Amerika'nın daha XVIII. yüzyılda sömürgelikten kurtulup XIX. yüzyılın başlarından itibaren de sanayi ürünleri ihraç eden bir devlet haline dönüşmeye başladığı bilinmektedir.
''American Board of Commissioners for Foreign Missions'' adlı misyoner örgütünün belgelerinde verilen bilgilere göre Amerikalı misyonerler XIX. yüzyılın başından itibaren Osmanlı İmparatorluğu'na doluşmaya başlamış ve ABD ile Osmanlı İmpratorluğu arasındaki ticaret ilişkisi kısa sürede bikaç kat artmıştır. Örneğin, 1900'lere kadar Osmanlı topraklarında tam 417 adet misyoner okulu açılırken Elias Howe adında bir Amerikalının 1846 yılında icat ettiği ve 1854'ten itibaren İstanbul'da da satışa sunulan dikiş makinelerini yapan şirketin, Singer Sewing Machine'in Osmanlı topraklarındaki bayi ve mağaza sayısı 200'ü bulmuştur.
Din, sermayenin kanatlarının altında
Gene, bu misyoner örgütünün belgelerindeki bilgilere göre, aynı günlerde Pasifik'teki Güney Denizi Adaları'na da misyoner olarak ''4 rahip ile birlikte 6 marangoz, 2 duvarcı, 2 demirci, 2 kunduracı, 2 dokumacı, 2 çiftçi, 1 doktor, 1 mimar'' gönderilmiş ve kısa bir süre sonra ''New England Limanı'ndan her hafta bir Amerikan şilebi bu adalara mal taşımaya başlamış'' tır. Doğal olarak dinci girişimler de sermayenin kanatları altında hızla çoğalmaya ve güçlenmeye başlamıştır bu süreçte. Örneğin, Joseph Smith , 1831 yılında ''Book of Mormon'' adlı kitabın kendisine Tanrı tarafından vahiy yoluyla gönderildiğini öne sürerek peygamberliğini ilan etmiştir. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra bir grup Protestan da devletin kanatları altında ''World's Christian Fundamentals Associaton'' adlı bir örgüt kurmuş ve fundamentalizm adı altında Hıristiyanlığın ilk günlerindeki yaşama dönülmesini, İncil'in sözcüğü sözcüğüne yaşanmasını savunmaya başlamışlardır. 1925 yılında da Tennessee eyaletindeki bir ilkokulda çocuklara dünyanın döndüğünü söyleyen bir öğretmenin işine son verdirtmişler ve üç eyaletteki okullarda da ''evrim yasası'' nın okutulmasını yasaklatmışlardır. Bilindiği gibi Erskine Caldwell da dilimize ''Din Ticareti'' diye aktarılmış ''Journeyman'' adlı romanında, söz konusu yıllarda insanları günahtan korumak için Tanrı buyruğuyla eyaletleri kapı kapı dolaşan bir Protesten papazın öyküsünü anlatmaktadır.
'İngilizce değil Amerikanca'
1939'larda hâlâ içine kapalı bir devlet görünümünde olan ABD'nin, İkinci Dünya Savaşı'nda sırtına sihirli bir sopayla dokunulmuşçasına hızla bir imparatorluk haline dönüştüğünü, sanki bu rakamlar bile tanıtlasa gerektir doğrusu. Çünkü, bir devletin imparatorluk haline gelebilmesi için güçlü bir orduya sahip olması ilk koşuldur.
İmparatorluklarda toplumsal bütünlüğün korunması açısından önemli diğer sorun da devletin resmi dili ile ilgilidir. Gerçi yeniçağ imparatorluklarının kimilerinde bütünlüğün korunması açısından halkın budunsal (etnik) kimliğinden ve anadilinden de yararlanılmamış değildir. Ama, Hun İmparatorluğu'nda birkaç dilin, Roma İmparatorluğu'nda küçük bir azınlık dilinin, Osmanlı İmparatorluğu'nda da yapay bir dil Osmanlıcanın kullanılması vb. olduğu gibi çoğunluğun anadili kesinlikle resmi dil yapılmamıştır. İmparatorluklar toplumsal bütünlüğü ulusallıktan değil, dinden sağlamaktadır çünkü. Nitekim, iki dünya savaşı arasında Amerika'ya sığınmış Avrupalı eski Marksistlere yeni imparatorluk ideolojiisi hazırlatılırken anımsanacağı gibi ilk iş olarak devletin resmi dilinin de artık ''İngilizce'' değil, ''Amerikanca'' olduğunu açıklamışlardır.
CUMHURİYET 13.12.2004