NATO, artık Doğu karşısında Batı’nın değil, ekonomisi, uluslararası ilişkiler sistemi ve siyasal anlayışıyla egemen sistemin dünya karşısındaki ‘silahlı kuvvetleri’ olmaya doğru götürülüyor. İstanbul zirvesi bu nedenle önemli; şimdi NATO’ya Ortadoğu’da yeni bir rol biçilmeye çalışılıyor.
NATO’nun, kabaca, Batı Dünyası’nın güvenlik ve savunma örgütü olduğunu biliyoruz. Tek merkezli ve tek sistemli bir dünyada böyle bir örgütün varlığı ve işlevinin tartışma konusu olduğu bir gerçekse de, Batı’nın, özellikle de ABD’nin dünya üzerindeki iddiaları ve hedeflerinin hem değiştiği hem de arttığı günümüzde NATO’nun oynayacağı epeyce rol olacağı çok açık.
İstanbul zirvesi bu nedenle önemli; şimdi NATO’ya Ortadoğu’da yeni bir rol biçilmeye çalışılmakta, Büyük Ortadoğu Projesi’nin arkasındaki güç, bu konuda uluslararası desteğe ihtiyaç duymakta, bunun için NATO’yu kullanmak istemektedir. Bir anlamda NATO, artık Doğu karşısında Batı’nın değil, ekonomisiyle, uluslararası ilişkiler sistemiyle, siyasal anlayışıyla egemen sistemin tüm dünya karşısındaki ‘silahlı kuvvetleri’ olma konumuna sokulmak istenmektedir. Bu istek karşısında Avrupa nasıl bir tavır alacaktır; Türkiye ne diyecektir; önümüzdeki yıllarda hangi alışverişlerle nereye doğru yol alınacaktır? Bilemiyoruz, ancak bunun ipuçlarının, büyük ölçüde, İstanbul zirvesinde ortaya çıkacağı çok açık. O nedenle İstanbul toplantısına yönelik muhalefet de, seçilen ‘işgale ve savaşlara son’ teması da çok yerinde. Geleceğin dünyası, kazananlar ve kaybedenler arasında ikilemlerin de mücadelenin de artacağı bir dünya olacak gibi görünmektedir ve bu dünyanın mağdurlarının yaşadığımız gerçeklikler karşısında küresel bir tepkiyi yükseltmeye de büyük ihtiyaçları var. Ancak küresel bir muhalefetin ya da ‘küresel bir sivil toplumun’ yükselmesi konusunda birçok güçlük yaşandığı da ortada. Örneğin, mağdurun ve muhalif olanların yaşanılan şiddet ve yoksunluk karşısında öfke ve tepkiye sıkışıp kalması çok muhtemel olduğu gibi, egemen güçlerin de onları bu dar aralığa hapsetme olanakları fazla. Bu nedenle, günümüzdeki küresel eylemliliğin genellikle şiddetten uzak kalmaya çalışması olumlu bir gelişme...
Ancak küresel düzeyde ve uluslararası ilişkilerde hemen hiç işlemeyen hukukun üstünlüğü, ulusal düzeyde de çok yerinden delik deşiktir ve bunlar, yol kazaları olarak nitelendirilemeyecek kadar sisteme içkin özelliklerdir. Toprak işgallerinden savaşlara, hükümet darbelerinden devlet terörüne, siyasal yozlaşmalardan mafyaya kadar uzanan uygulamalar içinde dünyamızdaki insanın, hukukun üstünlüğü söylemine de, adaletin önemine de inanması pek mümkün değil. İnsan hakları konusu da benzer bir durumda. Bir yandan insan haklarının vazgeçilmezliği, insan hakları hukukunun küreselleştiği, küresel bir denetime doğru yol alındığı iddiaları ortalığı kaplamakta, öte yandan birçok yerde insan hakları ihlalleri devam ettiği gibi, bu hakların bir kısmına evet denirken bir kısmı yok sayılmaktadır. Özetle yaşadığımız dünya, ekonomi krizi, modernite krizi, demokrasi krizi, ahlaki kriz, ne adla adlandırılırsa adlandırılsın, şuraya veya buraya ait olmayan genel bir sorun, bir sistem sorunu yaşamaktadır. Sisteme ilişkin inançsızlığın büyümesine de şaşmamak gerekir...
Ortadoğu’da ve tüm dünya da demokratikleşmeyi herkes istiyor; ama hangi yolla? Demokratikleşme ne askeri ve siyasal bir meseledir ne de iradi ve dıştan güdümlü. Bunun için, öncelikle, siyasal haklarla birlikte tüm insan haklarını bir bütün içinde ele alan bir projeye ihtiyaç var. O topraklarda demokrasinin yeşermesi için, bireyin ve toplumun gelişmesi gerekli; bunun için de bugünkü sosyoekonomik koşulların değişmesi birincil önemde... Bugün Büyük Ortadoğu Projesi’nden söz edenlerin, NATO’dan değil, öncelikle bu gelişmenin sağlanması için yapılması gereken yatırımlardan, seferber edilmesi gereken kaynaklardan, yaratılması gereken fonlardan, her şeyden önce de rekabeti değil işbirliğini önemseyen bir ekonomik büyüme anlayışından konuşmaları gerekmekte. Bunları konuşmadıkları sürece de, demokrasiden veya insan haklarından söz etmeye hakları yok... Bugün, sosyoekonomik haklar birer hak olmaktan çıkmakta, işsizlik, yoksulluk, eğitimsizlik gibi konuların çözümü büyük ölçüde piyasaya bırakılmakta ve devletin bu alanlardaki tavrının yoksullara yardım anlayışıyla biçimlenmesi isteniyor. Küresel dünyada egemen güçlerin de tavrı bu yönde. Biraz havuç, çokça sopa yöntemiyle dünyanın yönetimine bir son vermek için de, şimdilik küresel eylemlerden başka bir yol görünmemektedir. Bu nedenle İstanbul’daki NATO zirvesinden hayırlı bir şey bekleyemesek de, küresel eylemlerden umutlanmaya devam edeceğiz.
28.6.2004 / MERYEM KORAY / RADİKAL
(Milli Gazete'den alınmıştır. 29.06.2004)