(Margareth Thatcher) söylemlerine girmişti.
İslam dünyası bir süredir Batı için sorundu.
İslami bilinçlenme, bölgeye yönelik açık ve örtülü sömürgeleşmeye karşı sorgulama boyutu kazanmıştı. Bu, din artı siyasal bilinç demekti ve bu, Batı'nın öncelikle enerjiyle ilgili çıkarlarını ve Amerika'nın özel bir duyarlılık gösterdiği İsrail'in güvenliğini tehdit edebilirdi.
11 Eylül'den çok önce, aslında, 'Yeni Dünya Düzeni' başlığı altında bir operasyon başlamıştı. Bütün dünya, 'Amerika'nın patronluğunda bir dünyanın koordinatları ne olacak' sorusuyla meşguldü. NATO'nun yeni ilgi alanının ise, enerjinin akışında oluşacak problemler sebebiyle 'muhtemel kriz bölgeleri' diye nitelenen geniş Ortadoğu coğrafyası olacağı açıktı. Amerika bu noktada birçok ülkeyi elele tutuşturma sürecini çoktan başlatmıştı. Casablanca'da, Malta'da, Şarm el Şeyh'te İsrail'in, Kuzey Afrika ülkelerinin, Türkiye'nin katıldığı toplantılar yapılmıştı.
Bunlar dikkate alındığında 11 Eylül'ün bir başlangıç olmadığı görülür. 11 Eylül, Amerikan iradesinin 'savaş kıvamı'na ulaşmasının ve kendi halkını motive edebilmesinin başlangıcı olmuştur.
Onun için dünya, özellikle Ortadoğu halkları, Bush'un 'Haçlı seferleri başladı' cümlesini dil sürçmesinden öte bir ifade olarak algılamıştır. Kaldı ki şimdi (Bush'un en son 11 Eylül'ün yıldönümünde yaptığı 'ulusa
sesleniş' konuşmasına baktığımızda) artık savaş sözcüğü çok daha net olarak kullanılıyor.
Burada bir de, Bush yönetiminin ideolojik karakterinden söz etmek gerekiyor. Çünkü ilginç bir biçimde ABD'nin ekonomik-stratejik çıkarlarının tayininde, Bush iktidarının ideolojik yapısının da belirleyici etkisi olmuştur. Bu ideolojik yapıyı, neo-con'lar-yeni muhafazakârlar diye nitelenen Siyonist Hıristiyanlar ve Yahudi lobisinin müşterek imali olarak görmek yanlış olmaz. Bu ideolojik yapıda İsrail'in güvenliği, neredeyse imani bir mesele haline gelmiştir. Bush yönetimiyle Amerika kendisini, Mesih'in geleceği günleri hazırlama misyonu içinde hissetmiştir.
Bunlar bilinince, 11 Eylül'den bu yana "Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi (GOKAP) ve
Yeni Ortadoğu Projesi (YOP) gibi isimlerle tanımlanan operasyonun ilan edilen amaçlarıyla gerçek amaçları arasında ayrım yapmak daha kolaylaşacaktır.
- Ortadoğu'ya demokrasi getirmek. (Tamam Ortadoğu'nun demokrasiye ihtiyacı vardır.)
- Ortadoğu'da kadın haklarını geliştirmek. (Tamam Ortadoğu'da kadın haklarının gelişmesine ihtiyaç vardır, ama tüm dünyada kadın haklarının gelişmesine ihtiyaç vardır, çünkü tüm dünyada kadınlar, kadınlık onurunun ötesinde bir statüyü paylaşmaktadırlar. Metalaşma olgusu tüm kadın dünyasının ortak meselesidir.
Hatta belki Batı dünyasında daha çok.)
- Ortadaoğu'da insan haklarını geliştirmek (Evet, Ortadoğu'da buna da ihtiyaç vardır.)
Yaşanan süreçte Amerika'nın bizzat kendisinin ilan edilen bu hedeflerle problemli bir ilişki içinde olduğu gözlenmiştir.
Mesela, Amerika, istediği kadrolar iktidara gelemediği veya hiç istemediği kadrolar iktidara aday olduğu için Ortadoğu'da 'demokratikleşme'den ürküntü sergilemiştir.
Mesela, Ebu Garib'le işkencenin, Guantanamo ile hukuksuzluğun, CIA uçaklarıyla adam kaçırmanın ve gizli sorgulamanın sembol ülkesi olmuştur.
Buna bir de İsrail'in Filistin ve Lübnan'da icra ettiği insanlık dışı uygulamalara arka çıkması ilave edilince Amerika, İslam toplumlarının gözünde sadece 'yeni sömürgeci' hüviyetiyle arzı endam eden bir süper güç olgusuyla somutlaşmıştır.
