç çeyrek asırlık bir zaman içinde, Müslümanları dört büyük medeniyeti yenilemeye sevk eden bir iman; …” Batılı bir düşünür olarak kitabının başlarında bu tesbiti yaptıktan sonra, sonunda şu çarpıcı sonuca varıyor: “İslâm, bu noktada da, imanının ve gayelerinin Batı modeli büyümenin, ekonomik, siyasî ve ahlâkî çöküntüye sevk ettiği bir dünyanın sıkıntılarına bir çare olduğunu gösterme hususunda tarihî bir şansa sahip bulunmaktadır. Tıpkı vaktiyle doğduğu ve yayıldığı sıralarda imparatorlukları dağılmaktan kurtardığı gibi…” (A.g.e., s.196) “İslâm’dan her sahada öğreneceğimiz şeyler vardır; ama öncelikle bizzat kendisini, bu kültüre ilham veren, onu canlandırıp birleştiren imanını öğrenmeliyiz.” (s.203)
Aynı yazar, “İnsanlığın Medeniyet Destanı” kitabında “İslâm”ı anlatmaya şöyle başlıyor:
“MS ikinci yüzyılda, dünya büyük imparatorluklar arasında paylaşılmıştı. Doğuda Çin’in kıta, batıda Roma’nın denizci imparatorluğu bulunuyordu. İkisi arasında maddî ve manevî zenginlikleri taşıyan Pers İmparatorluğu ipek yolunun kara kesimine egemendi. Hint İmparatorluğu ise baharatın deniz yoluna hâkimdi. Yedinci yüzyıl başlarında bu imparatorlukların çoğunluğunun bölünmeleri başlar. Çöküşlerin sebepleri her birinde hemen hemen aynıdır: Siyasi plânda, bürokratik bir merkeziyetçilik devleti canlı köklerinden koparır. Ekonomik ve sosyal plânda, büyük toprak alanları derebeyleri ile köleleştirilmiş köylüler arasındaki mesafeyi uçuruma dönüştürür. Ahlâkî plânda ise, Budizm ile Taoizmin hüküm sürdüğü Çin ile Hıristiyanlığın egemen olduğu Doğu Roma İmparatorluğu dışında, halkların dinî özlemleri ile asillerin servet maddeciliği arasında çatışmalar giderek vahimleşir. İslâm’ın yarım asır içinde Çin Denizi’nden Atlas Okyanusu’na kadar yayılacağı bir dönemde dünyanın hâli işte böyleydi.”(s.103)
İnsanlığın sorunlarını çözen İslâm
20. yüzyılda insanlık ve dünya böyleydi de, bugün 21. yüzyılın başında farklı bir durumda mı? Hayır! İnsanlık çok yönlü sorunlar içinde yaşıyor ve yazımızın daha başında ifade ettiğimiz üzere, bu sorunların çözümü vardır. Bu çözüm “İslâm”dır; “İslâm âlemi”dir.
İşte, beşerî potansiyeli, meydan okuyan kültürü, zengin tabiî kaynakları, yeryüzündeki merkezî konumu; ama en önemlisi “İslâm”dan kaynaklanan din ve dünya düzeni ile “İslâm âlemi”, çağımız dünyasının bütün sorunların biricik çözüm ümidi konumundadır.
Evet, İslâm dünyasının bulunduğu bölge dünyanın merkezidir. Bundan dolayı da bir güç, bir kültür, bir medeniyet veya dünya çapında olma iddiasındaki herhangi varlık, ancak böyle merkezî bir yerde ortaya çıkabilir. Varlığını sadece böyle bir yerde sürdürebilir. Merkezde olmayan daima kenarda olur. Dünyayı kontrol etmek bu bölgeye hakim olmakla mümkündür.
