02.08.1996 - Peygamberleri ve Salihleri Anmak, Cehennem, Zikir, Haset, Kibir, Hileden Vazgeçmek

02.08.1996 - Peygamberleri ve Salihleri Anmak, Cehennem, Zikir, Haset, Kibir, Hileden Vazgeçmek
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri;
Size eski büyükleri anmanın değeri ile ilgili bir hadîs-i şerîf okumak istiyorum.
Ed-Deylemî Müsnedü'l-Firdevs kitabında Muaz b. Cebel radıyallahu anh'ten rivayet etmiş ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyuruyorlar:
Zikrü'l-enbiyâi ibâdetün. "Peygamberlerin zikredilmesi, anılması, hatıralarının dile getirilmesi, anlatılması ibadettir."
Biliyorsunuz, Kur'ân-ı Kerîm'de de kıssalar, eski ümmetlerin başına gelmiş ibretli olayları bize anlatan âyet-i kerîmeler var.
Nuh aleyhisselam'ın kavmi nasıl davranmış?
Nuh aleyhisselam onları gece gündüz nasıl Cenâb-ı Hakk'ın yoluna davet etmiş?
İbrahim aleyhisselam Nemrut'la nasıl mücadele etmiş, kavmini nasıl Allah'ın birliğini kabul etmeye ve O'na ibadet etmeye çağırmış?
Musa aleyhisselam, Harun aleyhisselam nasıl Firavun'un tanrılık iddiası karşısına çıkarak, Allah'a yönelmeyi anlatmış?
Her peygamberin hayatı ibretlerle doludur, çok önemlidir. Onların mücadelesi tevhid mücadelesidir.
Peygamber Efendimiz aleyhisselam "Peygamberlerin böyle anılması ibadettir." diyor. Bu hadîs-i şerîfdeki birinci cümlesi böyle, öbür cümleler devam edecek.
Hemen bunun neticesini kendi kendimize düşünelim;
Bu hadîs-i şerîfin bu cümlesinin sonucu nedir?
Biz kendimize, hanımlarımıza, ailemize, çoluk çocuğumuza peygamberleri tanıtacağız, peygamberlerin hayatlarını anlatacağız. Onların nasıl fazilet mücadelesi yaptıklarını, insanları hakka, hayra nasıl çağırdıklarını anlatacağız, öğreteceğiz. Gençlerimiz bilecek, herkes bilecek ve bütün müminler o peygamberlerin yolundan yürümeye çalışacak.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, o hadîs-i şerîfinde devam ediyor:
Zikrü's-sâlihîne keffâretü'z-zünûb. İkinci cümlesi bu. Peygamberler anılırsa ibadet oluyor, çok sevaplı bir şey.
"Salih kimselerin anılması, hatıralarının yâd edilmesi, ihyâ edilmesi, tanıtılması, anlatılması; bu da günahlara keffarettir." Ananların günahlarının affedilmesine vesîle olur.
Biliyorsunuz, bir başka mübarek sözde de, "Salihlerin anıldığı yere rahmet-i ilâhî iner." buyruluyor; "Orayı rahmet kaplar, oraya rahmet iner, oranın insanları rahmete mazhar olur." demek.
Demek ki, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, bizleri salih kimselerin hayatlarını dinlemek ve anlatmakla da meşgul olmaya davet ediyor.
Niçin?
Çünkü onlar Allah'ın sevgili kullarıdır, itaatli kullarıdır. Allah'ın emirlerini tutuyorlar, bu hususta fedakârlıklar yapıyorlar, kuvvetli azim gösteriyorlar. O salih kimselerin iradelerinin gücünü, ibadete bağlılıklarını görüyoruz. Hayatları, sözleri bizim için çok kıymetli bilgi kaynağı oluyor.
Onları dinlediğimiz zaman, "Bak, Allah'ın ne kulları varmış, ne kadar güzel ibadet eylemişler! Biz de salih kul olmaya çalışalım, biz de onlar gibi gayretli olalım! Biz de günahlardan kaçınmakta onlar kadar azimli davranalım, sevaplı işleri yapmakta, gece gündüz Cenâb-ı Mevlâ'ya ibadet etmekte gayretli olalım!" diye, içimizde tabii duygular hâsıl olacak.
Böylece hem geçmiş günahlarımız silinecek, hem de ileriye dönük olarak iyi işler yapmaya; kendimizi gönül, ruh, azim ve irade bakımından hazırlamış olacağız. Bu çok güzel bir şey. İnsanın istikbale dönük güzel şeyler kurması, güzel şeylere niyet etmesi çok güzeldir.
