İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0607:3908:2412:5315:3717:5619:24
Kabe

Müslümanlar, Siyonist tehdidi altında

Müslümanlar, Siyonist tehdidi altında
Dünya
|

İnsanlık tarihi boyunca ilk uygarlık Mezopotamya’daki Nuh Uygarlığı’dır. Onu 500 sene sonradan Mısır Uygarlığı takip etmiştir. Bu iki uygarlığın ömürleri 2000 sene olmuştur.

Sümer ve Babil uygarlıkları ile Eski Mısır ve Yeni Mısır uygarlıkları oluşmuştur. Bu uygarlıklara ait bulunan kitabelerin okunması henüz tamamlanamadığı için bunların gelişmeleri hakkında şimdilik yeteri kadar bilgimiz yoktur. İkinci büyük uygarlık İbrani Uygarlığı’dır. Bu uygarlığın ömrü de 2000 yıl sürmüştür; Yahudilik ve Hıristiyanlık (MÖ 1000 - MS 1000). Yine bunların 500 yıl arkasından Batı Uygarlığı izlemiştir. Onun ömrü de 2000 yıl olmuştur; Yunan ve Roma/Bizans (MÖ 500 - MS 1500). Bunlardan sonra son büyük doğu medeniyeti olarak Kur’an Uygarlığı ortaya çıkmıştır. (Din olarak MS 600, uygarlık olarak MS 1000). 500 sene sonra I. Kur’an Uygarlığı’nı batı uygarlığı olarak Avrupa Uygarlığı takip etmiştir (MS 1500). Bu uygarlık bugün en yüksek seviyededir ve çökmeye başlamıştır. Şimdi yaşadığımız dönemde (MS 2000) yeni II. Kur’an Uygarlığı başlıyor. Bu uygarlık "III. Bin Yıl Uygarlığı"dır. -Doğu medeniyetleri "Hakkı üstün tutan" peygamberlerin medeniyetleridir. -Batı medeniyetleri ise "kuvveti üstün tutan" filozofların medeniyetleridir. -Doğu medeniyetleri "hukukta" ve "yönetimde" evrimler yapmışlardır. -Batı medeniyetleri ise "teknikte" ve "ekonomide" evrimler yapmışlardır. -Batı Medeniyeti çağımızda en güçlü durumdadır, zirvededir, çökmeye başlamıştır. -Doğu medeniyetleri ise çökmüş durumdan yeniden filizlenme durumuna geçmişlerdir. "Medeniyet" meselesine bu şekilde kısaca özetledikten sonra, şimdi asıl konumuza gelebiliriz. İslâm ve İslâm Konferansı İslâm devletleri veya halkları dendiği zaman yanlış şeyler anlaşılmaktadır. Her şeyden önce bu önemli çelişki ve yanlışları tashih etmeliyiz. 1) "İslâm dini" demek "İslâm düzeni" demektir. Arapçada "din" kelimesi "düzen" anlamındadır. Bugün anladığımız manadaki "din"in karşılığı "takva"dır ve her ikisinin Arapça’daki adı da "huda"dır. Her şeyden önce, bu yanlışın düzeltilmesi gerekir. 2) "İslâm", Hazreti Adem’den itibaren başlayan ve kıyamete kader sürüp gidecek olan hakkı üstün tutan peygamberlerin yolu olup, asla sadece Kur’an inanışı değildir. Hele hele bazı batılıların dediği gibi ‘Muhammedîlik’ hiç değildir. Halbuki bugün Tevrat ehline "Yahudi", İncil ehline "Hıristiyan" ve yanlış olarak Kur’an ehline "Müslüman" denmektedir. Oysa bunların hepsi "Müslüman"dır. Ehl-i hak olarak herkes "müslim"dir. "Kur’an ehli"ne ise Kur’an "iman etmiş kimse" yani "mü’min" demektedir. 3) "İslâm", -yine çok önemli bir yanlış olarak-, belli inanışı dünyaya silah zoru ile yayan bir inanış olarak algılanmaktadır. Bu anlayış da tamamen yanlıştır. Adı üstünde, "İslâm" demek "barışa girmek" demektir. "Silm" de "barış düzeni" demektir. "Selâm" da "barış teklifi"dir. O halde, bu yanlışın da düzeltilmesi gerekmektedir. Kur’an; biri size selâm verirse sen mü’min değilsin deme, der. Barış isteyenlerle barış kurulacaktır. Kur’an; hıyanet ederlerse Allah sizinle beraberdir, der. 4) "İslâm" sadece bir inanış kabul edilmekte, savaşın inanış için yapıldığı