28.10.1994 - Ayıplarını Görmek, Nefs Terbiyesi, Tevazu, Helal Kazanç, İlim, Hikmet Sahibi Arkadaş

28.10.1994 - Ayıplarını Görmek, Nefs Terbiyesi, Tevazu, Helal Kazanç, İlim, Hikmet Sahibi Arkadaş
Sevgili Akra dinleyicilerim; Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.
Hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyuruyordu ki;
Yâ eyyühe'n-nâs. "Ey insanlar!" Ke-enne'l-mevte fîhâ alâ gayrinâ kütibe. "Sanki ölüm dünyada bizden başkasına yazılmış." Ve ke-enne'l-hakka fîhâ alâ ğayrinâ vecebe. "Sanki hak burada, bu dünyada bizden başkasına vacip olmuş." Ve ke-ennemâ nüşeyyiu mine'l-mevtâ an kalîlin ileynâ râciûn. "Sanki ölülerimizi biz uğurluyoruz kabristana, az bir zaman sonra geriye döneceklermiş gibi bir eda ile uğurluyoruz." Buyûtuhum ecdâsühüm. "Kabirleri sanki evlermiş gibi düşünüyoruz." Ve ne'külü türâsehüm. "Miraslarını yiyoruz." Ke-ennâ muhalledûne min ba'dihim. "Sanıyoruz ki biz onlardan sonra dünyada ebedî kalacakmışız."
Halbuki böyle değil. Ölüm bize de yazılmıştır ve Allah bir takım ödevleri bizim boynumuza yüklemiştir. Dinî vazifelerimiz, vacipler, farzlar var. Onları yapmamız gerekir. Ölüleri böyle gafil uğurlamamalıyız. Onlar bir gittiler mi ölümden sonra bir daha geri gelmek yok, dünyaya dönüş yok, hayatları bitmiş oluyor. Biz onlardan sonra ebedî kalacak değiliz, biz de öleceğiz.
Fe-tûbâ li-men şeğâlehû aybuhû an ğayrihî. "O halde; ne mutlu kendisinin aybı ile meşgul olması onun başkalarının aybına göz dikip onlarla meşgul olmasından onu alıkoyan kimseye! Ne mutlu!"
Buradan anlıyoruz ki kendi ayıplarımızla meşgul olacağız.
Tûbâ li-men zelle fî nefsihî min gayrı menkasatin ve tavâdaa lillahi min gayri meskenetin ve enfaka mâlen cemeahû min gayri ma'siyetin.
Efendimiz yine devam ederek çok ibret alacağımız sözler ifade buyuruyor;
"Ne mutlu yine.."
Tûbâ, "ne mutlu, ne hoş, ne iyi ne mutlu mânasına."
Tûbâ li-men zelle fî nefsihî min gayrı menkasatin. "Kendisinde bir noksanlık, kusur olmadığı halde kendi nefsinde kendini küçülten, nefsini horlayana ne mutlu." Ve tavâdaa lillahi min gayri meskenetin. "Miskinlik durumuna düşmeden, öyle bir durumu olmadan mütevazı olana, Allah için tevazu gösterene ne mutlu." Ve enfaka mâlen cemeahû. "Ve toplamış olduğu, kazanmış ve kesbetmiş olduğu maldan…" min gayri ma'siyetin "günaha değil hayra malını infak edene, harcayana ne mutlu!"
Üç hususu "Ne mutlu böyle yapanlara!" diye sayıyor.
Bunların üzerinde biraz duralım ve hadisin devamına ondan sonra geçelim;
"Ne mutlu kendi nefsinde, kendi kendine bir noksanlık olmadığı halde kendi nefsini horlayan, aşağı görene!"