Mü'minin niyeti amelinden daha hayırlıdır. Mü'minin niyeti çoktur, geniştir; emelleri, arzuları boldur. Hepsini yapamayabilir. Fakat hiç olmazsa o güzel şeyleri istemek güzel bir şey.
Demek ki, "Salihlerin anıldığı yere rahmet iner ve salihlerin anılışı günahlara kefaret olur." hadîs-i şerîfinin bu cümlesini, biz de aynı şekilde uygulamaya çalışmalıyız. Salihleri tanımaya, tanıtmaya çalışmalıyız. "Bak, eski ümmetlerden ve bizim ümmetimizden nice mübarek insanlar geçmiş!" diyerek, çocuklarımıza öğretmeliyiz.
Demek ki, böyle salihlerin, peygamberlerin hikâyeleri, pedagoji dedikleri öğretim bakımından, çocukların eğitimi öğretimi bakımından da önemli. Çünkü misâli anlaması kolay ama insanların soyut fikirleri, kavramları anlaması daha zordur. Onun için, Kur'ân-ı Kerîm de misâlle anlatma usulünü kullanır; Peygamber Efendimiz de hadîs-i şerîflerde aynı metodu kullanır.
Peygamber Efendimiz nelerin anılması gerektiğini anlattığı bu hadîs-i şerîfinde sonra devam buyuruyor:
Üçüncü cümle;
Peygamber Efendimiz, ve zikrü'l-mevti sadakatün, "Ölümün de hatırlanması, anılması sadakadır." buyuruyor. Ölümü de zikretmek, hatırlamak, yâd etmek lazım!
Biliyorsunuz, insan parasını ayırıyor, fukaraya götürüp veriyor; gönlünü alıyor, sevindiriyor, onun ihtiyacını görüyor. Allah rızası için yaptığı bu masrafa "sadaka" diyoruz. İnsan, para, sadaka verdiği için, hayır yaptığı için sevap kazanıyor. Ama durduğu yerden ölümü düşündüğü zaman, bu da sadaka oluyor. İnsan, bundan da sevap kazanıyor.
Evet, ölüm düşüncesi çok tatlı bir şey değil ama tatlı da olsa, tatsız da olsa ölüm herkesin başında.
Şairin, "Uyudun uyanamadın olacak" dediği gibi, bir gün muhakkak herkesin başına gelecek. O halde ölüm gelmeden evvel, ölüm gelirse neler yapılacağını bilmek lazım! Ölümden sonrasını şimdiden düşünüp ölümden sonrası için tedbirler almak lazım!
Ölümden sonra kabir hayatı var, kabirden sonra âhiret var, âhirette mahkeme-i kübrâ var; mahkeme-i kübrânın sonunda cennete gitmek var. İşleri başarıp Allah'ın sevdiği kul durumunda olduğu anlaşılınca cennete gitmesi mümkün. Bir de insanlar için günahkâr olduğu için, cehenneme gitmek tehlikesi var. Demek ki, bunları şimdiden düşünüp tedbirini almak lazım!
Ölmeden evvel, ölmüş gibi o tarafa doğru şöyle bir hayalinden aklını gezdirip, seyahat edip; onlar öyle olacağına göre, ben onlar olmadan önce tedbir alayım, diye insanın ihtibâhına, uyanmasına sebep olduğundan, ölüm düşüncesi de çok sevaptır ve faydalıdır. Ölümü düşünmek, insanı kötülüklerden alıkoyan ve iyilikleri yapmaya şevklendiren bir şeydir.
"Ölüp gideceğim, bari paramın bir kısmını ayırayım da şurada bir hatıra olsun, bir çeşme yaptırayım da gelen geçen su içsin, bana dua etsin. Bir köprü yaptırayım da, buradan geçtikçe bana dua etsinler. Cami yaptırayım da, içinde namaz kılsınlar."
İnsan hayırları niçin yapıyor?
Sadaka-i câriye olsun diye, öldükten sonra defter-i a'mâli kapanmasın, sevap kazanması devam etsin diye yapıyor. Onun için, Peygamber Efendimiz ölümün anılmasını da "sadaka" diye bildiriyor; tavsiye buyuruyor.
Şimdiye kadar ne oldu?
Üç tane tavsiye oldu:
Peygamberleri anmak, hatırlamak; ibadettir. Salihleri anmak, hatırlamak; günahlara kefarettir. Ölümü anmak; sadakadır.
