ABD, Bush yönetimiyle birlikte dış politikasını “güçlü olduğu için haklı olduğuna inanan” bir zihniyetle yürütmeye başlamıştır. Ancak bu anlayışın bugün neden olduğu tablo; işgal, gözyaşı ve acıdır. Bu tablo bile izlenen politikanın yanlış, gidilen yolun çıkmaz olduğunu göstermektedir.
ABD’nin hedefi küresel imparatorluk
Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel emperyal stratejileri bugün dünya güvenliğine zarar veren en önemli tehditlerin başında gelmektedir. Bush yönetimiyle birlikte sahneye konulan “Küresel İmparatorluk Projesi”, Amerika’ya destek vermeyen herkesi “düşman” olarak tanımlayarak savaş ilan etmektedir. ABD, “güçlü olduğu için haklı olduğunu” iddia etmektedir. Amerika’nın küresel politikalarının faturası özellikle Müslüman ülkelerde kan, gözyaşı ve acıdır… İslâm dünyası, Amerikan yönetiminin “küresel kuşatması” ile karşı karşıyadır… Bu yazı dizimiz öncelikle, ABD’nin küresel kuşatmasının içyüzünü ortaya koymayı amaçlamaktadır. ABD hangi stratejilerle küresel imparatorluk kurma peşinde koşmakta, hangi ülkelere ne roller vermekte ve hepsinden önemlisi dünyaya hükmetmeye çalışırken aslında kimlere hizmet etmektedir?.. Bugün dünyamızın içinde bulunduğu kaos ve kargaşa ortamının şifrelerini çözebilmek için bu ortamın kaynağını iyi analiz etmek gerekiyor. Mücadele edilecek gücü doğru tanımadan başarılı olunamayacağı bilinmelidir.
Amerika Birleşik Devletleri bugün küresel hegemonya anlayışına dayalı bir dış politika izliyor. Fransız araştırmacı Maxıme Lefebvre, ABD’nin dış politika konusunda kendisini “özel ve model bir ülke” olarak gördüğünü belirtiyor. Amerika’nın kendini “özel bir ülke” olarak görmesinin temelinde ise “değerler idealizmi” ile “dinin hayatta çok etkili olması” unsurları yatıyor. 1
Lefebvre, dinin Amerika’nın gündelik hayatındaki önemini şöyle açıklıyor: 2 “Dinin etkisi püritanizmin kökenlerine kadar gider ve Avrupa’nın laik toplumlarıyla çelişir; Amerikalıların yüzde 90’ı Tanrı’ya inandıklarını söyler, yüzde 40’ı da kiliseye gider. Özellikle Cumhuriyetçilerin siyasal söylemlerine dinsel referanslar egemendir. Reagan, aziz Matthieu’yü anar ve ABD’yi ‘tepede parlayan bir kente’ benzetir. Baba Bush’a göre ABD soğuk savaşı, ‘Tanrı’nın yardımıyla’ kazanmıştır. Oğul Bush ise terörizme karşı ‘Haçlı savaşını’ haklı göstermek amacıyla Hıristiyanlık referanslarından yararlanır, bir ‘ilahi yasa milliyetçiliğini’ körüklemektedir.”
Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikasının temelini dışarıdan gelebilecek “kötülüklere” karşı korunma ve “dünyadan soyutlanma iradesi” oluşturuyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikasında “izolasyonist” bir damarın her zaman canlı kaldığı görülmektedir. ABD, kendi dışındaki dünyayı “karmaşık ve tehlikeli” bulmaktadır. George Bush yönetimiyle birlikte bu karmaşıklık bir adım daha ileri gitmiş, dış dünya “düşman” olarak görülmeye başlanmıştır. Amerikan yönetiminin akıl hocası Huntington’un ileri sürdüğü “Medeniyetler Çatışması” tezi de bu “düşmanlığa” gönderme yapmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri başka ülkelerle işbirliği çerçevesinde ve barış içinde yaşamayı başaramamakta, kendi dışındaki ülkeleri “düşman” olarak gördüğü için sürekli olarak düşmanlarla savaşma şizofrenisi içinde yaşamaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nin izlediği dış politikanın bir başka arka plan gerçeği ise “zoru görünce geriye çekilme” psikolojisidir. Eğer uluslararası bir sorunda işler kötüye gitmeye başlamışsa ve bu sorunda Amerikan çıkarı mevcut değilse; ABD’nin birden bire kendi içine kapandığı, uluslararası bir boyutu da olan sorunla hiçbir şekilde ilgilenmediği görülmektedir. Bosna’daki Müslüman katliamına uzun süre sessiz kalması da, Amerika’nın çıkarının olmadığı hiçbir uluslararası sorunla ilgilenmediği ve kendi kabuğuna çekilmeyi tercih ettiği gerçeğini teyit etmektedir. Fransız araştırmacı Maxıme Lefebvre, Amerikan dış politikasında “Mesihçilik” olgusuna da dikkat çekmektedir. Mesihçilik yaklaşımı, dünyayı “iyilik” ve “kötülük” şeklinde ikiye ayırmaktadır. Bugün Bush yönetiminin izlediği dış politika çoğunlukla Mesihçilik yaklaşımının izlerini taşımaktadır. Bush ve ekibinin sıklıkla kullandığı “şer ekseni ülkeleri” tabiri, dünyayı “iyiler ve kötüler” şeklinde ikiye ayırmanın sonucudur. Bush’un bizzat kendisinin kullandığı “Haçlı Savaşı” sözü de “iyilerin kötülere karşı açtığı savaşı” sembolize etmektedir.3
Amerika Birleşik Devletleri kendisinin “iyiliği” temsil ettiğini savunmakta, kendisi dışında kalanları ise “kötülüğün” temsilcileri olarak görmektedir. Amerika’nın bu “tek yanlı politikası”, küresel imparatorluk hedefi ile de örtüşmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri, Bush yönetimiyle birlikte dış politikasını “güçlü olduğu için haklı olduğuna inanan” bir zihniyetle yürütmeye başlamıştır. Ancak bu anlayışın bugün neden olduğu tablo; işgal, gözyaşı ve acıdır. Bu tablo bile izlenen politikanın yanlış, gidilen yolun çıkmaz olduğunu göstermektedir.