Bizim dinimizin, âyetlerin, hadîs-i şerîflerin bildirdiğine göre âyet-i kerîmelerde de açıklanıyor; insanın nefsi var, bu nefsi terbiye etmek, yola getirmek lazım. Yola gelmezse insanın nefsi olmadık isteklerle, arzularla, heveslerle, ihtiraslarla insanı o işleri yapmak için hudut tanımadan günahlara bulaştırır, bulaşacak şekilde hareket ettirir. Çünkü insanın nefsi içinde kuvvetli duygular, istekler, itmeler, dürtmeler verir. Ve insan, hevâ-i nefsine uyduğu zaman günahlara dalar. Allah'ın sevmediği yapmaması gereken, başka insanların zararına, kendisinin dünyasına ve âhiretine zararına olan işleri yapar. Binâenaleyh, bu nefsi biraz horlamak, alçaltmak lazım, buna baskı yapmak lazım. Ona pek güler yüz göstermek doğru değil, onun karşısında biraz kaşları çatmak gerekiyor.
Nefse bu muamele yapılacak, pek yüz verilmeyecek ki şımarıp da insanı günahlara teşvik etmesin. Bu yolda vesvese vermesin diye… Ama min gayrı menkasatin "Kişinin kendisinde bir noksanlık olmadığı halde nefsini horlaması…" İnsanın nefsi alçak olur, alçak bir kişi olur, kötü huylu olur, zaten noksanlığı, alçaklığı vardır, kendisi hor bir kişidir. Kendisi hor olmadığı halde kişinin nefsine horlaması, nefsine kaş çatması, ona yüz vermemesi, aşağılaması, sözüne itibar etmemesi, arzusuna uymaması, arzularını kontrol etmesi lazım, dikkatli bir şekilde isteklerini vermesi lazım.
"Karnım acıktı." diyor; verelim, madem acıkmış birazcık yemek verelim. "Uykum geldi." diyor; tamam uyusun. "Evlenmek istiyorum." diyor; tamam nikâhla evlensin. Ama zinaya kaçmasın, hırsızlığa kaçmasın, oburluğa kaçmasın, çok uyuyup tembelliğe kaçmasın. İsteklerinde aşırılığa düşmesin diye onu biraz hizaya getirecek sert bir terbiye uygulamak ve her dediğini yapmamak hususunda kuvvetli olmak lazım.
İnsanın kendisinin hareketlerine aklı ve dini, daha doğrusu dini ile terbiye olmuş olan aklı ve iradesi hâkim olmalı; nefsi hâkim olmamalı. Nefsi hâkim oldu mu frensiz bir arabaya binmiş, gaza basılmış gazı kesmek mümkün olmuyor. Fren yapmak mümkün olmuyor. Dümen yok.
Böyle bir araç nereye gider?
Ya bir uçuruma gider ya bir kaza yapar bir yere çarpar, duvara çarpar, insanları ezer. İnsanın nefsi de frensiz çalıştığı zaman böyle bir araca benzer. Onun için onu frenlemek lazım, dümenle yönlendirmek lazım, hayırlı tarafa çevirmek lazım, bu bir…
"Ne mutlu nefsini horlayıp her arzusunu yerine getirmeyip onu azarlayıp da kendisini aslında bir noksanlığa sahip olmadığı halde nefsine muhalefet ederek güzel şeyler yapan nefsinin istediği çirkin şeyleri yapmayan insana ve böylece nefsini hor tutan, itab altında, baskı altında tutan insana!"
Peygamber Efendimiz "Ne mutlu!" diyor. İşte tasavvufun aslı esası da işte bu emirler doğrultusunda insanın nefs-i emmâresine hâkim olması, onu terbiye etmesi, ıslah etmeye çalışmasıdır. Bu arada onu hatırlatıyoruz. Bu bir…
İkincisi;
Ve tavâdaa lillahi min gayri meskenetin. "Kendisinde herhangi bir miskinlik hâli, asil olmayan bir durum olmadığı halde Allah rızası için tevazu gösterene ne mutlu." diyor.
