İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0507:3808:2312:5315:3817:5719:25
Kabe

Yasağın dayanağı ne?

Güncel
|

Türkiye’de uygulanan başörtüsü yasağı akademik çevrelerden ve toplumdan tepki almaya devam ediyor. Gücü elinde bulunduran yasakçı kesim, özgürlükleri hiçe sayarak kanunsuz bir şekilde uygulanan yasağı, savunmaya ve değişik alanlara yaymaya devam ediyor. Mağdur olan binlerce insanı görmezden gelerek uygulanan yasak toplum kesimlerinde ise yeni sosyal problemler ortaya çıkarıyor.

Geçtiğimiz günlerde Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Atilla Yayla, Zaman Gazetesi’nde “başörtüsü yasağı: Elbirliğiyle intihar” ve Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Erdoğan da “AİHMkararının zararlı etkileri” başlıklı başörtüsü yasağına ağır eleştiriler yönelten yazı yazdılar. DERİN SOSYAL PROBLEMLERİN SATIHTAKİ YANSIMASI Yaşanan başörtüsü tartışmalarını derin sosyal problemlerin satıhtaki yansıması olarak değerlendiren Yayla, “Başörtüsü probleminde ortaya çıkan gruplaşma ve kamplaşmalar toplum hayatının kaldıramayacağı kadar geniş sosyolojik çatlaklara işaret ediyor. Bu hukukî temeli olmayan keyfî bir yasaktır. Başörtüsü probleminin yalnızca kız öğrencilerin okula devam ederken başlarını örtmelerine izin verilmemesinden veya keyfî bir tanıma ve ayırıma tâbi tutulan kamusal alanlarda başörtüsü kullanılamamasından ibaret olduğu algısı vahim bir yanılgıdır. Problem çok derin ve bir çırpıda çözülemeyecek kadar ağırdır. Ancak, bu çözümsüzlüğün maliyetinin/ faturasının yalnızca mağdur edilen kesime çıktığı sanılmamalıdır. Fatura bütün toplumundur ve yasağı koyan, yürüten ve hararetle savunan kesimler de faturadan paylarına düşen acı hisseyi, farkında olsalar da olmasalar da, isteseler de istemeseler de, alacaktır ve almaktadır.” ifadelerini kullandı. YASAK, BİRDAYATMADIR Yazısında, başörtüsü yasağının bir dayatma olduğunun altını çizen Prof. Yayla, “Pozitif hukukta halen başörtüsünü yasaklayan bir düzenleme bulunmamaktadır. Siyasetin de bu problemi çözme imkânı yoktur, zira siyaset bir müzakere, alma-verme ve uzlaştırma tekniğidir. Başörtüsü yasağı sadece bir dayatmadır. Ama sahici anlamda bir dayatmadır. Yasakçı kesimin ana dayanağı güçtür. Çünkü bu kesim, büyük ölçüde, güce tapmaktadır. Bu kesim, silahlandırılmış bürokratların arkasında olduğu kanaatine sahiptir. Başka da bir dayanağı yoktur. Ne hukuk ve ne de demokratik siyaset onlara destek vermektedir. Silahlandırılmış bürokrasinin idarecileri, bir gün bir sürpriz yapıp, bu yasağı anlayamadıklarını ve yasağa karşı olduklarını söyleseler, yasakçı siviller yer çekiminden kurtulmuş gibi havada kalır. O zaman Türkiye adeta bir rüyadan uyanır ve insanlar birbirine neyi tartıştıklarını sorar. Ne yazık ki bu bir hayal ve yakın zamanda gerçekleşeceğe benzemiyor. Aksine, dönüşü olmayan bir çıkmaz sokağa girdik ve ilerliyoruz.” görüşünü dile getirdi. YASAĞIN MALİYETİ AĞIR Başörtüsü yasağının başörtüsüyle ilintili kesimin fizikî varlığına karşı olma noktasına ulaştığına dikkat çeken Yayla, “28 Şubat kalkışmasının başlarında, yasak temellendirilirken, kimsenin özel hayatına karışılmadığı, yasağın kamusal alanı ve kamu görevini kapsadığı söyleniyordu. Fakat, pek çok insan, özel hayatlarından dolayı mağdur edildi, ediliyor. Aslında başbakan ve yakın arkadaşları da sürekli mağdur edilme halinde. Hep yasaklamaya tabi tutulan ve mağdur edilen kesim itham ediliyor ve değişmeye çağırılıyor. Sanki öbür tarafın mensupları Tanrısal bir yanılmazlığa sahip. Halbuki, akıl, mantık, hakikat ve hakikate saygı herkesin kendi konumunu gözden geçirmesini gerektiriyor. Dindar muhafazakâr kesim dinlemeye ve kabullenmeye hayli açık, diğerleri ise duvar gibi. Başörtüsü probleminin çözümü ne Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararında, ne de başka bir yasakçı çizgidedir. Bu problemin tek çözümü vardır: Yasaktan caymak ve kimseye keyfî yasak getiremeyecek bir siyasî, hukukî, idarî yapılanmada mutabık kalmak. Başka hiçbir çözüm yoktur. Ve çözümsüzlük sadece başörtülü kesime değil, yasakçılara ve tüm topluma, bütün ülkeye çok pahalıya mal olacaktır. Kimse kendini