Ölümü de anacağız. Biz dervişler olarak ölümü ne zaman anıyoruz?
Zikre oturduğumuz zaman, râbıta-i mevt yaparak anıyoruz. Demek ki; dervişlerin râbıta-i mevt yapması, Peygamber aleyhisselam Efendimiz'in tavsiyesini uygulama olduğundan, sünnet-i seniyyeye uygundur, faydalı bir şeydir diye o da hatırımıza geliyor.
Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinin içinde devam buyuruyor:
Ve zikrü'n-nâri mine'l-cihâd. "Cehennemi anmak, hatırlamak, o da cihattan bir çeşit sayılır, cihat gibidir."
Biliyorsunuz, cihat zor bir iş. İnsan hazırlığını yapıyor; okunu, silahını hazırlıyor, yola çıkıyor. Askerî harekâtın binbir türlü meşakkati, tehlikeleri var. Savaşa giriyor, savaşın bin bir türlü tehlikesi var; yaralanmak olabilir, âzâlarının bazısını [kaybedebilir]; bir bomba patlar, bacağını alır götürür. Şehit olmak mümkün. Cihat zor bir olay; Cehennemi düşünmek de cihat gibidir. O da cihattan sayılıyor. Cehennem de korkunç bir şey, cihat gibi korkunç. Cehennemi düşündüğü zaman, sanki cihat yapmış gibi insan sevap kazanıyor. Tabii, bunun da faydası çok. Cehennemin korkunçluğunu âyet-i kerîmeler, Peygamber Efendimiz anlatıyor. Mesela hadîs-i şerîfte; "Cehennemdeki insanlar cehennemin zakkumunu yiyecekler. Eğer o cehennemin zakkumundan bir damla dünyanın okyanuslarına damlasaydı, hepsini zehir gibi acı ederdi. Bunu sabah akşam yiyen bir insanın, ne kadar ızdırap çekeceğini düşünün." diye bildiriyor.
Cehennemi düşünmek, cehennemin azaplarını bilmek, insanı iyi insan olmaya sevk ettiği için, o da önemli.
Ve zikrü'l-kabri yukarribuküm mine'l-cenneh.
"İnsanın gömüleceği mezarını, kabrini, düşünmesi; onsanı cennete yaklaştırır." Bunun da olması lazım! Bir gün gelip şu kara toprağın altına gireceğim diye, insanın düşünmesi lazım!
Biliyorsunuz, Arap şairlerinden birisi güzel bir şiir yazmış;
Ve'l-kabri sandûku'l-amel.
"Kabir, insanın amel sandığı gibidir." Nasıl gelin kızın bir sandığı vardır; oyaları, işleri yapar ve sandığına doldurur, çeyizi olur. Sonra evlendiği zaman evini onlarla süsler. İnsanın kabrife, böyle bir çeyiz sandığı gibidir. Dünyada işledikleri kabrinde gelecek, yanında yoldaş olacak olduğu için, şair sandık gibi söylemiş.
Biz de kabri düşünürsek kabre sevap, a'mâl-i sâliha göndermeye gayret ederiz. "Kabir karanlık, nurlanması için zikir yapayım; kabirde amellerim, sadakam yoldaş olsun…" diye insan tedbirini alır. Böylece kabri düşünmek insanı cennete yaklaştırır.
Ve zikrü'l-kıyâmeti yübâ'idüküm mine'n-nâr.
"Kıyameti düşünmek de, hatırlamak, yâd etmek de sizi cehennemden uzaklaştırır." diyor. Evet, kıyamet de çok dehşetli olayların olacağı bir devre. Kıyamet kopmasıyla korkunç şeyler olacak… Onları düşünüp onların karşısında insanın şimdiden tedbir alması önemli.
Şimdi duyuyorsunuzdur; "âhir zamandayız" deniliyor. "Kıyametin alâmetleri -eşrâtü's-sâ'ah- belirdi." deniliyor. İşte mehdi çıktı, çıkacak filan diye bazı mü'minler mehdiyi bekleme durumuna girdiler, konuşuyorlar.
Ben onlara bir şeyi daima hatırlatıyordum; insan kendisi öldü mü onun kıyameti kopmuş demektir. Ona başka kıyamet yok. İnsanın kendisinin şahsen ölmesi onun şahsî kıyametidir. Bir de kâinatın umumî kıyameti var, o ayrı. Ama insan öldü mü, onun şahsî kıyametidir.