Bu da lazım. İnsan ne kadar itibarlı, soylu, zengin, alim kimse olsa bu gibi kimselere herkes itibar ediyor. Devletli, şevketli kimse olsa, padişah, başkan, vezir, paşa olsa; bu gibi insanlara da tevazu lazım. Kibir Allah'ın sevmediği bir huy. Firavun kibir göstermiş, Nemrut hâkezâ kibir göstermiş. Allah onları büyük cezalarla cezalandırmış. Kibirli insanın kibrini mutlaka cezalandırıyor.
"Kalbinde zerre kadar kibir olan insan cennete girmeyecek." diye bildiriliyor. İnsanın haddini bilmesi lazım. Allah rızası için mütevazı olması lazım. Öteki insanlar da onun gibi bir insandır. Herkesin Allah indinde durumu eşittir. Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. Malından, mevkiinden, makamından dolayı Allah'ın yanında bir üstün derecesi yoktur. Üstünlük takvâdadır, ibadettedir, duygulardadır, samimiyettedir, halis muhlis bir kul olmasındadır. Binâenaleyh, insan mevki makam sahibi de, servet sahibi de olsa mütevazı olacak. Allah rızası için kendisi miskin olmadığı halde, itibarsız bir kimse olmadığı halde tevazu gösterecek.
Bir de şu mâna anlaşılabilir;
Ve tavâdaa lillahi min gayri meskenetin. İnsan tevazu yapacak ama kendisini de çok aşırı tevazu yaparak ezdirtmeyecek gibi bir mâna da anlaşılabilir. Bu ifade "Tevazunun da bir ölçüsü var. İnsanın bu ölçüye riayet etmesi gerekiyor." diye o mânaya da işaret olabilir.
Ve enfaka mâlen cemeahû min gayri ma'siyetin. "Toplayıp kazanmış olduğu, çalışıp kesbetmiş, helal yoldan kazanmış olduğu malı da günaha sarf etmeyen insana ne mutlu."
Hepimiz çalışıyoruz, bir para kazanıyoruz. Burada bizim en çok dikkat edeceğimiz husus;
Acaba kazancımız Allah'ın rızasına uygun, helal bir kazanç mı?
Kazancımız temiz, tıyb bir kazanç mı?
Bunu çok dikkatli bir şekilde incelemeliyiz ve mutlaka kazancımızın helal olmasına ulaşmalıyız. Bu çok gerekli… Çünkü haram lokma insanın boğazından geçti mi, harama insan bulaştı mı, onun temizlenmesi ancak cehennemde cezayı çekerek, yanarak oluyor. Mutlaka, insan haramı yediği zaman cehenneme düşüyor.
Takvâ yolunda, tasavvuf yolunda da kazancın helal olması ana şarttır. Helalinden bir kuru lokma ekmek, haram bulaşmış olan kaymaklı, kebaplı ziyafetten daha iyidir diye düşünmüşler. Kuru ekmeğe razı olmuşlar, harama bulaşmamaya çok dikkat etmişler, mallarının helal olmasına gayret etmişler. Bir alışveriş yaptığı zaman eğer burada şüpheli bir şey varsa infak etmişler.
Bizim de bunu böyle yapmamız lazım.
Burada bir de "infak" sözü var.
İnfak, nafaka, hayır, sadaka olarak vermek demek. İnsan malını infak edecek, harcayacak ama helalinden kazanacak, bir de günaha harcamayacak.
Şimdi bazı insanlar diyor ki;
"Ben bu parayı kazandım, istediğim gibi harcarım, kim karışır benim keyfime?" diye çıkartıyor cüzdanını, olmadık yerlere paralarını saçıyor. Buna da hakkı yoktur. Kazancı helalinden kazanacak, harama da harcayamaz; harcadığı zaman oradan da harcadığından dolayı günahlara da girebilir. Buna da dikkat etmesi lazım.
