Medine Yahudileri içinde din alimi bilinen bir kişi Abdullah İbn-i Selam. Peygamberin nasıl bir insan olduğunu merak edip yanına gitmiş. İslâm’ı seçme gerekçesi şu: Bu yüz yalan söylemez!. Hz. Mevlana’nın müridelerinden Gürcü Hatun, ordu kumandanı olan kocasının Kayseri’ye tayin edilmesi üzerine Hz. Pir’i bir daha göremeyeceğinin üzüntüsünden ne yapacağını şaşırmış. Onu sıkıntılı gören bir arkadaşının tavsiyesiyle Selçuklu sarayının ünlü ressamı nakkaş Aynü’d- Devle’yle anlaşmış ve ondan kendisi için Hz. Mevlana’nın bir resmini yapıp getirmesini istemiş... Aynü’d- Devle dergâha gidip Hz. Mevlana’ya durumu anlatmış, resmini yapmak için izin istemiş... Onun “Madem söz verdin yap...” demesi üzerine de kaleme kâğıda sarılmış... Biraz sonra, bitti, deyip kalkmaya hazırlanırken Mevlana’nın simasının çizdiğine benzemediğini fark etmiş. Yeniden işe koyulmuş. Birkaç kere tekrar etmiş bu durum. Her defasında farklı bir yansıma farklı bir hal algıladığından, içine sinen bir çizim yapamamış . Aynü’d- Devle’den bugüne kalan kalemi kâğıdı Mevlana’nın dizinin dibine bırakırken söylediği sözdür: “Yarabbi bu dinin velisi böyle olursa nebisi nasıl olur acaba?” Hz. Muhammed’i anarken en sık kullandığımız sıfatın ‘Sevgili’ olması tesadüf değil elbette. Bunda öncelikle Allah’ın O’na hitap ederken ‘Habibim’ yani ‘Sevdiğim’ demesinin payı var. Ama bilinen o ki Hz. Muhammed’in hayatı boyunca çevresinde uyandırdığı his de bu sıfata uygun. Günümüz Müslümanının O’ndan kalan hatıralara gösterdiği yakınlığa şaşıran ve bunu sonraki asırların ortaya çıkardığı tablo sananların, Hz. Muhammed hayattayken de insanların O’na aşk derecesinde bağlı olduklarını, hatta bu sevginin kıskançlık ve rekabet meselesi haline geldiğini bilmesi lazım. Hastalığı sırasında kızı Hz. Fatma’ya ağlamasının sebebini sorduğunda aldığı ‘Seni bundan sonra göremeyeceğimi düşününce kendimi tutamıyorum..’ cevabı, edebi bir formun doğmasını sağladı: Hilye.. Peygamberin Hz. Ali’ye: “Vasıflarımı yaz. Onları bilmek beni görmek gibidir...” demesiyle, güzellik manasına gelen kelime peygamberi tasvir eden metinlere ad oldu.