İnsan ölüme, o kıyametine, ölümüne hazırlanmalı!
Kıyameti de çoluk çocuğumuza anlatmalıyız. "Oturun bakalım, bugün kıyametle ilgili hadîs-i şerîfleri okuyacağız." diye oturtmalıyız… Kıyamette neler olacağını çocuklar bilmeli. Bu da insanı cehennemden uzaklaştırır. Hakikaten günahları yapmamaya sevk eder, cehennemden uzaklaştırır.
Peygamber Efendimiz hatırlanacak şeyler arasında bunları buyurmuş ama hadîs-i şerîfi devam ediyor, onları da okuyalım:
Ve efdalü'l-ibadeti terkü'l-hiyel. "İbadetin en üstünü hileleri terk etmektir." Biliyorsunuz, insanlar bir şeyi yapmakta zorlandığı zaman çare ararlar. "Acaba onu öyle yapmasam da şöyle yapsam, ama böyle yapmayı da kılıfına nasıl uydurabilirim…" diye düşünürler.
Bu ibadetlerde de, böyle kılıfına uydurarak ibadetten kaçınmak, halk tabiriyle kaytarmak gibi durumlar iyi değil. İnsan ibadeti, Allah rızası için fedakârca, candan, istekli olarak, isteyerek, seve seve yapmalı!
"İbadetin üstünü; hileleri, çareleri terk etmektir. Cân u gönülden, seve seve ibadeti yapmaktır."
Ve re'sü'l-mâli'l-âlim. Re'sü'l-mâl, "sermaye" demek. Burada mâl kelimesini elif-lâmlı kullanmış. Tüccarın sermayesi var, onunla ticaret yapıyor, Alimin sermayesi nedir?
"Alimin sermayesi de kibri terk etmesidir." Çünkü alim kibirli olursa, manevî bakımdan derecesini düşürür, Allah'ın sevmediği bir insan durumuna gelir.
Allah kibri sevmiyor. İnsanın ululanmasını, kibirlenmesini, büyüklenmesini, başkasına tepeden bakmasını sevmiyor; mütevazi olmayı seviyor. Efendimiz'in "Kalbinde zerre kadar kibir olan, cennete girmeyecek." diye bir tehditli hadîs-i şerîfi var. Onun için kibri insanlar gönüllerinden söküp atmalıdır.
Hadîs-i şerîf devam ediyor. Efendimiz, başka başka konuları cümleler halinde eklemiş.
Ve semenü'l-cenneh terkü'l-hased. "Cennetin bedeli, cennete girişin ücreti…" eskiden, bir yere giriş için ödenen paraya duhûliye derlerdi. "Cennetin duhûliyesi…" terkü'l-hased "kıskançlığı terk etmektir". "Kıskanç, cennete giremeyecek; kıskançlığı terk ederse cennete girmek mümkün olacak."
Onun için mü'min, mü'mini kıskanmamalı, elindeki nimetin zevalini istememeli! Ve, "Allah daha çok versin, mübarek olsun." demeli; gözü tok olmalı, haset etmemeli. "Terkü'l-hased cennetin bedelidir."
Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfinde öyle buyuruyor: İki şeye gıpta edilebilir, haset edilebilir:
Bir; "Allah bir kimseye ilim vermiş, o da ilmini anlatıyor etrafa, ışık saçıyor, insanları doğru yola çekiyor. Böyle bir kimseye imrenilir. Ah, ben de böyle alim olsaydım, ben de böyle hayırlı işler yapsaydım; diye ona haset edilebilir."
Biz bu çeşit olumlu, makbul hasede, "gıpta" diyoruz. "Alime gıpta edilir."
İki; "Hayırsever zengine gıpta edilir."
"Falanca adam bak ne kadar hayırlar yaptı, beldemizi hayırla doldurdu, parasını hayra sarf ediyor. Ah benim de param olsaydı, ben de hayır yapsaydım." diye ona haset etmek, bu da makbul bir haset, olumlu bir haset; buna da "gıpta" diyoruz.
Hayırsever zengine de gıpta edilebilir. İlmini başkasına anlatan alime gıpta edilir. Ama başka şekillerde, başkasının elindeki nimete göz dikilmez, haset edilmez, kıskanılmaz. Bu haset duygusu kötü bir duygudur.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
İnne'l hasede ye'külü'l-hasenât, kemâ te'külü'n-nâru'l-hatab.