Sonra Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde nasihatlerine işaretlerine devam ediyor. Sonra, ve rahime ehle'z-zülli vel meskeneti. Bir de miskin, zelil, zayıf, fakir, yoksul olan kimselere de acıyan kimse olacak.
"Ne mutlu böyle zelil ve miskin kimselere acıyana." diyor.
Bu acıma iki türlü olur. Bir;
"Bunlar da Allah'ın kulu, aslında benim ondan, onun benden bir farkı yok, belki o Allah'a güzel ibadet ediyorsa benden de iyi bir kimse olabilir." diyecek. Onun iyi bir kul olmasına rağmen, öyle acıklı bir durumda olmasına acıyacak bu bir… Duygu olarak bir acıma şekli.
İkincisi de;
Bu zelil ve miskin, yoksul kimselere acıyacak, kesesinin ağzını açacak, sadaka verecek. Onları o zilletten, o zelillikten, o miskinlikten, o fakirlikten kurtaracak, hayır hasenât yapacak, sadaka verecek. Ev, giyecek, yiyecek verecek, çoluk çocuğuna bakacak. Böylece acımasını mümkünse fiilen gösterecek.
Ve hâleta ehle'l-fıkhi ve'l-hikmeti. "Fıkıh ehliyle, hikmet ehliyle düşüp kalkacak, onlarla dostluk edecek, onların meclisine gidecek."
Ehl-i fıkıh ne demek?
Dinde anlayışı sağlam ve derin olan kimse demek. Âyetleri, hadisleri biliyor, dinin ruhunu kavramış, dinin emirlerinin, yasaklarının ne sebeple indiği hakkında derin bir sezgiye ve sağlam bir anlayışa sahip. Fıkıh budur.
Bu fıkıh insanda nasıl hâsıl olur?
Âyetleri, hadisleri öğrenmekle, ilm-i fıkhı öğrenmekle olur. Ondan sonra kişi artık anlayışı, sezgisi kuvvetli, derinleşmiş bir insan haline gelir. İnsan bunlarla düşüp kalkacak.
Neden?
Çünkü bunlar dini iyi biliyor. Bir de ehl-i hikmet ile düşüp kalkacak.
Hikmet ne demek?
Bir şeyi yerli yerinde yapmak demek. İki mânaya geliyor.
Bir, hakimâne bilgece yapmak;
İki, muhkem, sağlam yapmak yanlışsız sapasağlam, çürüksüz yapmak mânasına geliyor.
Binâenaleyh, ehl-i hikmet de yaptığı her işi bilgece, hakimâne, yerli yerince, usulüne uygun olarak ve sağlam bir şekilde yapan kimse demek oluyor.
Hikmet, yaptığı işi güzel yapmak, çok güzel, kıymetli bir vasıftır. Bunu Allah, Peygamber Efendimiz'e vermiş, sevgili kullarına vermiş ve kime vermişse ona çok büyük bir ikramda bulunmuş demektir.
Ve men yu'te'l-hikmete fe-kad ûtiye hayran kesîra.
Ne güzel adam ki oturuşu kalkışı, sözü sohbeti, işi gücü her şeyi yerli yerinde, hepsi hakimâne, hepsi sağlam, hiç çürük işi yok. İşte böyle insanlarla düşüp kalkması lazım.
Peygamber Efendimiz "Ne mutlu! Böyle zelil, miskin acıyan ve böyle dinde anlayışı derin bilge ve hakîm, her işi sağlam olan kimselerle düşüp kalkıp ahbaplık eden kimseye…" diye bize bunları işaret ediyor.
O bakımdan bir vazifemiz de neymiş?
Ehl-i fıkıhla, ehl-i hikmetle dost olup düşüp kalkmak, hayatımızı onlarla beraber geçirmek olacak, Efendimiz "Ne mutlu bunlarla düşüp kalkanlara…" diye bunu tavsiye ediyor.
Sonra hadîs-i şerîf devam ediyor. Çok güzel bir hadîs-i şerîf.
