Kim kimden nefret ediyor? Müslümanlar mı Batı’dan yoksa Batı mı Müslümanlardan? “Bizden neden nefret ediyorlar?” sorusunu soranlar, “Biz Müslümanlardan neden nefret ediyoruz” sorusunu neden sormaz?
İslam’a, Müslümanlara, bu topraklara ait ne varsa aşağılamayı demokrasi ve özgürlükler çerçevesinde değerlendirirken Batı’nın hayat tarzına, değerlerine, politikalarına, gayri insani uygulamalarına yönelik her eleştiriyi, tepkiyi bağnazlık olarak algılayanlar, Müslümanları terbiye edilmesi, ehlileştirilmesi, kontrol altında tutulması gereken kitleler olarak görenler içlerindeki nefreti bütün arsızlıklarıyla sergilerken kim kimden nefret etmiş oluyor? Kendilerinden olmayan bütün dinleri, kültürleri, toplulukları yargılama, aşağılama nasıl bir genetik miras? Medeniyetler barışı, hoşgörü, dinlerarası diyalog adına bugüne kadar atılan adımlara, ayrılan bütçelere, oluşturulan kurumlara ve en üst düzeyde himayeye ne oldu? Ya da Batı, gerçekten böyle bir şey istiyor mu?.. İfade özgürlüğünü sadece Müslümanların değerlerine hakaret ederken hatırlayanlar, İsrail’e yönelik her eleştiriyi anti-semitizm olarak görüp insanları hapse atanlar, konu İslam olunca nasıl kendilerini bu kadar sorumsuz hissedebiliyorlar?
Hiç geri adım atmadılar. Danimarka Başbakanı Müslüman ülkelerin Kopenhag büyükelçilerinin görüşme talebini bile reddetti, randevu vermedi. Gazete ve yönetim, büyüyen tepkilerden, özellikle de Danimarka ürünlerine yönelik boykotlardan sonra yarım ağız özür diler gibi yaptı. Çünkü Danimarka-İsveç ortak ürünü olan ve Ortadoğu’ya yıllık 500 milyon dolar mal satan gıda şirketi Arla Foods, 140 kişiyi işten çıkarmakla yüz yüze gelmiş, yine Novo Nordisk’in ürünleri Ortadoğu’daki hastanelerden çıkarılmıştı. Ekonomik açıdan zarar görmeye başlamışlardı.
S. Arabistan, Suriye ve Libya elçilerini geri çekerken İslam Konferansı Örgütü, konuyu Birleşmiş Milletler gündemine taşıma kararı aldı. Filistinli örgütlerden yüz bin üyesi olan Malezya Tüketiciler Birliği’ne kadar bütün İslam dünyasının şiddetli reaksiyonun rağmen, Danimarka ve Norveç gazetelerinden sonra aynı çizgiler Avrupa genelinde bir çok gazete tarafından yayınlanarak son derece çirkin bir kampanya başlatıldı...
Mesele şu: “İslam tehdittir” söylemi, sadece askeri/güvenlik stratejilerinde değil, Batı’nın günlük yaşamında da hakim bir kanaat haline geldi. Avrupa basınının bile bile böyle bir provokasyonu devam ettirmesinin altında bu yatıyor. Bütün bunlardan sonra, birinin kafasına bir kurşun sıkılması, ya da Paris’in yeniden alevler içinde kalması halinde ne olacak? Sonuçlar, Müslümanlara yönelik yepyeni bir saldırı kampanyasına dönüşecek. Kontrollü ve kasıtlı bir gerilim üretiyorlar, bu gerilimin sonuçlarını da aynı şekilde istismar ediyorlar.
Karikatürler için ayağa kalkan Müslüman ülke yönetimlerine de söylenecek çok şey var: Bu tahrike karşı çıkmak kolay. Elçilerinizi geri çekebilir, halklarınızı yanınıza alma fırsatını yakalayabilirsiniz? Irak’ın işgaline, Afganistan’ın işgaline, on binlerce insanın öldürülmesine, tarihi şehirlerin harabeye çevrilmesine, Müslüman gençlerin dünyanın ıssız bölgelerindeki gizli işkence merkezlerine taşınmasına, bu toprakların kaynaklarının yağmalanmasına, ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden dizayn etmesine, etnik ve mezhep eksenli çatışma projelerine karşı neden sustunuz? Neden hiç biriniz kalkıp hayır diyemediniz. Neden hepiniz açık ya da gizli bu vahşetlere ortak oldunuz, destek verdiniz?
03.02.2006 / İBRAHİM KARAGÜL / YENİ ŞAFAK






