İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0607:3908:2412:5315:3717:5619:24
Kabe

ABD’nin hedefi küresel imparatorluk

Dünya
|

Amerika Birleşik Devletleri bugün küresel hegemonya anlayışına dayalı bir dış politika izliyor. Fransız araştırmacı Maxıme Lefebvre, ABD’nin dış politika konusunda kendisini “özel ve model bir ülke” olarak gördüğünü belirtiyor. Amerika’nın kendini “özel bir ülke” olarak görmesinin temelinde ise “değerler idealizmi” ile “dinin hayatta çok etkili olması” unsurları yatıyor.

Amerika Birleşik Devletleri bugün küresel hegemonya anlayışına dayalı bir dış politika izliyor. Fransız araştırmacı Maxıme Lefebvre, ABD’nin dış politika konusunda kendisini “özel ve model bir ülke” olarak gördüğünü belirtiyor. Amerika’nın kendini “özel bir ülke” olarak görmesinin temelinde ise “değerler idealizmi” ile “dinin hayatta çok etkili olması” unsurları yatıyor.

Lefebvre, dinin Amerika’nın gündelik hayatındaki önemini şöyle açıklıyor:  “Dinin etkisi püritanizmin kökenlerine kadar gider ve Avrupa’nın laik toplumlarıyla çelişir; Amerikalıların yüzde 90’ı Tanrı’ya inandıklarını söyler, yüzde 40’ı da kiliseye gider. Özellikle Cumhuriyetçilerin siyasal söylemlerine dinsel referanslar egemendir. Reagan, aziz Matthieu’yü anar ve ABD’yi ‘tepede parlayan bir kente’ benzetir. Baba Bush’a göre ABD soğuk savaşı, ‘Tanrı’nın yardımıyla’ kazanmıştır. Oğul Bush ise terörizme karşı ‘Haçlı savaşını’ haklı göstermek amacıyla Hıristiyanlık referanslarından yararlanır, bir ‘ilahi yasa milliyetçiliğini’ körüklemektedir.”

Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikasının temelini dışarıdan gelebilecek “kötülüklere” karşı korunma ve “dünyadan soyutlanma iradesi” oluşturuyor.  Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikasında “izolasyonist” bir damarın her zaman canlı kaldığı görülmektedir. ABD, kendi dışındaki dünyayı “karmaşık ve tehlikeli” bulmaktadır. George Bush yönetimiyle birlikte bu karmaşıklık bir adım daha ileri gitmiş, dış dünya “düşman” olarak görülmeye başlanmıştır. Amerikan yönetiminin akıl hocası Huntington’un ileri sürdüğü “Medeniyetler Çatışması” tezi de bu “düşmanlığa” gönderme yapmaktadır.

Dünyayı tehdit eden “Bush Doktrini”
Amerika Birleşik Devletleri’nin ulusal güvenlik stratejisine eklediği Bush Doktrini’nin birinci hedefi  her koşulda ABD’nin askeri üstünlüğünü korumaktır. Amerikan çıkarlarını, bütün diğer devletlerin egemenlik ve çıkarlarının üzerinde görmeyi ilke edinen “Bush Doktrini”, ABD’nin tehdit olarak algıladığı ülkelere müdahaleyi de haklı görmektedir. Princeton Üniversitesi Uluslararası Hukuk hocası Prof. Dr. Richard Falk, “Bush Doktrini” ile ilgili “Dünya Düzeni Nereye?” isimli kitabında şu yorumu yapıyor:7

“Tek taraflı bir biçimde uygulandığı takdirde sınırı olmayan, BM ya da uluslararası hukuka hesap vermeyen, sorumlu hükümetlerin kolektif kararlarına dayanmayan ve daha da kötüsü pratik bir zorunluluk olduğuna dair inandırıcı bir gerekçe gösterilmesini gerektirmeyen bir doktrindir. Bu doktrinin Irak için uygulanmasının geçerli hiçbir gerekçesi yoktur. Bush yönetimi, ya olguları yanlış analiz etmiştir ya da savaşı başlatırken açıklamadığı başka niyetleri bulunmaktadır. Her koşulda yaptığı harekat, genel küresel güvenliği ABD’nin küresel egemenliğine dayandırmakta ve sorumsuz radikal jeopolitikanın ifadesi olarak anlaşılmaktadır. Irak savaşı esasen bölgesel egemenlik elde etmek için tasarlanmış bir Amerikan harekatıdır!..”

ABD Başkanı Bush’un yönetim biçiminde hiçbir şekilde uluslararası hukuka yer bulunmuyor. Kendisinden olmayan herkesi “düşman” olarak gören bu bakış açısında, emperyal tutkular ve küresel bir imparatorluk kurma hayalleri yer alıyor.

Richard Falk, Bush yönetiminin zihniyet haritasını şu şekilde analiz ediyor: “ABD, oyunun kurallarını koymayı da içerecek bir küresel egemenlik hakkı talep etmekle kalmıyor aynı zamanda toplumsal refah arayışlarının nihai cevabına sahip olduğunu da iddia ediyor. Bu iddiada bulunurken, kendi evsiz yurttaşlarını, kalabalık ve giderek sayısı artan hapishanelerini, kentlerindeki çürümeyi ve sayısız sorununu unutmuş görünüyor. Bush’un dünya görüşü, diğer kusurlarının yanı sıra, farklılığın ve deneyimlerin geçerliliğini yok sayıyor. Ayrıca sıra ABD’nin dünyadaki rolü konusunda diğerlerinin meşru yakınmalarını kabullenmeye geldiğinde, koyu, karanlık bir inkarcılığa başvuruyor. Kendinden hiç kuşku duymayan bu yaklaşım, ABD tarafından teşvik edilen postmodern tutumu köktenci jeopolitikanın tehlikeli bir biçimi haline de getiriyor. Bu postmodern jeopolitika vizyonu, güçlü bir protestan ahlâkçılık dozuyla desteklendiğinden yine tehlike sinyalleri veriyor…”8