Tûbâ li-men zelle nefsuhû.
Burada zelle nefsuhû diye yazılmış, hadîs-i şerîfte nefs müennes olduğu için zellet olması lazımdı veyahut zelle fiili ezelle olması lazımdı.
"Nefsini zelil edene ne mutlu!" Tûbâ li-men zelle nefsuhû. Ezelle nefsehû gibi bir mâna olması uygun olurdu.
Ve tâbe kesbuhû ve saluhat serîretuhû ve kerimet alâniyetuhû ve azale ani'n-nâsi şerrahû.
Bunları sıralamış. Bunların her birisi ayrı bir vaaz konusu, çok güzel şeyler, heyecanlanıyorum.
"Ne mutlu nefsini hor ve zelil edene!" veyahut "Nefsi horlanmış, ıslah olmuş, kabarıklığı, küstahlığı kalmamış kimseye ne mutlu!"
Nefsi ıslah olunca haddini bilir, boynunu büker, teslim olur. Ne mutlu öyle insana!
Ve tâbe kesbuhû. "Kazancı helal, tayyib, güzel olan kimseye ne mutlu!"
Kazancımızın helal olması çok önemli diye biliyoruz, Efendimiz de "Ne mutlu öyle kimseye!" diyor.
Ve saluhat serîretuhû. "İçi, gizlisi, kalbi, göğsü; salih, güzel olan kimseye ne mutlu!"
İnsanlar dışlarını süslüyorlar. Taranıyorlar, boyanıyorlar, tıraş oluyorlar, berbere gidiyorlar, güzellik salonlarına gidiyorlar,en güzel giysileri giyiyorlar.
Bunların hepsi nedir?
Dışı süslemedir. Peygamber Efendimiz "dışı süslü olana ne mutlu" demiyor. "İçi güzel, hoş, salih, iyi olana ne mutlu!" diyor. "Ne mutlu içi iyi olan kimseye!" diyor.
İçimizin terbiyesi çok daha önemli.
Ve kerumet alâniyetuhû. "Zâhiri, dış görünüşü, alâniyyesi de asil olan insana ne mutlu!"
Demek ki dinimiz birinciyi önce söylüyor, iç temizliğini ama dışı da ihmal etmiyor. Ve onu kerumet diye beyan ediyor.
Kerumet alâniyetuhû. "Zâhiri de asil olan kimseye ne mutlu!" diyor.
Süslü olan demiyor da "Asil olan kimseye, güzel olan kimseye ne mutlu!" diyor.
Burada kerume fillinin kullanılması önemli, süs ve ziynetten ziyade insanın asıl zahirinin asil olması lazım, o daha önemli, onu anlıyoruz.
Ve azele ani'n-nâsi şerrahû. "Ve insanlardan şerrini uzak edene, def edene ne mutlu!"
Buradan maksat ne?
"İnsanlara kötülük yapmayana ne mutlu!" demek oluyor.
Son cümleye geldik. Bu uzun hadîs-i şerîfin içinde hazineler var, çok güzel nasihatler var. En son cümlesini de söylüyorum.
Tûbâ li-men amile bi-ilmihî ve enfake'l-fadle min mâlihi ve emseka'l-fadle min kavlihî.
Efendimiz yine "Ne mutlu!" diyor.
Tûbâ "Ne mutlu!" li-men amile bi-ilmihî. "Bildiğiyle, ilmiyle âmil olana ne mutlu!"
Biz müslümanlar, bildiğimizi, duyduğumuzu uygulayacağız. Öyle içeride, kafada bilgi olarak kalıp işimize aksetmezse, fiiliyatımızda görülmezse kıymeti yok. İlmiyle âmil olmak çok önemli. Ne mutlu bildiğiyle amel edene; güzel şeyleri biliyor yapıyor; kötü şeyleri biliyor onlardan da sakınıyor. Kötü şeyi de bilmek lazım, onun için denmiş ki:
Men lem ya'rifi'ş-şerre yekaa fîhi. "Kötülüğü bilmeyen, içine düşer kötülüğün."
