İsrail Gazze'den başarıyla çekilerek uzun süreli bir uluslararası mecburiyeti yerine getiriyor ve ayakta kalabilecek bir Filistin devleti görmek isteyenlerin temel taleplerinden birine cevap veriyor. Ancak bunu, 21 yıl önce Oslo'da belirlenmiş 'barış için toprak' ilkesine dayalı bir anlaşmaya giden ilk adım olarak görmek abartılı olur.
Şaron geri çekilme planını geçen sene ilan ettiğinde, 'barış ve karşılıklı saygı içinde bir arada yaşayan' İsrail ve Filistin devletleri fikri, aklından geçen son şeydi. Bu profesyonel askerin gözünde siyaset, savaşı sürdürme yollarından biri olmaktan öteye gitmiyor.
Bu açıdan bakıldığında Şaron'un bu tek taraflı hamlesi, birçoklarının sandığı gibi bir geri çekilme değil. Diğer İsrail liderleri Oslo vizyonuna görünüşte katılır gibi yapsa da Şaron'un İsrail'in Filistinlilerle ilişkilerini zorlayıcı şartlara dayandırmasına hepsi destek vermişti. Barış süreci aslında bundan beş yıl önce, Şaron'dan önceki lider Ehud Barak'ın Filistinlileri ne kalıcı ne de devlet olabilecek bir yapıyı kabul etmeye zorlayabileceğini düşünmesiyle çökmüştü. Kâğıt üzerinde egemen gibi görünse de onun kafasındaki Filistin devleti ekonomik, siyasi ve askeri açıdan İsrail'e tabi olacaktı. Filistinlilerin en verimli topraklarından büyük bölümler İsrail tarafından ilhak edilecek, Filistin'in kendi dış sınırları üzerinde hiçbir kontrolü olmayacak, hava sahası ve su kaynakları üzerinde kısıtlı kontrolü olabilecek, toprak bütünlüğüyse İsrail yerleşimleri, yolları ve askeri tesisleriyle parçalanacaktı. Bu önerilerin iddia edildiği gibi 'çok cömert bir teklif' olduğu görüşünü kabul etmemiz ancak, bunu müzakereyle sağlanmış bir barış değil, bir hayatta kalma mücadelesi olarak görürsek mümkün olabilir. Sorunun temeli eskiden de buydu, şimdi de bu.
Yeni bir şey yok
İsrailli politikacılara göre, Filistinliler İsrail'in şartlarını her reddettiğinde, bunun bedelini biraz daha toprak kaybederek ödemek zorunda bırakılmalı. Arapların BM'nin 1947 planını ve sonrasında İsrail'in 1967 öncesi sınırlarını reddetmesi nasıl feci bir askeri yenilgi ve toprak kaybıyla sonuçlanmışsa, Barak'ın önerilerini reddeden Filistinliler de gitgide daha azını kabul etmeye zorlanmalıydı. Böyle bir anlaşmaya Filistinlilerin rıza gösterme ihtimali olmadığından, İsrail de tek taraflı tedbirlerle amacına ulaşmaya karar verdi. Nitekim Şaron planıyla bile, Batı Şeria'nın en fazla yüzde 40'ının kontrolü Filistinlilerin eline bırakılmış olacak.
Bu stratejide yeni olan bir şey yok. Batı Şeria'da geniş toprakları ilhak etme emeli, İsrail'in 70'lerin başlarında burada yerleşimler inşa etmeye başlamasından beri herkes tarafından biliniyor. Bu seferki tek fark, İsrail'in toprak hırsının ABD tarafından artık resmen onaylanmış olması. BM kararlarını ve hatta kendi yol haritasını hiçe sayarak George Bush, İsrail'in Batı Şeria yerleşimlerini elinde tutmasını ve Filistinli mültecilerin dönüş hakkını reddetmesini kabul etti.
Aslında karşılıklı tavizlerle, müzakere yoluyla barış sağlanabilirdi, ancak daha başından İsrail'in maksimalist taleplerini kabul etmekle Bush, zarları İsrail'in lehine atmış ve adil bir anlaşma sağlanması ihtimalini sıfırlamış oldu. Bölgenin en büyük gücü ile dünyanın en büyük gücünün karşısında Filistinlilerin fazla şansı olduğu söylenemez.
Adalet olmadan gerçek barışı sağlamanın mümkün olmadığının anlaşılması gerekiyor. Bush-Şaron planıyla öyle ya da böyle bir Filistin varlığı oluşturulabilir, ama bu varlık zayıf olacak, işlevsel olmayacak, kendi halkının sadakatini kazanamayacak, halkına söz geçiremeyecektir. Filistinliler yoksulluk ve çaresizlik kapanına kısılmaya, sefaletleri öfke ve şiddet doğurmaya devam edecek, bu öfke ve şiddetin çoğu da Batı'ya yönelecektir.
( David Clark - THE GUARDIAN )
RADİKAL 23.08.2005