‘Simasından nur yayılırdı’ …
Eşi Hz. Ayşe’nin ‘Uyurken seyrederdim. Simasından nurdan bir ışık yayılırdı. İpliği iğneye onun yüzüne yaklaştırarak geçirdiğim çok oldu...’ dediği; vefatını haber alınca odasına giren Hz. Ebubekir’in ‘Hayatın gibi ölümün de güzel ya Resulullah’ diyerek alnından öptüğü peygamberin özelliklerini kelimelerin gücü oranında yansıttığını düşündüğüm bir Hilye-i Saadet örneğini sunmak istiyorum. “Resul-i Ekrem uzuna yakın orta boyluydu. Yaradılışı fevkalade dengeli olup mütenasip bir vücuda sahipti. Göğsü geniş omuzlarının arası açıktı. İki kürek kemiğinin arasında nübüvvet mührü vardı. Kemikleri ve eklemleri iriceydi. Teni gül gibi pembemsi beyaz, nurani, parlak ve ipeksiydi. Mübarek vücudu daima temizdi. Koku sürünmüş olsun ya da olmasın teni ve teri daima en güzel kokulardan daha güzel kokardı. Karşılaştığı, sohbet ettiği kişilere yansırdı kokusu. Bir çocuğun başını okşasa kokusuyla gün boyu diğer çocuklardan ayırt edilirdi o çocuk. Terlediği zaman teri çiçek yaprakları üzerinde beliren şebnemi andırırdı. Sakalı gürdü ve bir tutamdan fazla uzatmazdı. Vefat ettiğinde saçında ve sakalında çok az sayıda kır tel vardı. Dişleri inci gibi temiz ve muntazamdı. Misvak kullanır, herkese de kullanmalarını tavsiye ederdi. Kirpikleri uzun ve siyahtı. Gözleri büyükçe, siyahı tam siyah, beyazı tam beyazdı. Gözlerinde sanki ezelde kudret eliyle sürme çekilmişti... Kaşları hilal gibi olup iki kaşının arası hayli açıktı. Alnında kaşlarının arasına kadar inen bir damar vardı ve öfkelendiğinde bu damar kabarır ve daha belirgin hale gelirdi. Ama hayatı boyunca kendi namına öfkelendiği olmadı. Hakka itiraza ve hakkın çiğnenmesine kızardı sadece. Ve hak teslim edilmeden yatışmazdı. Hiç kimseyle münakaşaya girdiği, kendini müdafaa ettiği görülmedi, işitilmedi. Ondaki güzellik, heybet, nuraniyet ve letafet Allah’ın peygamberi olduğuna başka delil gerektirmeyecek kadar barizdi. Bir şeyden memnun olmadığı zaman söylemez ama hoşnutsuzluğu simasından anlaşılırdı. Aynı şekilde memnuniyeti de..
‘Mülayim ve mütevazıydı’ Fuzuli söz söylemeyi sevmezdi. Her cümlesi nasihattı. Dilinde dedikodu yoktu. Herkesle anlayacağı şekilde konuşurdu. Mülayim ve mütevazıydı. Gülmesi kahkaha derecesine varmazdı ama daima mütebessimdi. Onu gören ve konuşan kişi, peygamber olduğunu bilmese de etkilenir ve derin bir bağlılıkla hep yakınında olma arzusu duyardı. Eşyaya dönük alışkanlığı olduğunun düşünülmesini ve kendisinden sonra onun kutsallaştırılmasını istemezdi. Bundan dolayı mescidde oturduğu yeri daima değiştirirdi. ‘Mekânın şerefi orada oturanın şerefiyle kaimdir’ derdi. Kalabalık bir yere girdiğinde neresi boşsa oraya oturur, kendisi için yer ayrılmasını da, yer boşaltılmasını da istemezdi. Ayıp veya kusurundan dolayı kimseyi kınamaz, ikaz etmesi gerektiğinde de bunu o kişiyle yalnızken ve en nezaketli şekilde yapardı. En kızdığı şey bir kimsenin ayıbının araştırılması, başkaları hakkında zan ve tecessüstü. İnsanlara sevap kazandıracağını düşündüğü bir konuda konuşurken orada bulunanlar vecd haline girerdi. Hz. Ömer insanların O’nu dinlerkenki halini anlatırken, öylesine can kulağıyla ve kıpırdamadan durulardı ki başlarına kuş konsa saatlerce uçmayabilirdi, der. Hz. Ali ‘Bedir’de hepimiz O’nun arkasına sığındık’ der. Savaşlarda en önde durur, kimsenin kendisine siper olmasını istemezdi.” Şeyh Galip’in dizeleriyle noktalamak istedim bu yazıyı: “Hutben okunur minber-i iklim-i bekada/ Hükmün tutulur mahkeme-i ruz-i cezada/ Gülbank-i kudümün çekilir arş-ı Hüda’da/ Esma-i şerifin anılır arz ü semada/ Sen Ahmed ü Mahmud u Muhammed’sin Efendim/ Hakk’tan bize sultan-ı müeyyedsin Efendim..”
23.4.2006 / AVNİ ÖZGÜREL / RADİKAL