aldatmasın. Yasaklananlar kadar yasakçılar da bu saçmalığın bedelini ödemektedir ve ödeyecektir. Bu bedel, bazen paranoyaya ulaşan psikolojik takıntılardan ve ruh bozukluklarından heba edilen insan gücünün yaratacağı refah eksikliğine, güvensizlik ve sevgisizlikten, akıl ve muhakeme yeteneklerinde gerilemeye kadar birçok kalemi kapsayacaktır.” dedi. Başörtüsü yasağı konusunda AİHM’nin verdiği kararı ve Türkiye’deki tepkilerini yazan Tercüman Gazetesi Yazarı Prof. Dr. Mustafa Erdoğan da "AİHM kararından sonra başörtüsü yasağının değiştirilemez bir anayasal ilke haline geldiği" iddiası her acıdan dayanaksızdır. Başörtüsü yasağının hiç bir hukuki temeli yoktur; bu yasak aslında hukuk tanımazlığın, zorbalığın bir ifadesidir ve uygulanması TCK`ya göre "öğrenim özgürlüğünü engelleme" suçu oluşturur.” ifadesini kullandı. BU YASAĞI VİCDAN KABUL ETMEZ Erdoğan, “Bu konudaki akıl yürütme şöyle işliyor: Üniversitelerde başörtüsü yasağının laikliğin bir gereği olduğunu AİHM de bu kararıyla onayladı. Anayasa ise "laiklik"in, devletin değiştirilemez vasıflarından biri olduğunu belirtmiştir. Dolayısıyla başörtüsü yasağı da değiştirilemez. Şu halde, başörtüsü yasağını kaldırmak konusunda artık hükümetin de, parlamentonun da yapabileceği bir şey kalmamıştır. Bu düşüncenin hukuka uygun olup olmadığı bir yana, bu konuda beni en çok hayrete, hatta dehşete düşüren, bunu dile getirenlerin psikolojisidir. Bunlar bir özgürlüksüzlükten söz ederken, binlerce-on binlerce yurttaşın özgürlük taleplerinin sonsuza dek karşılıksız kalacağı tahminini yürütürken, hiç de üzülmüş görülmüyorlar; tam aksine bu ihtimalden hoşnut olduklarını her hallerinden belli ediyorlar. Medeniliği, çağdaşlığı bir yana bırakalım; vicdanlı bir insanı bundan daha fazla ne dehşete düşürebilir ki?” diye yazdı. YASAKÇILARA MUSTAFA ERDOĞAN’DAN HUKUK DERSİ "Laiklik"in Türkiye Cumhuriyeti'nin değiştirilemez anayasal niteliklerinden biri olduğu gerçeğine işaret eden Erdoğan yasakçı kesime sert eleştiriler yöneltti: “Ama başka anayasal doğrular da var. Bir kere, Cumhuriyet`in tek değiştirilemez anayasal özelliği laiklik değildir; bunun "hukuk devleti" var, "insan haklarına saygılı devlet"i var, "demokratik devlet"i var. Dolayısıyla, Anayasa Mahkemesi`nin ve Cumhurbaşkanı`nın sandığının aksine, "laiklik"in bu esaslar arasında hiyerarşik bir üstünlüğü yoktur; yani, bu ilkeleri birbiriyle uyumlu bir biçimde yorumlamak anayasal bir zorunluluktur. Kaldı ki, sivil özgürlükler söz konusu olduğunda akla ilk gelmesi gereken ilke "laiklik" değil, "insan hakları"dır. Hatta, Anayasa`nın 2. maddesinin yazılış biçiminden, Türkiye Cumhuriyeti`nin birinci özelliğinin "hukuk devleti" olduğu sonucu çıkarılabilir; dolayısıyla bu birincil ilkenin "laiklik"e değil, "laiklik"in ona uygun olarak yorumlanması gerekir. Bireysel tercih konusu olarak başörtüsü takma özgürlüğü laiklikle doğrudan doğruya ilgili değildir. Niteliği gereği, laiklik bireylerin değil ancak devletin bir özelliği olabilir. Bir üniversite öğrencisinin başörtüsü takması kamu hayatıyla ilgili olarak da herhangi bir problem doğurmaz. Çünkü özgürlükçü-demokratik bir kamu tanımı gereği çoğulcudur; bu çoğulculuk farklı hayat tarzı tercihlerini, farklı dünya görüşlerini, farklı sembolleri, farklı mesajları kapsar. Kamu hayatında tek bir görüşün, tek bir sembolik sistemin hâkim olduğu rejimler totaliter rejimlerdir.” Mağdur olan binlerce insanı görmezden geliyorlar Hiçbir hukuki temeli olmadan zorbaca uygulanan başörtüsü yasağı, binlerce insanı mağdur ediyor. Kaynağını kaba güçten alan bu yasak, yıllardır toplumun sosyolojik ve psikolojik yapısında derin yaralar açmakta ve devlete olan güvene zarar vermektedir. Devletine hiç şüpheye yer bırakmayacak derecede bağlı olan ve şefkat bekleyen binlerce başörtülü anne ve kızı ne yazık ki, bu şefkati göremiyor ve devlet gücünü kullananlar tarafından kamu alanından dışlanıyor. Hukukçular, kanuna dayanmayan bir yasağı uygulamaya kalkışanın ancak zorba olabileceğine dikkat çekerken, yasakçılar eleştileri ve yaşanan acıları görmezden gelerek kanunsuz yasağı uygulamayı sürdürüyorlar. MİLLİ GAZETE 26.07.2004
AKRA