"Ateşin odunları yakıp kül ettiği, bitirdiği gibi, haset de hasetçi insanın başka yerlerde, başka sebeplerle yapmış olduğu güzel ibadetlerin sevaplarını da yok eder." Hasenâtını kül eder. Hasetçi insanın öteki taraftaki hasenâtı da zarar görür, elinden çıkar, kül olur, yanar gider; diye bildiriyor.
Onun için, mü'minin gönlünde başkasına karşı -başka nimet sahiplerine karşı- haset olmamalı; "Eh, Allah vermiş, mübarek olsun." demeli. İslâm'da zengine de, fakire de Allah güzel duyguları emrediyor, Peygamber Efendimiz güzel ahlâkı öğretiyor. Zengin parasını Allah yoluna saçıyor, sarf ediyor; sevap kazanıyor. Fakir de haset etmiyor, Allah'ın verdiğine kanaat ediyor, kimsenin elindeki nimete göz dikmiyor; "Ben bunu yıkarım, yakarım." demiyor.
Ve hadîs-i şerîfin son cümlesine geliyoruz, bu da bizim için bir bakıma müjde.
Peygamber Efendimiz;
En-nedâmetü mine'z-zünûb et-tevbetü's-sâdıka buyurmuş. "İşlenmiş günahlardan duyulan pişmanlık, nedâmet, iç acısı…" "Eyvah! Ben o günahları işlemiştim… Maalesef, niye işledim, ne kadar pişmanım, ne kadar perişanım, keşke işlemeseydim…" diye günahlardan pişmanlık duymak;
Et-tevbetü's-sâdıkah…
Biliyorsunuz Arapça'da bir takım kaideler vardır. İsim cümlesinde; mübtedâ-haber meselesi vardır. Mübtedâ, birinci öğe, özne, ma'rife olur, yüklem nekre olur. Birisi elif-lam'lı olur, öteki de tenvinli olur. Fakat burada öyle demiyor.
En-nedâmetü mine'z-zünûb. "Günahlardan pişmanlık duymak." Tevbetü'n-sâdıkatün demiyor;
Et-tevbetü's-sadıkah diyor. Burada mânada bir incelik var. Tam, hakikî tevbe budur. İnsanın içinde, işlediği günahlara pişmanlık duygusu doğmuş, onu cayır cayır yakıyorsa, üzüyorsa, insan niye ben bu günahları işledim diye nedamet duyuyorsa işte hakiki tevbe budur demek. Çünkü duyguya dayanıyor. Dille değil, sağlam bir iç acısına, duyguya dayanıyor.
Hz. Ali Efendimiz radıyallahu anh Kûfe mescidine girmiş, birisi elinde tesbih kenarda estağfirullah diyormuş. Ona seslenmiş, demiş ki:
"Ya mübarek! Böyle sadece dil ile estağfirullah demek, yalancıların tevbesidir." Sözle söyleyip de, insan içinden yine ben onu yaparım derse, pişmanlık duymazsa o gerçek tevbe olmuyor. Asıl temel, insanın içinden yaptığı günahı sevmemesi, pişman olması, ona içinin yanması, onu yapmamaya niyet etmesi; önemli olan budur. Onun için et-tevbetü's-sadıkah demiş. Haberi ma'rife getirmek sûretiyle Peygamber Efendimiz, hakiki tevbe budur diye bunun çok önemli olduğunu beyan etmiş oluyor.
İşte bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz'in bize işaret buyurduğu güzel çalışmaları da yapalım!
Peygamberlerin hayatlarını okuyalım, okutalım, çocuklarımıza öğretelim! Salih insanların, evliyâullahın hayatını okutalım! Ölümü hatırlayalım, hatırlatalım, analım. Cehennemi anlatalım, kabri düşünelim, kıyametin kopacağını hatırımızdan çıkartmayalım! Bunların hepsi önemli şeyler. Bunlar üzerinde tefekkür [etmek] ve bunları anlatmak önemli aziz ve sevgili Akra dinleyicileri.
Allah-u Teâlâ Hazretleri hepinizden razı olsun. Günahlarımız vardır. "İnsan beşer, şaşar, hatasız kul olmaz" derler. Onları düşünüp, pişmanlık duyarak hakiki tevbeyi yakalamayı cümlemize nasip eylesin.
Allah hepinizden razı olsun. Hepinize dünya ve âhiretin hayırlarını dilerim.
Esselâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû.
02.09.1994 -
Kalbin Paslanması, Ölümü
02.08.1989 -
İslama Hizmet, Müslümanın