sanılmaktadır. Oysa Kur’an’ın açık ifadesiyle "İslâm" ilmî, imânî, meslekî ve siyasî düzen öğreticisidir. Zorlayıcısı değildir. Çünkü "din"de yani "düzen"de zorlama yoktur. Kur’an’a göre "savaş" da sadece "barış" için meşrudur. Fitne kalmayacak ve dinde zorlama olmayacaktır. Din Allah’ın olacaktır. Yani, İslâmiyet’te sadece savunma savaşı vardır. Barış için savaş vardır. Özgürlük için savaş vardır. İrade-i cüz’iyeyi serbest kılmak için savaş vardır. Güven için savaş vardır. Ama esas hedef "İslâm"dır, yani "barış"tır. "İSLM KONFERANSI" yapanlar, her şeyden önce kullandıkları kelimenin manâsını, Kur’an’a göre manâsını araştırıp öğrenmek, doğru olarak bilmek ve bu kelimeyi ona göre kullanmak, ama en önemli görev olarak, bunun böyle olduğunu bütün dünyaya ve insanlık âlemine anlatmak durumundadırlar. Böylece İslâm’ın terör kaynağı olamayacağı açık ve net bir şekilde anlaşılmış olacaktır. İKÖ bu çalışmayı acilen yaptırmalı ve dünyaya duyurmalıdır. Kur’an ehlinin vazifesi İşte bütün bu anlattıklarımızın ışığında bugün Kur’an ehlinin en önemli vazifesi; her şeyden önce Kur’an’ı müçtehitlerin usulleri ile müsbet ilme göre yorumlayıp günümüzün sorunlarını çözecek eserleri ortaya çıkarmak, ondan sonra bu eserleri sistem olarak işletmeler ve siteler seviyesinde uygulamak, ve en sonunda bu uygulamalar sayesinde bütün dünyaya örnek olarak duyurmak olacaktır. Türkiye’de 1960’lı yıllarda başlayan "Millî Görüş Hareketi", o ilk yıllardan beri sürdürmekte olduğu çok yönlü faaliyet ve çalışmalarıyla bunu yapmaya çalışmaktadır. Millî Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan, bütün bu çalışmaları "Millî Görüş" ve "Adil Düzen" olarak bütün Türkiye’ye ve dünyaya duyurup anlatmıştır. Hâlen de dünya çapındaki bu yüce hizmetlerini insanlığa sunmaya devam etmektedir. Kur’an bugün bin sene önceki yorumları ile anlaşılmaktadır. Nitekim, maalesef ilâhiyat fakültelerimizde uygulanan program da bu seviyededir. Bu anlayış ve uygulama bugünkü sorunları çözmüyor. Bu sebeple lâik uygulamalara geçilmiştir. Ancak lâik uygulamaların da sorunları çözmediği görülmüştür. Bunun üzerine Batı dünyasının ateist uygulamaları yarım yamalak tercümelerle aktarılarak sorunlar çözülmeye çalışılmaktadır. Bu uygulamaların da çözüm olmadığı apaçık görülmektedir. Oysa yapılması gereken iş gayet basittir: Müçtehitlerin metodu ile ve batının müsbet ilimlerinden yararlanarak Kur’an’ı anlamak ve uygulamaktan ibarettir. Büyük şairimiz Mehmed Akif’in dediği gibi; Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı, asrın idrakine söyletmek İslâm’ı. Yapılması gerekenler a) İslâmî içtihat dergisini çıkarmak ve bu hususta ileri sürülecek bütün görüşleri tartışmak. Bu arada karşı görüşleri de araştırmaların kapsamına almak. b) Bu tartışmaların sonunda metin, şerh ve haşiye tipi kitaplar oluşturmak. Bütün ilimlerde her Müslümanın okuyacağı "eserler külliyâtı" oluşturmak. c) Tercüme siteleri kurarak her dilden Arapça’ya tercümeler yapmak, Arapça’dan da o dillere tercümeler yapmak. Böylece insanlığın bütün ilmî birikimini tek dilde toplamak. Bu hizmetle araştırmacılara büyük kolaylık sağlamak. Bu sayede insanlığın ortak olarak oluşturacağı "İslâm/ Barış Düzeni"ni kurarak "III. Bin Yıl Uygarlığı"nı geliştirmek. d) Çağımız teknolojik imkânlarından yararlanarak kuracağımız ulaşım