Bush yönetimi “küresel bir imparatorluk” inşa etmek için dünyanın her yanında askeri üsler kurmakta, ülkeleri işgal etmekte, askeri, siyasi, sosyal ve ekonomik alanların tümünde yoğun bir çalışma yürütmektedir. ABD diğer devletlerden hem ulusal, hem de küresel anlamda güvenliği kendisine teslim etmelerini talep etmektedir.  Peki ABD’nin bu küresel egemenlik dayatmasına karşı ne yapılabilir? Falk, yapılması gerekenin; “İnsan hakları ve küresel demokrasi dayanakları üzerinde inşa edilen postmodern bir dünya düzeni bayrağı altında, yurttaş küreselleşmesiyle ekonomik küreselleşmeyi bağdaştırmak yönünde hareket etmek” olduğunu belirtiyor. ABD’nin küresel imparatorluk hedefine karşı adalet, barış, eşit paylaşım, özgürlük ve işbirliği esasları çerçevesinde birleşmenin kaçınılmaz olduğu görülüyor.

Amerika’nın hedefindeki Müslüman ülkeler
Amerika Birleşik Devletleri’nin önce Afganistan’a, ardından Irak’a saldırmasını, bununla da yetinmeyerek başka ülkelere yönelik saldırı tehditlerini sürdürmesini ABD’nin dış politika penceresinden analiz eden Emmanuel Todd, saldırılan ülkelerin tümünün ortak noktasının güçsüz ve zayıf ülkeler olmasına dikkat çekiyor.

Todd, ABD’nin güçsüz ülkelere saldırmasını, “zayıf ülkeleri yıkıp yerle bir ederek dünyanın Amerika’ya ihtiyacı olduğunu herkese göstermek istiyorlar” şeklinde değerlendiriyor. ABD’nin bu yaklaşımına Todd, “mikromilitarist tiyatro oyunu” adını veriyor.
Bush yönetiminin, “teröre karşı savaş” bahanesiyle İslâm ülkelerini hedef aldığı, Büyük Ortadoğu Projesi’yle yoğun olarak halkı Müslüman olan ülkelerin bulunduğu bölgelerde hakimiyet kurmak istediği biliniyor.

Bush yönetiminin Müslümanları hedef seçmesinin “mikromilitarist tiyatro oyunu”na son örnek olduğunu ifade eden Emmanuel Todd, şu yorumu yapıyor: “ABD’nin Müslümanlarla bu kadar uğraşmasının ekonomik, ideolojik ve askeri nedenleri vardır. Bu üç neden de Amerika’nın imparatorluk kaynakları bakımından zayıfladığı alanlardır.”

Peki Amerika Birleşik devletleri niçin saldırmak için özellikle Ortadoğu ve Arap ülkelerini hedef seçiyor?

Emmanuel Todd, bunun bir nedenini ABD’nin petrol saplantısına bağlıyor. Bush yönetiminde petrol sektöründen gelen kişilerin sayısının da çok olması, bu saplantıyı iyice körüklüyor. İkinci neden ise Ortadoğu ve Arap ülkelerinin saldırmak için iyi birer hedef olması! Çünkü diyor Emmanuel Todd; “Arap ülkeleri birlik olamıyorlar, içlerinden askeri ve sanayi güç olabilecek bir devlet çıkmıyor, yeterli insan gücüne ve maddi kaynaklara da sahip değiller…”

ABD’nin bugün içine düştüğü açmazı Emmanuel Todd, şu ilginç değerlendirmeyle analiz ediyor: “ABD’nin Arap karşıtlığı basit ve kolay bir çözümdür. ABD’nin işin kolayına kaçması, birçok nesnel parametrenin, ayrıca imparatorluk faaliyetlerini sürdürüyor görünme ihtiyacının sonucudur. ABD her defasında en kolay yapılabilecek, en ekonomik, en az asker gerektirecek faaliyet türünü seçiyor. Araplar horlanıyor, çünkü Amerikan siyasetinde etkin bir Arap lobisi bulunmuyor. Amerikalılar artık eşitlikçi ve evrenselci düşünme yeteneklerini kaybettiler. Bütün bu olan bitenleri anlamak istiyorsak, Amerika’nın rasyonel bir biçimde düşünülmüş, sistemli bir biçimde uygulanan global bir plan çerçevesinde hareket ettiği düşüncesinden hemen vazgeçmeliyiz. Amerika’nın dış politikası, her türlü düşünce ve denetimden yoksun olarak akan nehir misali bir yerlere doğru sürüklenip gidiyor…”

Amerikan dış politikasındaki akıl dışılık hem Afganistan hem de Irak savaşlarında iyice ortaya çıkmış; Bush yönetiminin dış politikasındaki akılsızlık dünya barışına da büyük darbe vurmuştur. ABD’nin oynadığı “mikromilitarist tiyatro oyunu”, zayıf ve güçsüze saldırıp kan ve gözyaşı dökerek adeta bir kötülük imparatorluğu kurmayı amaçlamaktadır.
Bush yönetiminin küresel imparatorluk hedefinin, “mikromilitarist tiyatro oyunu”na dayandığı için uzun soluklu olamayacağı açıktır. Kan ve gözyaşı temelinde yükseltilmek istenen bu hayalin mutlaka gerçeklerle yüzleşeceği bilinmelidir.
Dr. Abdullah Özkan - Amerikan Kuşatması - 1

MİLLİ GAZETE  28.02.2006
AKRA