ABD veya dünyanın doğusunda ya da batısındaki bir güç, ne kadar güçlü olursa olsun, sonuç itibariyle gücünü kabul ettirmek ve kalıcı olmak istiyorsa merkeze yönelmek zorundadır. Bugün ABD süper güç olma iddiasındadır. AB, Rusya ve Çin ABD’nin potansiyel rakipleri arasındadır. Bu arada “İslâm”ın kendisi veya İslâm dünyası da birçok özellikleri sebebiyle en önemli rakiplerden biridir. Çünkü “İslâm”ın her zaman var olan bir dâvası, bir dâveti, bir düzeni ve bunlara paralel olarak da bir iddiası vardır.
“İslâm”, özünde taşıdığı “barış” ve “adalet” özellikleriyle dünyadaki “savaş” ve “zulüm” düzenine karşı çıkıyor. İnsanlığın bütün “sorunlar”ına alabildiğine “çözümler” üretiyor. Dünyaya her alanda “alternatifler” sunuyor. İnsanlığa “yeni bir dünya” vadediyor.
“İKÖ aktif hale getirilmeli”
İKÖ dosyasını hazırladığım sırada, Pakistan Devlet Başkanı General Pervez Müşerref’in Zaman gazetesi için yazdığı ve “Barış projesi” olarak takdim edilen makalesi yayınlandı (Zaman, 2 Haziran 2004).
Pakistan, Türkiye’ye ve Türk milletine çok yakın, samimi, dost, İKÖ üyesi önemli ve büyük bir ülke. Yazar, “devlet başkanı” ve yazısında dile getirdiği düşünceler etkileyici. Yazının ilk bölümünde, paragraf başlarında diyor ki: “1990’lı yılların başlamasıyla dünya çalkantılı bir dönemden geçmektedir ve bunun sona ereceğine ilişkin bir işaret yoktur… Dünya yaşanacak son derece tehlikeli bir yer haline gelmiştir… Yüreğinde biraz merhamet olan bir insanın düşünmesi gereken şudur: İnsanlığın ortak mirası olan dünyamızda ve yeryüzümüzde gelecek kuşaklar için ne bırakmak istiyoruz?..”
Yazısının detayında önemli konulara temas ettikten sonra, meseleyi Müslümanlara getiriyor: “Şimdi de yüreğimin kendileri için kan ağladığı Müslüman dünyaya dönmek istiyorum. Bugün gereksinim duyduğumuz husus iç muhasebesi ve içimize bakıştır. Biz kimiz? Biz Müslümanlar olarak neyi temsil ediyoruz? Biz nereye gidiyoruz ve nereye varacağız? Ve oraya nasıl ulaşacağız?..”
Bu soruları sorduktan sonra, benim asıl dikkatimi çeken bir ara başlık açıyor: “İslâm Konferansı Örgütü Canlandırılmalı”. Devamında ve detayında da diyor ki: “Biz şanlı bir geçmişe sahibiz. İslâm, dünya sahnesine adil, hukuka bağlı, hoşgörülü ve değerlere yönelik bir toplumun bayraktarı olarak ortaya çıkmıştı. Biz, bilime ve aydınlanma yoluyla insan yüceliğine inanıyorduk… Müslüman dünya bugün bütün bu değerlerden uzaktadır. Biz sosyal, ahlâkî ve ekonomik kalkınma bakımından geri kalmış durumdayız…”
Ve yazının sonunda, bu dosyanın konusu olan asıl meseleye geliyor: “Müslüman dünya bu stratejik yolu izleyecekse, bununla ilgili uygulama parametreleri nelerdir? İKÖ (İslâm Konferansı Örgütü) bizim ortak kuruluşumuzdur. Halen tam bir verimsiz durumda olan bu kuruluşa yeni bir canlılık kazandırmalıyız. 21. yüzyılın gereksinimlerine yanıt verebilmesi, Müslüman dünyanın beklentilerini karşılayabilmesi ve bizi kalkındırabilmesi için bu kuruluş yeni bir yapıya kavuşturulmalıdır. İKÖ’nün yeniden yapılanması için önde gelen kişilerden oluşan bir komitenin kurulması bu yönde atılan büyük bir adımdır. Biz kararlılık göstermeli ve İslâm’ın öğretilerinin ruhuna uygun olarak genel ve ortak iyilik için kişisel çıkarlarımızın üstüne çıkmalıyız. Genelde dünya ve özellikle ilgili güçler çatışma ve güç kullanımının nihai barışın sağlanması için artık bir seçenek olmadığını anlamalıdır. Adalet sağlanmalı ve yerini bulmasına dikkat edilmelidir.”