ve işletişim organizasyonları sayesinde, insanların bedava seyahat etmelerini ve haberleşmelerini sağlamak, kitle iletişim yayınlarından ve basından yararlandırmak. Nitekim kendi çağlarında ecdadımız bu hizmetleri sunan müesseseleri kurmuş ve bu sayede dünyanın süper gücü olmuşlardır. Bütün bunları yapabilmemiz için hem uygulayarak denemeler yapmak, hem de bunlara öz kaynakları sağlamak üzere tüm yeryüzünde Millî Görüş ve Adil Düzene göre işletilen çok yönlü müesseseler kurmak durumundayız. İslâm âlemi ve bütün insanlık bu hizmetlerin beklentisi içinde bulunmaktadır. "İslâm Konferansı Örgütü" yeniden yapılanma ve canlanma organizasyonu ile bu hizmetlerin pek çoğunu yapabilir. Yapmalıdır. Hattâ, yapmak zorundadır. İnsanlığın sorunları pek çok, ama hiçbir şey çözümsüz değildir. Derdi veren Allah, devâ ve dermanı da vermiştir. Arayıp bulmak ve insanlığın hizmetine sunmak gerekiyor. Dünya bizi bekliyor. "İslâm Konferansı Örgütü İstanbul Toplantısı" bize bunları hatırlattı. Bizim açımızdan böyle bir hayra vesile oldu. Bu hayırlı hizmet ve düşüncelerin delegelere ulaşıp paylaşılması, duâ ve dileğimizdir... İKÖ ve Türkiye Türkiye 1969 yılında kurulan İslâm Konferansı Teşkilâtı’nın Ana Sözleşmesini henüz onaylamamış olmasına rağmen üye devlet konumunu muhafaza etmekte, üyelikten kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmekte, bu bağlamda Teşkilat ve üyesi bulunduğu yan kuruluş bütçelerine katılım paylarını muntazaman ödemektedir. Türkiye ilk kez, 1975 yılında yapılan 6. Dışişleri Bakanları Konferansı’nda, Dışişleri Bakanı düzeyinde temsil edilmiştir. Türkiye’nin devlet başkanı düzeyinde katıldığı ilk İslâm Zirvesi ise, 1984 yılı Şubat ayında Kazablanka’da yapılan 4. İslâm Zirve Konferansı olmuştur. 4. İslâm Zirve Konferansı, İSEDAK başkanlığının 7. Cumhurbaşkanımız Kenan EVREN tarafından üstlenilmiş olması nedeniyle, Türkiye ile Teşkilat ilişkileri açısından bir dönüm noktası olarak görülebilir. Türkiye Cumhurbaşkanı 1984 yılında Kazablanka’da yapılan 4. İslâm Zirve Konferansı’nda İSEDAK başkanlığına seçilmiş, böylece, Türkiye, İslâm Ülkeleri arasındaki çok taraflı ekonomik işbirliği faaliyetleri alanında etkin bir konuma da gelmiştir. Türkiye üzerine aldığı İSEDAK başkanlığı görevini, disiplinli ve düzenli yıllık toplantılarla sürdürmüş ve proje bazında somut gelişmeler kaydedilmesini sağlamıştır. İSEDAK bu çalışmalarıyla kısa zamanda temayüz etmiş ve üye ülkeler nezdinde saygınlık kazanmıştır. İKÖ çerçevesinde ekonomik işbirliğinin tarihçesi 1- İKÖ EKONOMİK İŞBİRLİĞİNİN BAŞLANGICI VE İLK YILLAR Temelinde Arap-İsrail anlaşmazlığının yer aldığı siyasi olaylara bir tepki sonucu kurulan İslâm Konferansı Örgütü (İKÖ), doğal olarak faaliyetlerine politik bir forum olarak başlamıştır. Bununla birlikte, bu politik hareketin etkinliğinin, ortak ekonomik eylemle bütünleşerek sağlanabileceği fikri de daha ilk yıllarda kabul görmüştür. Nitekim, Şubat 1972’de Üçüncü İslâm Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda kabul edilen İKÖ Anayasası’nda, İslâm âleminin ekonomik gelişimi ve üye ülkelerin üretim kapasite ve imkânlarının arttırılması gibi konulara yer verilmiştir. Böylece, İslâm Ülkelerinin karşı karşıya bulundukları ekonomik ve sosyal sorunların, İKÖ çerçevesinde ele alınması ve üye ülkeleri birbirlerine yakınlaştırmaya