İsrail, Filistinlilere yönelik bildik vahşi saldırılarından birini daha gerçekleştirdi. Bu saldırılar hâlâ sürüyor. (...)
Önce bir soruyla başlayayım; Sizce Ortadoğu'da küçücük bir ülke olan İsrail, nasıl oluyor da bu saldırıları bu kadar rahat gerçekleştirebiliyor? Üstelik Dünyanın gözü önünde ve Dünyanın tepkisine rağmen yapıyor bunu. Elindeki güçlü silahlara mı güveniyor dersiniz, olabilir ama silah gücü böyle saldırgan bir politika yürütmek için yetmez, çünkü İsrail, kaynakları kısıtlı olan bir ülke. Öyleyse İsrail'e, bu derece kendine güven veren daha güçlü bir kaynak, daha güçlü bir dayanak olması gerekiyor.
Hiç abarttığımı düşünmeyin. İsrail bütün gücünü bütün o kendine güvenini Amerika'dan alıyor. Amerika'yı oksijen tüpü olarak görürsek, İsrail bu oksijen tüpüyle Ortadoğu'ya dalmış bir dalgıç gibi. Dolayısıyla bu tüple arasındaki bağlantı hortumu kesildiğinde İsrail'in Ortadoğu'daki konumu çok farklı olur. Ancak bu bağlantı hortumu o kadar güçlü ki koparılması bir 50 yıl içinde bile mümkün değil.
Neymiş bu bağlantıyı bu kadar güçlü yapan, onu anlamaya çalışalım. İsterseniz önce şöyle 2000 yılına doğru bir turlayalım. Bu tarihte Amerikan Başkanı olarak görev yapan Bill Clinton, İsrail ve Filistin yetkililerini Camp David adlı zirvede bir araya getirmişti. Bu barış zirvesine katılan Filistin heyeti üyeleriyle yapılan bir röportaj, çok önemli bir detayı ortaya çıkarmıştı. Filistin heyeti üyeleri demişlerdi ki "Biz iki ayrı İsrail heyetiyle görüşme yapıyoruz, heyetlerden biri İsrail bayrağıyla karşımıza çıkıyor diğeri ise Amerikan bayrağıyla." (...)
Peki, iş nasıl bu duruma geldi? Ne oldu da Amerika'daki İsrail yanlısı Museviler (Amerika'da ciddi biçimde İsrail karşıtı olan Museviler de var, bunu unutmayın lütfen), bir anlaşma olurken bu kadar kritik görevlerde rol aldılar? Söyleyeyim, Amerikan siyaseti, İsrail yanlısı lobi tarafından rehin alınmıştır, bu rehin alma işlemi, İsrail yanlısı Musevilerin egemenliğinde olan medya, Hollywood, düşünce kuruluşları, üniversiteler, büyük finans kuruluşları ve çeşitli örgütler tarafından gerçekleştiriliyor. (...)
Amerika'da Musevilerin nüfusu genel nüfusun yüzde 3'ü kadar ama seçim kampanyalarının en büyük finansörleri Museviler. Örneğin Washington Post gazetesinin bir keresinde özellikle Demokrat Parti adaylarının seçim kampanyası masraflarının yüzde 60'ının Amerikalı Musevi lobisi olduğunu iddia etmişti.
Bu lobinin gücünü iyi kavramanız için bir örnek vereyim: Howard Dean 2004 seçimleri için başkanlığa adaylığını koyduğunda medyada adından çokça söz ettiriyordu. Kısa zamanda bir yıldız olmuştu. Ne zaman ki, Arap İsrail çatışmasında Amerika'nın her iki tarafa eşit davranması gerektiğini söyledi o günden sonra her şey değişti ve Dean'in başkanlık hayalleri suya düştü.
MİLLİ GAZETE - 5 OCAK 2009 PAZARTESİ







