İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0507:3808:2312:5315:3817:5719:25
Kabe

M. Zahid Kotku (Rh.A) Hocaefendi'ye göre Feraset, Basiret, Hikmet, Tefekkür

M. Zahid Kotku (Rh.A) Hocaefendi'ye göre Feraset, Basiret, Hikmet, Tefekkür
Yaşam
|

Büyük alim Mehmed Zahid Kotku (Rh.A.) Hocafendi’nin düşünme, sükut, tefekkür, basiret, feraset, yöneticilikte adalet gibi konulardaki tavsiyelerinden oluşan derlemeyi istifadenize sunuyoruz.

Büyük alim Mehmed Zahid Kotku (Rh.A.) Hocafendi’nin  düşünme, sükut, tefekkür, basiret, feraset, yöneticilikte adalet gibi konulardaki tavsiyelerinden oluşan derlemeyi istifadenize sunuyoruz.

DÜŞÜNMEK
Dâimâ düşünecek bir insan... Kudret-i ilâhiyeyi düşün, arzı düşün, gökleri düşün, yıldızları düşün!.. Ne nimettir onlar... Gece aydınlığı başka, gündüz aydınlığı başka... Sıcaklık başka, soğukluk başka... Her birisinde çeşit çeşit nimetler var... Bu nimetleri tefekkür vâcibdir, üzerimize borçtur.
Onun için Cenâb-ı Resul:
"Allah-u Teâlâ'nın nimetlerini dâimâ düşünün!" diye bize tavsiye etmektedirler.
Düşüneceğiz ama bununla beraber, (batnün câi') aç karınla düşüneceksiniz. Karnınız tok olursa, düşünemezsiniz. Tok karın insanları muattal kılar. Kafalarını da muattal kılar, her şeylerini muattal kılar. Mide çalışıyor, yoruluyor; ne yapsın, bütün gün hizmet içerisinde... Kafanın filân çalışmasına fırsat kalmaz.
Onun için, fikrinle beraber batnün câi'... Öyle karnını mütemadiyen doldurup da, onu meşgul etme!.. Ara ara aç bırak onu ki, seni rûhâniyet bürüsün.1 

SÜKÛT VE TEFEKKÜR
Sükût, her ne kadar mu'teber bir nesne ise de bunun tefekkürle birlikte olması matlubdur. Tefekkürsüz sükûtlar, mühim bir mânâ ifade edemezler. Sükûtu işleyenlerin azlığı da bunu müeyyeddir.
Boş sözlerle vakitlerini geçirenlerin, hata ve günahlarının da o nisbette olacağı beyan buyrulmuştur. Sükûtun faydalarındandır ki, insanı ekseriyetle cehilden, sefihlikten men eder. Sükûta hikmet tesmiye olunmasının sebeblerinden biri de, hikmetlerin; sükût ile beraber olan düşünce ve tefekkürlerden neş'et etmesidir. Kalbde gayet nâfî mev'ızalar ve hükümler îras ettiğinden dolayı (hükmün) buyrulmuştur.2
Allah'ı bilmek kolay değil ki!.. Allah'ı bilmek için, tefekkür lâzım insanda... Ki, o tefekkürün neticesinde Allah'ı iyice bilebilsin. İlmihal bilmeyince, o da olmaz. Onun için;
(Tefekkürü sâah, hayrun min ibadeti seneh.) Bir an tefekkür, bazı rivayette sene, bazı rivayette 60 sene, bazı rivayette 70 senelik ibadetten hayırlı!.. Nafile ibadetten tabii. Nafile ibadetten hayırlı.3 
"İbadetin başı sükuttur." Sükûttan başlar ibadet... Çünkü sükût tefekküre, düşünceye meydan verir. Konuşuyorsun, konuşuyorsun... Konuşmak, ömrü mahveden bir ibtilâdır. Çünkü alıp verdiğimiz nefesler, ömrümüzden bir parçadır. Zaman, hiç durmadan akan bir koca sudan daha kuvvetlidir. Suyu tutmak mümkün, zamanı tutmak mümkün değil... Zaman, mütemadiyen akıp gider. Boş giden zamandan hepimiz mes'ulüz. Zamanımızı boşa geçirdiğimizden dolayı hepimiz mes'ulüz. Boş şeylerle geçirirsek zamanımızı, ondan da mes'ulüz.
Geçirdiğimiz zaman, hakkın rızasına mâtuf işler olursa; onlardan dolayı defterimize sevaplar yazılır. Ahirette onlarla mes'ud oluruz. Binaen'aleyh, sükûte daha çocukluk devresinden başlamak lâzım. 4
Her kimde biraz hal vardır; o hal derhal kendisini o saatten harekete getirir. Pilde cereyan varsa, düğmeye basınca nasıl zil çalar harekete gelirse, kendisinde biraz iman ve İslâm korkusu olan zâtı da, bu yalnızlıkla yaptığı tefekkürü ve düşüncesi harekete getirmeğe kâfîdir. Eğer pil bitmiş ise veya cereyan yoksa ne kadar düğmeye bassanız, hiçbir ses çıkmadığı gibi, ölmüş gönüllerden de bir şey beklenemez. Hak ile biraz kalan gönülde beliren muhabbet ve ta'zîm ile yükseklere doğru göğsünü kabartarak, kükremeye, şahlanmaya başlar.
İşte bu hal ki, gözünü yumup da her şeyden, maldan, mülkten, evlât ve ıyalden ayrılıp, kabre girdiği haline örnek ve numunedir. Yâni bu hali gözünün önüne getirip, bundan ibret almağa çalıştığı zamanda, gönül harekete gelip, istikametini düzeltmeğe gayret eder, muhabbet ve ta'zîmi artar.
Yoksa dünya işlerinden kurtulamayıp böyle bir saatini Hakk'a ayıramıyorsa, o kimse bilmelidir ki, kendisinde ne ulvî bir rabıta ne de sevmek ve sevilmekten bir nasîb vardır. O halde artık onun, nefsine ağlamaktan başka çâresi yoktur. Zîrâ ne kurbiyyet ve ne de Hak ile ünsiyet nîmetlerinden haberi vardır.5