Amerika’nın hedefindeki Müslüman ülkeler
Amerika Birleşik Devletleri’nin önce Afganistan’a, ardından Irak’a saldırmasını, bununla da yetinmeyerek başka ülkelere yönelik saldırı tehditlerini sürdürmesini ABD’nin dış politika penceresinden analiz eden Emmanuel Todd, saldırılan ülkelerin tümünün ortak noktasının güçsüz ve zayıf ülkeler olmasına dikkat çekiyor.
Todd, ABD’nin güçsüz ülkelere saldırmasını, “zayıf ülkeleri yıkıp yerle bir ederek dünyanın Amerika’ya ihtiyacı olduğunu herkese göstermek istiyorlar” şeklinde değerlendiriyor. ABD’nin bu yaklaşımına Todd, “mikromilitarist tiyatro oyunu” adını veriyor. 4
Bush yönetiminin, “teröre karşı savaş” bahanesiyle İslâm ülkelerini hedef aldığı, Büyük Ortadoğu Projesi’yle yoğun olarak halkı Müslüman olan ülkelerin bulunduğu bölgelerde hakimiyet kurmak istediği biliniyor.
Bush yönetiminin Müslümanları hedef seçmesinin “mikromilitarist tiyatro oyunu”na son örnek olduğunu ifade eden Emmanuel Todd, şu yorumu yapıyor: “ABD’nin Müslümanlarla bu kadar uğraşmasının ekonomik, ideolojik ve askeri nedenleri vardır. Bu üç neden de Amerika’nın imparatorluk kaynakları bakımından zayıfladığı alanlardır.”
Peki Amerika Birleşik devletleri niçin saldırmak için özellikle Ortadoğu ve Arap ülkelerini hedef seçiyor?
Emmanuel Todd, bunun bir nedenini ABD’nin petrol saplantısına bağlıyor. Bush yönetiminde petrol sektöründen gelen kişilerin sayısının da çok olması, bu saplantıyı iyice körüklüyor. İkinci neden ise Ortadoğu ve Arap ülkelerinin saldırmak için iyi birer hedef olması! Çünkü diyor Emmanuel Todd; “Arap ülkeleri birlik olamıyorlar, içlerinden askeri ve sanayi güç olabilecek bir devlet çıkmıyor, yeterli insan gücüne ve maddi kaynaklara da sahip değiller…” 5
ABD’nin bugün içine düştüğü açmazı Emmanuel Todd, şu ilginç değerlendirmeyle analiz ediyor: “ABD’nin Arap karşıtlığı basit ve kolay bir çözümdür. ABD’nin işin kolayına kaçması, birçok nesnel parametrenin, ayrıca imparatorluk faaliyetlerini sürdürüyor görünme ihtiyacının sonucudur. ABD her defasında en kolay yapılabilecek, en ekonomik, en az asker gerektirecek faaliyet türünü seçiyor. Araplar horlanıyor, çünkü Amerikan siyasetinde etkin bir Arap lobisi bulunmuyor. Amerikalılar artık eşitlikçi ve evrenselci düşünme yeteneklerini kaybettiler. Bütün bu olan bitenleri anlamak istiyorsak, Amerika’nın rasyonel bir biçimde düşünülmüş, sistemli bir biçimde uygulanan global bir plan çerçevesinde hareket ettiği düşüncesinden hemen vazgeçmeliyiz. Amerika’nın dış politikası, her türlü düşünce ve denetimden yoksun olarak akan nehir misali bir yerlere doğru sürüklenip gidiyor…”6
Amerikan dış politikasındaki akıl dışılık hem Afganistan hem de Irak savaşlarında iyice ortaya çıkmış; Bush yönetiminin dış politikasındaki akılsızlık dünya barışına da büyük darbe vurmuştur. ABD’nin oynadığı “mikromilitarist tiyatro oyunu”, zayıf ve güçsüze saldırıp kan ve gözyaşı dökerek adeta bir kötülük imparatorluğu kurmayı amaçlamaktadır.
Bush yönetiminin küresel imparatorluk hedefinin, “mikromilitarist tiyatro oyunu”na dayandığı için uzun soluklu olamayacağı açıktır. Kan ve gözyaşı temelinde yükseltilmek istenen bu hayalin mutlaka gerçeklerle yüzleşeceği bilinmelidir.
MİLLİ GAZETE-2 MART 2006 PERŞEMBE





