İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0607:3908:2412:5315:3717:5619:24
Kabe

Alem buysa, kral atom bombası!

Dünya
|

İran'ı 'nükleer silah ele geçirmek isteyen şer güç' olarak gösteren ABD, aslında bu dehşet silahı kullanmış tek ülke. Denetim mekanizmalarını kendi çıkarına işleten nükleer güçler, hem silah üretmeyi sürdürüyor, hem de istedikleri ülkeyi silahlandırıyor

ABD Başkanı George W. Bush, geçen haftaki Avrupa turunda şöyle bir nakarat yerleştirmeye çalıştı kulaklara: Bakın ne güler yüzlü, hoşsohbet, esprili biriyim. "İran'a saldıracağımız iddiaları gülünç. Ama tüm seçenekler masada" paradoksunu ortaya atacak kadar kıvrak zekâlıyım. Ya o nükleer silah ele geçirmeye çalışan ceberrut suratlı molla-ayetullah takımı öyle mi... Onları mı tercih edersiniz, yoksa bizi mi? Haydi ele ele verelim, geçtiğimiz yerlerden özgürlük gülleri derelim... Ama arada frekanslar karışınca, Madonna'nın 'Amerikan Rüyası' şarkısını duyanlar da oldu alttan alta: 'Fark ettim ki, hiçbir şey göründüğü gibi değil.' Tıpkı atomun parçalanmasıyla ortaya çıkan muazzam enerjinin siyasi güce dönüşmesi hikâyesinde olduğu gibi... Evet, nükleer silah araştırmalarını ilk akıl eden Hitler'di. Ama 'Naziler atom bombasını yapıp tüm dünyaya hâkim olacak' paniğine kapılan (çoğunluğu Yahudi) bir grup nükleer fizikçi Amerika'ya kaçıp burada kolları sıvayınca, ilk atom bombasını geliştirme şerefi ABD'nin oldu. Oysa Almanya'da Werner Heisenberg bu projeyi gerçekleştirmemek için bin dereden su getiriyordu ve sonunda Naziler yenilmişti. Geriye kalıyordu, kamikazeler dışında askeri ve ekonomik gücü tükenen Japonya. Atom bombasıyla tanıştırılmaya layık görülen Hiroşima ve Nagazaki kentlerinde 6 ve 9 Ağustos 1945'te ölen yüz binlerce Japon'u bilimsel kobay gibi gören ABD, bugün hâlâ nükleer silah kullanmış tek ülke konumundadır. Barış için atom! 15 Temmuz 1945'te New Mexico'da yapılan ilk nükleer denemeden çıkan manzara karşısında ağzından bir Hint destanının 'Dünyaları yıkan, ölümüm artık ben' sözleri dökülen Robert Oppenheimer'in "Ellerimde kan var" diye karşısına çıktığı dönemin ABD Başkanı Harry Truman, hiçbir pişmanlık duymadığını her fırsatta belirtir. 1953'te ABD Başkanı seçilen 2. Dünya Savaşı'nın Genelkurmay Başkanı Dwight Esinhower ise, nükleer enerjinin askerlerin elinden alınıp bir barış sanatına dönüştürülmesini öngören 'Barış için Atom' projesiyle çıkar uluslararası sahneye. Nükleer güçlerin kendi depolarından dünyanın enerji açlığı çeken bölgelerine uranyum ve fizyon malzemesi aktarmaları, böylelikle tüm dünyanın elektrik bolluğuna kavuşturulmasını ortaya atan Eisenhower'ın girişimiyle BM'ye bağlı Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) oluşturulur. UAEK'ya hem nükleer silahların yayılmasını önleme hem de nükleer teknolojiyi mümkün olduğunca çok ülkeye yayma misyonu biçilir. Nitekim son 30 yılda bazı ülkeler, bu barışçı atomlarla kurdukları nükleer enerji programlarını daha sonra nükleer silah programına dönüştürür. Nasıl mı? Reaktörlerde yakıt olarak kullanılan zenginleştirilmiş uranyum, birkaç kez sentrifüjden geçirilince, oluyor size nükleer bomba malzemesi. 