Kanımızca Türkiye özelinde ve İslam dünyası ile ilişkilerimiz düşünüldüğünde, Avrupa ve ABD tarafından dünyaya hakim kılınmak istenen, hakikatte toplumların köleleştirilmesi gibi emperyal bir konseptten oluşan, Kaosun Jeopolitiğini besleyen en önemli olgulardan birisi de Avrupa Birliği maceramızdır.
Birliğe şöyle bir göz atarsak, bugün Avrupa kıtasının finans ve sanayi devi Almanya, işsizlik ve istihdam sorunları ile uğraşmaktadır. Avrupa Birliği ülkelerinde yaygınlaşan bu işsizlik, istihdam ve öldürücü bir anlamsızlık ve nihilitenin ürettiği sosyal ve aile sorunları, daha şimdiden Avrupa Birliğinin, yakın bir gelecekte dağılacağını söyleyen bir çok araştırmacının yoğun gündemini oluşturmaktadır. Hatta İspanya ve Yunanistan’dan sonra Avrupa Birliğine üye olan ülkelere, Birlik anlaşmasının bir gereği olarak gayrisafi milli hasılalarını 18 bin dolar seviyesine çıkarmaları için taahhüt edilen yardımın artık yapılamayacağının deklare edilmesi, Birliğin uzun süreli yaşayamayacağı yorumlarını sık sık gündeme taşımıştır. Yani daha şimdiden, Avrupa Birliği kendi içindeki derin çelişkilerden dolayı çatırdamanın sinyallerini vermektedir.
Diğer taraftan büyük bir tarihin ve medeniyetin bakiyesi olan Türkiye’nin, neredeyse kendisini var eden tarihsel ve toplumsal değerlerinden tamamen vazgeçerek, teslimiyetçi ve aşağılık kompleksinin eşlik ettiği nevrotik bir ruh hali ve buna bağımlı bir mantıkla Avrupa Birliğinin kapılarında tabiri caizse sürünmesi çok manidar ve o derecede de üzücü gözükmektedir. Bu bakımdan Samuel Huntington’un “Türkiye Osmanlının rolünü oynamalı, yahut bölgesel bir güç olarak İslam dünyasının liderliğine soyunmalı. Sürekli kendi değerlerinizden kopuk bir şekilde Batılılaşma ve Avrupa’ya entegre olama politikanız, sizler de bir Kimlik Yırtılmasına yol açmaktadır, Brüksel tarafından reddedileceği açık olan Türkiye’nin Mekke ve Medine merkezli bir medeniyete sırtını dönmesi, Türklerin tarihsel yürüyüşle tezat teşkil ettiği” şeklindeki yaklaşımları yabana atılacak sözler değildir. Halbuki bugün aynı gelenekten ve tarihsel süreçten gelmelerine rağmen, daha şimdiden Avrupa Birliğinin geleceğinden endişe duyan, bundan dolayı ne yapılması gereği üzerinde uzun uzun düşünsel çaba sarfeden filozof ve düşünürler vardır. Gerçekten bu endişeler hem bu insanları, hem de bizim yargılarımızı doğrulayacak önemli bir gelişmeye tanık oldu. Zira Fransız halkı Batı medeniyetinin önemli bir aktörü ve AB’nin mihver bir ülkesi olduğu halde %57 gibi bir çoğunlukla AB Anayasasını reddederek, AB ile ilgili ilk ciddi anlaşmazlığını ortaya koydu. Bilahare Hollanda da % 63 gibi bir çoğunlukla AB Anayasasına ret oyu vererek topluluk ülkeleri arasındaki çatlağın daha da belirginleşmesine yol açtı. Bu süreci takiben Avro’nun değer kaybetmesi ve İtalyan halkının milli paraları olan Liret’e tekrar dönmek istemeleri ve bu yönde İtalyan hükümetine baskı yapmaları, çatlağın ileriki süreçlerde daha da derinleşeceğinin sinyallerini vermektedir.
Zaten topluluk, daha şimdiden AB uyum yasaları gereği topluluk ülkelerine, özellikle Baltık cumhuriyetleri ve Polonya gibi ülkelere yapacağı tarım ve ziraat sübvansiyonlarını kaldırdığını açıklamıştır. Zira Avrupa Birliğinin fonları iyice zayıflamış durumdadır.
Diğer yandan birliğin dev ülkesi, motoru sayılan Almanya’da, hakeza Fransa’da, işsizliğin artması, buna bağlı bir şekilde yabancı düşmanlığının tırmanarak ırkçılığı körüklemesi, istihdam sorunlarının yaygınlaşması, sigorta hizmetlerinin aşırı masraflı olması, yaş ortalamasının uzamasından dolayı emekli olanların sayısının çalışanların aleyhine gelişmesi, başka bir ifade ile her geçen gün Avrupalı çalışan bir bireyin daha çok sayıda emekliye bakmak zorunda olması, güvenlik sorunları, yani orduya alınacak asker bulunmasında sıkıntı olması, gittikçe artan uyuşturucu, yolsuzluk, cinsel sapıklıkların aileleri tamamen yok olmanın eşiğine getirmesi gibi sorunlar yüzünden Avrupa Birliği daha şimdiden gelecekte dağılmanın sinyallerini vermektedir. Bütün bu olup bitenlere rağmen hiçbir topluluk üyesinin tam üye olmadan indirmediği gümrük duvarını, tek taraflı olarak indirerek milyarlarca dolar zarara rağmen, Türk Milletinin tarihsel serüvenine ve kimliğine yakışmayacak şekilde Avrupa Birliği kapılarında bekletilmesi son derece üzücü, o derece de Türkiye’nin küresel düzeyde prestijini kaybettiren bir girişimdir. Zira Cemil Merç’in deyimi ile "Olimpos dağının çocukları, Hira dağının çocuklarını hiçbir zaman kabullenemediler ve kabullenmeyeceklerdir de..."
Dr. Lütfü Özşahin
MİLLİ GAZETE 28.07.2005