Osmanlı sadece Müslüman dünyası için değil, Müslüman olmayan doğunun da batıya karşı yegane hâmisi, koruyucusuydu.
ONDOKUZUNCU Yüzyılın sonu, Batı sömürgeciliğinin en saldırgan ve kanlı devridir. Bir taraftan dünyayı sömürgeleştiren batılı emperyal güçler, diğer taraftan da bu sömürgeler dolayısıyla menfaat çatışmasına girerler.
Dönemin Avrupası, büyük sanayii ile dünyanın rakipsiz hâkimi olmuş, “gayesi her şeyi tanımaktan ibaret olan 19. asrın idealsiz müsbet ilimciliği bu zümre istibdadını hazırlamıştır. Müsbet ilim, ruhî ve ahlâkî kıymetlerle insanlık içinde bir rönesans oluşturacak yerde Avrupa milletlerinin insanlığı gittikçe daha mükemmel ve teminatlı bir şekilde istismar edebilmeleri için arzın hammaddeleri üzerindeki sarsılmaz saltanatını temin” etmiştir.
'AVRUPA EMPERYALİZMİ VE OSMANLI'
Osmanlı Devleti, temsil ettiği dünya itibarıyla bu sömürgeleştirme emellerinin önünde durduğu için, şiddetli baskı ve tehdit altındadır. “Temsil ettiği dünya”dan kasıt, yalnız Balkanlar, Anadolu ve Ortadoğu Müslüman dünyası değildir. Osmanlı Devleti, İstanbul’un Fethi’nden beri, Müslüman olmayan doğunun da batıya karşı yegâne hâmisi, koruyucusudur. Doğu kilisesi, Ortodoksluk; Osmanlı koruması ile var olabilmiş, batı kilisesi böylece doğuya doğru yayılma imkânı bulamamıştır. 19. yüzyılda milliyetçilik kullanılarak doğu kilisesine mensup unsurlar (Rum, Sırp, Bulgar vd.) Avrupa tarafına çekilmiş, Osmanlı’dan koparılmış ve Osmanlı’ya karşı kullanılmıştır. Osmanlılara karşı yürütülen harekatın bu birinci safhasıdır. İkinci safha, İslâm dünyasını, Müslüman unsurları Osmanlı Devleti’ni kuşatmak için miliyetçilik ve müstakillik yemi ile kullanmak şeklinde 20. yüzyılda icra edilecektir.
Avrupa’nın sömürgeleştirdiği coğrafyalardaki Müslüman unsurlar, bu sırada İstanbul’u, hilafet merkezini; büyük sömürgeci devletlere karşı durabilecek tek güç olarak görmektedirler. Buna karşılık, halen Osmanlı sınırları içinde bulunan ve batılı sömürgecilerin göz diktiği bölgelerin korunması hayatî önem taşımaktadır. Sultan 2. Abdülhamid’in döneminde dünya güç dengelerini iyi okuyarak tutarlı, istikrarlı ve esnek bir siyaset takip ettiği görülmektedir. Bu doğrudan İslâm ülkelerini gözeten, “İslâmcı” bir siyaset olmamakla beraber, sonuç olarak öncelikle Osmanlı sınırlarını korumak ve sömürgeleştirilmiş İslâm coğrafyasındaki kitleleri diri tutmak şeklinde cereyan etmiştir.
GELENEK VE YENİLEŞME
Bu dönemde, batının sömürgeci hamlesi karşısında, hükümran tek Müslüman otorite olarak Osmanı Devleti, Müslüman dünyanın artan talepleriyle karşı karşıya kaldı. Böylece, 19. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul, İslâm dünyasının başlıca atıf merkezi haline geldi. Bu sadece Osmanlı Devleti’nin Hicaz’ı, mukaddes toprakları kontrol etmesinden kaynaklanmıyordu. Avrupa’yla ilişkileri sonucu kendini yenilemeye yönelen, dinamizmini böylece ortaya koyan Osmanlı Devleti’nin güçlenmesi ümidi de Müslüman bir siyasî merkeze yönelik talebi büyütüyordu. İşte bu şartlar çerçevesinde Sultan Abdülhamid, kendiliğinden Müslüman dünyanın birliğini sağlayacak bir lider olarak belirdi. Abdülhamid Han esasında batıya düşman değildi, fakat batılılar onu siyasî sebeplerle medeniyetin ve aydınlanmanın düşmanı olarak damgalamaktan çekinmediler. Bu dönemde Sultan Abdülhamid, eğitim, yönetim, ulaştırma vb. sahalarda yaptığı bir dizi ıslahatla, yaygın imar faaliyetleriyle modern Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun temellerini atmıştır. Abdülhamid Han ve çevresindekiler “Dinin ve geleneğin savunucuları ve İslâm’ın bilim ve ilerleme ile bağdaştırılabileceğine inanan kişiler oldukları kadar, değişim ve yenilenmeden de yanaydılar.”
MİLLİ GAZETE-15 MART 2006 ÇARŞAMBA