2. Dünya Savaşı sonrası Batı doktrinleri kendisinden haber alınan Britanya lideri Winston Churchill, 1955 yılında hidrojen bombası denemelerini, 'Güvenlik korkunun gürbüz çocuğu ve hayatta kalma yok olmanın ikiz kardeşi olacak' sözleriyle selamlar. Kastettiği, 'karşılıklı garantili yıkım', İngilizce kısaltmasıyla MAD'dir. Soğuk Savaş boyunca 'Hem senin hem de düşmanının atom bombası varsa o zaman bunu birbirinize karşı kullanamazsınız, çünkü anında yok olursunuz' doktrini dillerden düşmezken, Batı bloku ile Doğu bloku nükleer silahlanmaya milyarlarca dolar yatırdı. Bugün baş başa kalınan modası geçmiş on binlerce nükleer silah yüzünden atom savaşının eşiğinden dönülmedi de değil. 1962'de ABD'nin SSCB'nin Küba'ya nükleer füze konuşlandırdığını anlamasıyla çıkan kriz, Florida'ya nazır Sovyet füzelerinin kaldırılmasına karşılık Türkiye'deki Amerikan füzelerinin çekilmesi vaadiyle atlatılabilmişti. Gezegenin dört bir yanında atom bombası denemeleri yapıladursun, sonunda bir nükleer silahsızlanma anlaşması (NPT), 1968'de imzalanıp 1970'te yürürlüğe girdi. Bugüne değin 187 ülkenin imzaladığı NPT, garip bir anlaşma... Hem Soğuk Savaş döneminde birbiri ardına nükleer güç haline gelmiş (ve ne tesadüf ki, BM Güvenlik Konseyi'nin veto yetkisine sahip beş daimi üyesi) olan ABD, Rusya, Çin, Britanya ve Fransa'nın, başka kimselere vermemeleri kaydıyla nükleer silahlarını ellerinde tutmalarına izin veriyor. Hem de bu beş ülkeden aşamalı olarak tümüyle nükleer silahsızlanma istiyor. Diğer ülkelere ise nükleer silahlanmayı yasaklarken, 1995 tarihli ek protokole koşut olarak UAEK'nın sıkı denetimi altında zenginleştirilmiş uranyum kullanma izni tanıyor. Kendi içinde bu kadar çelişkili bir anlaşmanın, 'maça beşlisi'nin ayakları altında yerle yeksan olması kaçınılmaz. Nükleer cephaneliğinin sadece modası geçmiş bölümünü ortadan kaldırırken, yeni kuşak hafif ama hızlı nükleer silahlar geliştirmek için ellerinden geleni ardına koymayan beşli, çıkarının olduğu ülkelere de nükleer teknoloji ya da silah veriyor. Üstelik dünyada nükleer güç olduğu kesinkes bilinen üç ülke daha var ki, bunlar NPT'yi imzalamış değil: Hindistan, Pakistan ve İsrail. Tabii Bush yönetimi tarafından 'şer mihveri'ne sokulduğundan beri her fırsatta nükleer silahı olduğunu duyuran Kuzey Kore'yi de hesaba katmak lazım. Asya'nın öbür ucunda kendini dünyadan tecrit etmiş son Stalinist diktatörlük, 2003'te UAEK denetçilerini ülkeden yollamasının ardından NPT'den çekildiğini açıkladı. 'NPT bir komplo' diyen çok ABD'nin Silah Kontrol Kurumu'nun (ACA) verilerine göre, operasyonel durumda ABD'nin 6 bin, Rusya'nın 5 bin, Çin'in 300, Fransa'nın 350, Britanya'nın 200, Hindistan'ın 45 ila 95, Pakistan'ın 30 ila 50 nükleer savaş başlığı var. İsrail'in 1986'da 200 olan nükleer silah sayısı o zamandan beri ne kadar büyüdü, kim bilir. Kuzey Kore'nin ise birkaç nükleer silahı olduğu tahmin ediliyor. Bu manzara karşısında, pek çok ülke, NPT'nin, 'maça beşlisi'nin diğer ülkeler üzerinde nükleer güçlerini kullanarak hem dünyaya hükmetme hem de köşeyi dönme için hazırladıkları bir komplo olduğu görüşünde. NPT'nin dışında kalarak nükleer silah elde eden sinek üçlüsü (ya da dörtlüsünün) ise keyfine diyecek yok. Asya'nın düşman kardeşleri Hindistan ile Pakistan'ın nükleer kaderleri elbette birbirinden ayrılamaz. 