Kendimizi kandırmayalım. “Medeniyetler barışı” ya da “uygarlıklar arası diyalog” bizden başka kimsenin umurunda değil. Medeniyetler arası diyalog koca bir balondan ibaret ve İslam dünyasını küresel iktidar paylaşımından dışlayıp direnç noktalarını ezmeye yönelik büyük bir aldatmacadan başka hiçbir anlam içermiyor.
Avrupa Birliği üç gün sonra Türkiye ile ilgili tarihi önemi olan bir karar alacak. İçeriği nasıl olursa olsun, Atlantik’ten Pasifik’e kadar her ülke, alınacak kararın etkisini hissedecek. İsrail ve ABD’nin, 1991’den bu yana beslediği medeniyetler krizinin, daha doğrusu İslam orta kuşağın tecrit edilmesine yönelik buhran dünyayı kamplara ayırıp ayırmayacağı, 21. yüzyıl küresel sisteminin din/medeniyet eksenli mi yoksa kaynaklar/güvenlik eksenli mi olacağı konusundaki çizgiler bu karar sonucu belirginleşecek.
Kendimizi kandırmayalım. “Medeniyetler barışı” ya da “uygarlıklar arası diyalog” bizden başka kimsenin umurunda değil. Son on yıllık eğilimleri ciddiyetle izleyenler, ekonomik/güvenlik eksenli stratejilerin, medeniyetler arası diyalog, demokrasi ya da “terör tehdidi” gibi şemsiye kavramlarla maharetle gizlendiğini görecekler. Dinler/medeniyetler arasında krizlerin temelini atan bu korkunç ihtiras ve paylaşımın, İslam-Batı ya da diğer medeniyetler arasında bir yakınlaşmaya yardımcı olduğuna dair en ufak bir iz göremeyeceklerdir. Bu yönüyle medeniyetler arası diyalog koca bir balondan ibaret ve İslam dünyasını küresel iktidar paylaşımından dışlayıp direnç noktalarını ezmeye yönelik büyük bir aldatmacadan başka hiçbir anlam içermiyor...
AB, Türkiye ile “kader birliği değil, maslahat ortaklığı” istiyor. Bu durum, “ucu açık müzakere” ifadesinde de kendini gösterdiği gibi, Türkiye’ye bakışın konjonktürel olduğu sonucunu doğuruyor. Yani AB’nin de medeniyetler barışı gibi bir derdi yok. Jeopolitik hesapların baskısıyla Türkiye’ye müzakere tarihi verilecek. Ancak hem verilecek kararın niteliği hem de daha sonra yürütülecek müzakerelerin seyri, AB’nin gerçek arzusunu daha net ortaya koyacak. Müzakereler döneminde kültürel boyut büyük krizlere neden olacak, AB gerçekten medeniyetler arası ortaklık modeli gibi bir derdinin olmadığını ortaya koyacak.
“Medeniyetler krizi”, “terör” ya da “İslam tehdidi”, Batı’nın evrenselleştirerek gerçek niyetlerini kamufle ettiği bir siyaset dili, bir dış politika aracı... Küresel gelişmelerde paylaşım ve kontrol stratejilerinden başka hiçbir şey göremezsiniz. “İslam’ın kanlı sınırları”nı hazırlayanlar da onlardı, savaşı Müslüman coğrafyanın kalbine yerleştirenler de onlar. Amerika, Avrupa, Rusya ve Çin merkezinde dünya kültürel/ekonomik/güvenlik stratejileri ekseninde birleşirken/yakınlaşırken İslam coğrafyasına dönük stratejilerin parçalamayı esas alması ne anlama geliyor?
Batı, Müslüman dünya ile masaya oturmak zorunda. Bu dinamik coğrafyaya yönelik bütün kontrol stratejilerinin başarısız kalacağını, Karzailerle, Allavilerle bu coğrafyayı yönetemeyeceğini kabul etmek zorunda. 20. yüzyıla özgü yöntemleri kullanarak yüzyıllık bir uykudan uyanan İslam dünyasını rehin alamayacağını, kaynak/güvenlik stratejileriyle yeryüzünün en hareketli coğrafyasını sindiremeyeceğini anlamak zorunda. Batı, kendisi 21. yüzyıla sıçrarken bu coğrafyayı bir yüz yıl daha 20. yüzyıla mahkum edemeyeceğini ve yaşanan siyasi, ekonomik ve kültürel uyanışı karartamayacağını bilmek. Batı, bütün kurumlarıyla İslam dünyasını tecrit etme ve küresel sistemin dışına itme politikasını derhal terketmek zorunda. Batı, küresel sistemin aktörleri İslam’la, bu coğrafya ile masaya oturmak zorunda. Yoksa Batı’dan, Doğu’dan, Kuzey’den ve Güney’den sıkıştırılan bu coğrafya patlayacak. O zaman, ister istemez boyun eğmek zorunda kalacaklar.
14.12.2004 / İBRAHİM KARAGÜL / Y. ŞAFAK
MİLLİ GAZETE 15.12.2004