Müslüman kötülüğü de yapmamak için bilir. Bu kötüdür o halde bunu yapmayayım diye bilir. İlmiyle âmil olmak böyle. Bildiği iyi şeyleri yapacak. Bildiği kötü şeyleri, kötü olduğunu bildiği şeyleri de yapmamak hususunda azimli, dikkatli olacak. Her fiili hoş olacak, olumlu, müspet olacak.
Ve enfaka'l-fadle min mâlihî. "Malından fazla olanı infak edene ne mutlu!"
Evet, malımız var, bize yetiyor. Fazlası da var. Fazlasıyla müslümanlara infakta bulunacağız.
Ve emseka'l-fadla min kavlihî. "Malının fazlasını infak edecek, harcayacak" ama emseka'l-fadla min kavlihî.
Sözünün fazlasını ne yapacak?
Tutacak.
Peygamber Efendimiz burada bir güzel şey sergiliyor, edebî sanat sergiliyor. Malının fazlasını harcayacak, infak edecek ama sözünün fazlasını tutacak.
İslâm'da çok konuşmamak, konuştuğu zaman güzel konuşmak, gereksiz konuşmamak, mâlâyâni, gereksiz konuşmamak çok önemlidir. Ve sükût ibadettir. Onun için müslüman biraz sükûtî görünen bir insandır. Lüzumsuz konuşmaz, gerektiği zaman konuşur. Konuştuğu zaman hakkı söyler, batılı söylemez. Hakkı yerine getirmek için söyler. Fazla da konuşmaz. Peygamber Efendimiz gibi az konuşur, öz konuşur.
Peygamber Efendimiz kısa konuşurdu ve kısa konuşmasıyla maksadını çok güzel cümlelerle tane tane anlatırdı. Anlaşılsın diye cümleleri birkaç defa tekrar ettiği de olurdu.
Bu hadîs-i şerîf çok çok güzel bir hadîs-i şerîf. Bunu çoluk çocuğumuzla müzakere edersek, onlara öğretirsek, kendimiz öğrenirsek ve hayatımızı bu hadîs-i şerîfteki bilgilere göre geçirirsek çok iyi bir müslüman olacağız. Peygamber Efendimiz "Ne mutlu şöyle yapana!" diyor. Şöyle, böyle yapana ne mutlu dediği kimselerden olacağız. Peygamber Efendimiz'in ne hoş o kimse dediği kimselerden olacağız.
Allah bizi Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerini derin bir anlayışla anlayanlardan, sevenlerden, kavrayanlardan eylesin. Bildiğimizi, anladığımızı da ihlâs ile uygulayanlardan eylesin.
İçimiz temiz olsun, dışımız asil olsun. Malımızın fazlasıyla hayrât u hasenât yapalım. Kazancımız helal kazanç olsun. İnsanlara zararımız dokunmasın. Konuştuğumuz, görüştüğümüz insanlar ehl-i fıkıh ve ehl-i hikmet olsun. Soylu, alim, fazıl, temiz, asaletli kimseler olsun. Ama fakir, yoksul kimselere de acıyıp onlara da ilgi gösterip onlara da iyilik yapalım.
Ömrümüzü güzel geçirip Rabbimiz'in huzuruna sevdiği razı olduğu kullar olarak, yüzü ak, anlı açık varalım. Rabbimiz bizi rahmetine gark eylesin. Rıdvân-ı ekberine vâsıl eylesin. Habîb-i Edîb'ine Firdevs-i Âlâ'sında komşu eylesin. Cemaliyle müşerref eylesin.
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh...
28.10.1994 -
Sosyal Tavsiyeler, Fakirlere
28.07.2000 -
Allahın Sevdiği ve