Türkiye gibi Büyük Ortadoğu Projesi'nde Amerika ile birlikte eşbaşkanlık konumu üstlenen, İsrail'le resmi ilişkileri en az problemli ülke olan, AB bünyesinde bulunmayı stratejik hedef kabul eden, NATO'da 50 küsur yıldır ABD ile dirsek teması içinde bulunan bir ülkede bile Amerika, 'Dünya barışını en çok tehdit eden ülke' olarak görülmeye başlanmıştır. Bir
şey daha: Aynı Türkiye'de, Amerika'nın, 'uluslararası şer ekseni'nin en önemli duraklarından birisi olarak kabul ettiği ve kabul ettirmek istediği İran'a sempati, çok vurgulanan mezhep farklılığına ve nükleer gücün Türkiye'yi de tehdit ettiği iddialarına rağmen, Amerika'dan çok çok fazla bir durum arz etmektedir.
Yönetimler planında yaşananın, Amerika'nın tehdidinden masun kalma duygusu olduğunu düşünüyorum. Sık sık şu denklem kuruluyor ve yönetimlerin önüne konuluyor: Amerika dünyanın en büyük güç odağı olarak bir savaş veriyor, savaşta benden yana olanlar ve bana karşı olanlar diye bir ayrıma gidiyor, bu savaştan mutlaka galip çıkacak, öyleyse herkes kendi konumunu buna göre ayarlasın, yoksa siyasi kadroların akıbeti de risklidir, ülkelerin toprak bütünlüğü de risklidir. (El altından üretilen ve tedavüle konulan haritaların bölgedeki sınırlarla, bu arada Türkiye'nin sınırlarıyla nasıl oynadığı biliniyor.) Yönetimlerin bu hesaba duyarsız kalmadığını söylemek doğru olur.
'Müslüman Halklar' planında ise bir Amerika karşıtlığı gerçeğinin altı çizilmelidir.
Halklar Amerika'dan kuşku duyuyor, sevmiyor ve Amerika'nın 'İsrail bir yana İslam dünyası bir yana' mantığı içinde hareket ettiğini düşünüyor.
Müslüman halklar, teröre karşı olmalarına ve terör boyutu taşıyan eylemleri tasvip etmemelerine rağmen, Amerika'nın ve İsrail'in de yer yer 'devlet terörü' uyguladığı tespitinden yola çıkarak, Amerika ve İsrail'in 'zulüm'lerine karşı gelişen hareketlere sempati besliyor.
Amerika, Bush'un ağzından (en son 11 Eylül'ün yıldönümünde yaptığı ulusa sesleniş konuşması) 'savaş ve zafer' söylemini sürdürüyor. Amerika bu
savaşı ne kadar 'Aşırı İslamcılara karşı' diye sınırlarsa sınırlasın, ne kadar 'aşırı Sünni-aşırı Şii' sınırlamaları getirirse getirsin, Müslüman halklar bu tanımlamada kendilerinden bir parça buluyorlar. Dolayısıyla Amerika'nın neredeyse bütün İslam halklarını karşıya almak gibi bir risk üstlendiğini söylemek mümkün.
Burada bir hususa daha temas etmek lazım:
Amerikan planında Batılı değerlerin zaman zaman Mesihçi siyonist inançlarla iç içe geçtiği gerçeğini bir tarafa bıraksak bile, Amerikalı ideolog ve siyasetçilerin, İslam'la komünizmi aynı kefeye koymasının, İslam'ın yaşama ve inşa gücüyle komünizmi bir tutmanın
yanlış bir analoji olduğunu dikkate almak gerekiyor. İslam bir din ve çağlar boyu insanlarla yeniden yeniden buluşarak, yeniden yeniden okunarak hayatiyetini devam ettiren bir din. Fukuyama'da bile "Tarihin sonundan sonra insanlığın bunalıma girip tarihi yeniden başlatması' diye bir öngörü var. Batılı değerlerin insandaki 'ruh boşluğu'nu karşılamamasına temas ediyor Fukuyama. Hıristiyanlığı Siyonizm'e eklemleyen, oradan Ortadoğu'ya bomba yağdıran bir Batılı değerler dünyası, insana güven verebilir
mi? Batı'da bile 11 Eylül'le başlayan süreç yoğun biçimde sorgulanıyor. Belki de İslam, Batılı insana da yeni bir insanlık çerçevesi sunacak. Bu kıran kırana temasların ardından İslam, daha farklı biçimde Batılı insanın gündemine neden girmesin?