yönelik muhtemel işbirliği alanlarının ortaya çıkarılması için zemin oluşmaya başlamıştır. Bu oluşum, o dönemlerde dünyada meydana gelen eğilimlerle paralellik arz etmektedir. Nitekim, iki kutuplu dünya düzeninin hüküm sürdüğü soğuk savaş döneminde, gelişme yolundaki ülkelerin acil ekonomik ve sosyal kalkınma sorunları, 1968 yılında Yeni Delhi’de yapılan İkinci UNCTAD Konferansında "Gelişme Yolundaki Ülkeler Arasında Ekonomik İşbirliği" adı altında gündeme alınmıştır. Ancak, konunun uluslararası boyutlarda önem kazanması ve uluslararası politikaların öncelikli alanlarına girmesi 1970’li yıllarda mümkün olabilmiştir. 77’ler Grubu, Afrika Birliği Örgütü ve BM Afrika Ekonomik Komisyonu gibi bölgelerarası ve bölgesel oluşum ve kuruluşlar çerçevesinde yapılan bakanlar düzeyindeki toplantılarda "Güney-Güney İşbirliği" olarak adlandırılan bu yeni temayül ve oluşumların temel yaklaşım ve hedefleri ortaya çıkmıştır. 1976 yılında Mexico City’de yapılan, Gelişme Yolundaki Ülkeler Arasında Ekonomik İşbirliği Konferansı’nda formüle edilen, yeni ekonomik işbirliğinin temel yaklaşım ve hedeflerinin merkezinde "kollektif kendi kendine yeterlilik" kavramı yer almaktadır. Meydana gelen bu uluslararası süreç içinde İKÖ, o günün önemli ekonomik sorunlarının, her yıl yapılmakta olan İslâm Dışişleri Bakanları Konferansı toplantılarının gündemine alınması ve İKÖ ölçeğinde ekonomik ve teknik işbirliği faaliyetlerinin başlatılması yönünde girişimlerde bulunmaya başlamıştır. Böylece İKÖ, bir anlamda, ekonomik alanda İslâm Ülkeleri arasında " Güney-Güney İşbirliği" hareketini başlatmıştır. 2- LAHOR ZİRVESİ VE TAKİP EDEN GELİŞMELER 1974 yılında Lahor’da yapılan İkinci İslâm Zirve Konferansı, İKÖ ekonomik işbirliği açısından önemli bir gelişmeye sahne olmuştur. Zirve Bildirisinde, dünya ekonomisindeki gelişmeler ve üye ülkelerin güncel ekonomik sorunlarına işaret edilerek, İKÖ üyeleri arasında ekonomik işbirliğine duyulan ihtiyaç vurgulanmıştır. Bu niyet beyanı, üye ülkeler arasında ekonomik işbirliği faaliyetlerinin başlatılması ve geliştirilmesi yönünde İKÖ’nin harekete geçmesi için bir işaret olmuştur. Böylece, müteakip Dışişleri Bakanları Konferanslarında çeşitli ekonomik konuları içeren yeni kararlar alınmış ve ekonomik alanda faaliyet gösterecek İKT ihtisas kuruluşları ve organlarının kurulması için girişimler başlatılmıştır. Bu çerçevede, 1974 yılında, İslâm dünyasında çeşitli kültür, eğitim, teknik ve ekonomik çabalara mali destek sağlamak amacıyla, İKÖ Genel Sekreterliği bünyesinde İslâm Dayanışma Fonu kurulması kararı alınmıştır. Bu gelişmeyi, aynı yılda, üye ülkelerin kalkınma çabalarına destek sağlamak amacıyla, İslâm Kalkınma Bankası (İKB)’nın kuruluşu izlemiştir. Mayıs 1976’da üye ülkelerin uzmanlar düzeyinde temsil edildiği İslâm Ekonomik, Kültürel ve Sosyal İşler Komisyonu kurulmuştur. Komisyon, İKÖ çerçevesinde ekonomik ve kültürel işbirliği faaliyetlerini teknik düzeyde gözden geçirerek, Dışişleri Bakanlarının yıllık toplantılarına tavsiyelerde bulunmakla yükümlü kılınmıştır. 