1974'te nükleer denemelere başlayan Hindistan ile 1990'larda buna İslami bombayla yanıt veren Pakistan, bugün Bush yönetiminin sıkı müttefikleri. Geçmişte Fransa'nın nükleer programına çok emeğinin geçtiği İsrail, zaten ABD tarafından her türlü silahla ihya ediliyor. Kuzey Kore'ye ise kafası kızıp beş dakikada Güney Kore ya da Japonya'yı havaya uçurur korkusuyla dokunulamıyor, sadece 'müzakereye dön' çağrısı yapılıyor. Nükleer silahsızlanma parodisi bununla kalmıyor. Daha geçenlerde UAEK Başkanı Muhammed El Baradey, 40'tan fazla ülkenin isterse çok kısa süre içinde atom bombası yapabileceğini söyledi. El Baradey, olağan şüphelilerin yanı sıra Avrupa, Asya, Güney Afrika, Latin Amerika'da bir dizi ülke ve Kanada'nın bu konumda olduğunu belirtti. Mesela uzmanlar, Japonya'nın isterse sadece birkaç hafta içinde nükleer silahın âlâsını üretebileceği görüşünde. Hal böyleyken, Irak'ı olmayan kitle imha silahlarını gerekçe göstererek işgal etmiş olan Bush yönetimi, şimdi de tüm dünyayı nükleer enerji programını nükleer silah geliştirmek için kullanacağı gerekçesiyle İran'ın peşine salmak istiyor. Bir yandan bu gerekçeye kargalar gülerken, diğer yandan sahadaki gelişmeler şöyle: ABD, İsrail'le birlikte halen dünyanın en önemli petrol kaynağı olan Ortadoğu'yu yeniden şekillendirmek (ya da sömürgeleştirmek) için kolları sıvamış durumda. ABD'nin daha geçen yıl yeraltı tesislerini vuran 500 yeni kuşak nükleer silahla ödüllendirdiği İsrail gücüne güç katarken, şimdiden İran'ın iki komşusu (Afganistan ile Irak) Amerikan işgali altında. ABD'nin Avrupa'daki üslerinde bulunan 480 nükleer silahından 90'ı İncirlik Üssü'ne konuşlu. Bush'un bölgenin aslında demokrasiyle en ciddi deneyimi yaşayan, en bağımsız ve dolayısıyla gelecekte büyük bir güç olma potansiyelini en çok taşıyan ülkesi olan İran'da bir rejim değişikliği görmeden gözünün açık gideceğini tahmin etmek zor değil. Kısacası Tahran, nükleer silah istemesin de ne yapsın? Nitekim 2002'de İran, "NPT üyesi olarak nükleer santralım için nasıl yakıt geliştirileceğini öğrenmeye hakkım var" diyerek 18 yıldır gizlice uranyum zenginleştirmeye çalıştığını UAEK'ya itiraf etti. İran'ın gizli faaliyetlerinin kaynağı ise, doğru tahmin ettiniz, 'İslami bombanın babası' olan Abdülkadir Han. 1980'lerin sonundan beri özellikle İslam ülkelerine yayılan uluslararası bir nükleer karaborsa yöneten Pakistanlı nükleer fizikçinin, bundan 500 milyon dolar kazandığı tahmin ediliyor. İlk kez 1987'de temas kurduğu, o sırada Irak'la savaşan İran'a uranyum zenginleştirilmesi ve nükleer silah yapımına ilişkin gerekli bilgileri veren 'Pakistanlı Einstein', geçen yıl suçlarını itiraf ettikten sonra Devlet Başkanı Pervez Müşerref tarafından affedilip paracıklarıyla birlikte köşesine çekildi. İran'dan jestler İran'ın nükleer silah geliştireceğinden çok ABD'nin İran'ı vuracağından korkan AB ise, Ekim 2003'ten beri Tahran'la nükleer müzakereler yürütüyor. 22 Kasım 2004'te müzakereler sürdüğü müddetçe uranyum zenginleştirme faaliyetlerini askıya aldığını açıklayarak BM Güvenlik Konseyi'ne havale edilmekten kurtulan İran, NPT ek protokolünü de prensipte kabul etti, ama onaylamadı. Yani dünyaya nükleer silah geliştirmeyeceği garantisi sunabileceği, ama bunun karşılığında önemli jestler beklediğinin her türlü işaretini verdi. Bush yönetiminin derdi gerçekten demokratikleşme olsa, AB'nin yöntemiyle uzun vadede İran uluslararası toplumla bütünleşir, reformcular güç kazanır ve muhafazakârlar zemin kaybeder zaten. Oysa Amerikan tehditleri öncelikle İran'da yumrukların daha da sıkılmasıyla sonuçlanıyor. Diğer ülkeler de Stanley Kubrick'in 'Dr. Garipaşk' filminin alt başlığına kulak vererek, endişelenmeyi bırakıp bombayı sevmeyi öğreniyor. GÜLRİZ ERGÖZ RADİKAL 28.02.2005
AKRA