Yazıyı incelerken, başta ülkemin devlet başkanı ve yöneticileri olmak üzere, İslâm âleminin yöneticilerini düşündüm. Mevcut başkan ve yöneticilerin kaç tanesi böyle bir yazıyı yazar?!. Sonra kendi güzel ülkemin başkanını hatırlayıp hayıflandım. Heyhât, Pakistan Devlet Başkanı General Pervez Müşerref bu yazıyı kaleme alırken, Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer 18 sayfalık YÖK ve İmam-Hatip Liseleri “veto yazısı”nı yazıyordu!!!
İslâm Konferansı Örgütü Kuruluşu ve Faaliyet Alanı
1926 yılından beri Suudi Arabistan’ın öncülüğünde, sınırlı düzeyde sürmekte olan İslâmî dayanışma girişimleri, 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra meşru bir gerekçeye dayandırılmaya başlanmıştır. İslâm ülkelerinin devlet başkanlarının katılacağı bir zirve konferansı tertiplenmesi fikri, İsrail işgali altında bulunan Kudüs’teki Al-Aksa Camii’nin 1969 yılı Ağustos ayında kundaklanmasına bir reaksiyon olarak ortaya çıkmış ve 1969 yılı Eylül ayında 24 ülkenin katılımıyla Rabat’ta Birinci İslâm Zirve Konferansı gerçekleştirilmiştir. Böylece, “İslâm Konferansı Örgütü”nün ilk temelleri atılmıştır. Bunu takiben, 1970 yılı Mart ayında, İslâm Ülkeleri Dışişleri Bakanları, Cidde’de toplanmış ve “İKÖ Genel Sekreterliği”ni kurmuşlardır. İKÖ’nün Anayasası ise, 1971 yılında yapılan İkinci İslâm Dışişleri Bakanları Konferansı’nca hazırlanmış ve 1972 yılında toplanan Üçüncü Dışişleri Bakanları Konferansı’nca onaylanmıştır. İslâmî dayanışmanın önemini vurgulayan ve üye ülkelerin Birleşmiş Milletler Anayasası’na ve insan haklarına saygılı olduklarını belirten bu Anayasa, 1 Şubat 1974 tarihinde de Birleşmiş Milletler’ce tescil edilmiştir.
İslâm Konferansı Örgütü’nün faaliyetleri esas olarak Zirve Konferansları, Dışişleri Bakanları Konferansları ve Daimi Komitelerin toplantıları tarafından belirlenmektedir. Bu toplantılarda, İslâm ülkelerinin siyasi, ekonomik ve kültürel meseleleri görüşülerek, üye ülkeler arasında dayanışma ve işbirliğini amaçlayan kararlar alınmaktadır.
Bunlardan başka, muhtelif komisyon toplantıları ve uzmanlar düzeyinde yapılan toplantılar, ortak politikaların oluşturulduğu, projelerin geliştirildiği birer forum olarak, İKÖ faaliyetleri içerisinde önemli bir yer tutmaktadır. İKÖ bağlı ve ilgili kuruluşları ile ihtisas kuruluşları da, muhtelif İKÖ toplantılarında kendilerine verilen görevleri yerine getirmekte ve İslâm ülkelerinin müşterek menfaatleri doğrultusunda araştırma ve geliştirme çalışmaları yaparak üye ülkelerin ekonomik, sosyal, kültürel, bilimsel ve teknolojik kalkınmalarına hizmet etmektedirler.
MİLLİ GAZETE 11.06.2004