1977 yılında yapılan Sekizinci Dışişleri Konferansında, "Üye Ülkeler Arasında Ekonomik, Teknik ve Ticari İşbirliği Genel Anlaşması" onaylanmış; Ankara’da İslâm Ülkeleri İstatistik, Ekonomik ve Sosyal Araştırma ve Eğitim Merkezi’nin kurulması kararlaştırılmıştır. Bu gelişmeyi, İslâm Mesleki ve Teknik Eğitim ve Araştırma Merkezi (Dakka Merkezi)’nin Dakka’da kurulması izlemiştir. Bu kuruluşun adı daha sonra "İslâm Teknoloji Enstitüsü" olarak değiştirilmiş, son olarak da "İslâm Teknoloji Üniversitesi" adını almıştır. Özel sektör işbirliği alanında ise, ilk olarak Uluslararası İslâm Bankalar Birliği (IAIB) Kahire’de, bilahare de, İslâm Ticaret ve Sanayi Odası (ICCI) Karaçi’de, İKÖ’nün ilgili kuruluşları olarak faaliyete başlamışlardır. Merkez Bankaları Guvernörleri ve Para Otoritelerinin ilk toplantısı Mart 1978’de Kuala Lumpur’da yapılmış ve muhtemel işbirliği modalitelerinin geliştirilmesi üzerinde durulmuştur. 1978 yılı ikinci yarısına gelindiğinde, İKÖ ekonomik işbirliği gündeminin bir hayli genişlediği ve çalışma şekil ve modalitelerin belirli bir şekil almaya başladığı görülmektedir. Bu bağlamda, işbirliği alanlarında öncelikli konuların belirlenmesi, uygulama mekanizmaları, yasal ve kurumsal altyapının oluşturulması, çok taraflı işbirliği anlaşmaları gibi konular gündemde yer almaya başlamıştır. 1981 yılında yapılan Üçüncü İslâm Zirve Konferansı öncesinde, Birleşmiş Milletler Üçüncü Kalkınma Yılı hazırlıkları son aşamasına gelmiş bulunmakta idi. Bu stratejiden esinlenilerek, İKÖ çerçevesinde ortak yatırımlar ve ticari konulara ilişkin detaylı bir eylem raporu hazırlanmıştır. Müteakiben, İslâm Armatörler Birliği (ISOA)’nın Cidde’de, İslâm Ticareti Geliştirme Merkezi (ICDT)’nin Kazablanka’da kurulması, İslâm Ülkeleri Arasındaki Ekonomik İşbirliğini Güçlendirmek için Eylem Planı ile birlikte Ocak 1981’deki Zirve’de onaylanmıştır. Haziran 1981’de yapılan Onikinci İslâm Dışişleri Bakanları Konferansı’nda, İslâm Sivil Havacılık Konseyi’nin kuruluşu ve Yatırımların Teşviki, Korunması ve Garantisi Anlaşması onaylanmıştır. Ocak 1981’de yapılan Birinci Gıda Güvenliği ve Tarımsal Kalkınma Bakanlar Toplantısı’nda, gıda güvenliği ve tarımsal kalkınma alanında işbirliği konularının eyleme dönüştürülmesine yönelik ayrıntılı bir program kabul edilmiştir. Aynı yılın Kasım ayında, FAO Konferansı münasebetiyle, İKÖ Gıda ve Tarım Bakanları Birinci Koordinasyon Toplantısı’nda bir araya gelmişlerdir. 3- ÜÇÜNCÜ İSLÂM ZİRVESİ VE MEKKE DEKLARASYONU 1981 yılı Ocak ayında Mekke ve Taif’te yapılan Üçüncü İslâm Zirve Konferansı, özellikle, "Üye Ülkeler Arasında Ekonomik İşbirliğinin Güçlendirilmesine Yönelik Eylem Planı"nın kabulü bakımından önemli bir toplantı olmuştur. Eylem Planı’nın temel amacı, çeşitli alanlara yayılmış olan İKÖ ekonomik işbirliği faaliyetlerinin "Ortak Eylem" kavramı çerçevesinde bir araya getirilmesidir. 1980 yılı sonlarına doğru Ankara’da yapılan Ekonomik İşbirliği Konferansı’nda nihaileştirilen Eylem Planı, ekonomik işbirliği için 10 sektörü kapsamına almıştır. Eylem Planı, bir bakıma, İKÖ ekonomik işbirliği alanında o zamana kadar sürdürülen ortak çabaların zirvesini teşkil etmektedir. Diğer taraftan Yine Üçüncü Zirve’de Bilimsel ve Teknolojik İşbirliği ile Enformasyon ve Kültürel İşler alanında çalışan diğer iki Daimi Komite ve ekonomik ve ticari işbirliği alanında faaliyet gösterecek olan İKÖ Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi (İSEDAK)’nin kurulmasının kararlaştırılması da, yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. MİLLİ GAZETE 13.06.2004
AKRA