Zünnûn-u Mısrî (Rh.A) Hazretleri:
"--İbadetin anahtarı düşüncedir (tefekkürdür)."
Tefekkür demekteki isabetinin alâmeti de, nefs ü hevâsına muhalefet ve şehvetlerini terktir. Nefis haddi zatında tînet ve cibilliyet iktizâsı sû-i edeb üzerinedir. Kul da, bunda edebe devamla memurdur. Nefis, tabiatı iktizası kötülüklere meyyal olup, mü'min kul da bunu iyi yollara çevirmekle görevlidir. Her kim, nefsin arzusuna uyarsa, fesat işlerde müfsitlerin ortağı olur. Her kim nefsini devamlı olarak itham etmez ve onun arzularına muhalefet göstermezse, nefis onu kötü yerlere ve işlere sürükler ve helâkine sebep olur. Akıllı bir insana nefsinden razı ve hoşnut olması nasıl mümkün olur ki, Yusuf Aleyhisselâm bile, nefs-i emmârenin kötülüğünden şikâyette bulunmuştur.6

BASİRET
Hiçbir mü'min yoktur ki, ancak onun dört gözü vardır. İki gözü başındadır, onlarla zahirî işlerini görür. İki gözü de kalbindedir ki, onlarla gayb işlerini müşahede eder. Hak Teala bir kuluna hayır murad eylese, onun kalbinde olan basiret gözünü açar. Kulların kalbleri, Rahman'ın iki parmağı arasındadır. Yâni, celâl ve cemâl sıfatları arasındadır demektir. Bütün kalbler bir kalb gibidir. Her ne semte murad ederse, o tarafa çevirir. Kalb-i selim, onu taklîb edeni görür."7

FERASET
Allah cc her mü’mine bir feraset, bir anlayış, bir idrak, bir sezme vermiştir ki bu başka mahluklarda yoktur. Mü’minin imandaki kuvveti, ihlâs ile yaptığı amellerinin mükâfatı olarak ona Cenab-ı Hak tarafından ve ona bahşettiği nur sayesinde insanların içindelerinde görülmeyen ve bilinmeyen gizli halleri bilirler, hatta niyetlerini ve maksatlarını bile bilirler. İşte bu bilişe feraset denir, pek çok numuneleri vardır.8

YÖNETİCİLİKTE ADALET
Hz. Ömer RA'in zamanında Şam, Müslümanların eline geçmiş. Şam'da Cami-i Emeviyye derler bir cami var, o zaman kilise... Oradaki vali orayı camiye çevirmiş. Biraz da büyütmek istemişler. Bir Yahudi’nin de caminin yanında evi varmış. Vali, orayı istimlâk etmiş; "Çekil buradan, biz burayı büyüteceğiz!" demiş. O da: "Yâhu, benim malıma nasıl tecavüz edersiniz; hakkınız var mı?.." demiş. "Git o zaman, şikâyet et!" demişler. Kim bunların başı?.. Hz. Ömer... Gelmiş Medine-i Münevvere’ye... "Hz. Ömer nerde?" demiş. O saray maray arıyor... Demişler: "Filân ağacın altında yatıyor." Yahudi, o ağacın altına gitmiş. "Ben bunu burada tepelerim!" demiş. Kimse de yok çünkü etrafında... Fakat daha yanına varmadan, bir korku almış kendisini...
Peygamber Efendimiz'in korkusu bir aylık yola giderdi!.. Bir aylık yoldaki düşman, Efendimiz'in isminden korkardı. Cenâb-ı Hakk'ın bir lütfudur...
Şikâyetini yapmış Yahudi... Hazret-i Ömer, dinlemiş. Orada bir kemik parçası varmış. Almış, onun üzerine yazmış iki satır yazı... "Götür, valiye bunu ver!" demiş. Yahudi, "Yâhu, bu kemik parçasına yazılan yazıdan ne olacak?.." demiş. Valiye götürmüş vermiş. Vali, titremeye başlamış...
Çünkü vaktiyle, İslâm'dan evvel, o valiyle birlikte Hazret-i Ömer, Acemistan'a hayvan satmağa gitmişler. Hayvanlardan bir tanesi çalınmış. Şikâyet etmişler... Aradaki tercümanlar oyun oynamışlar, bunların hakları kaybolmuş. Arada delâletçi olan bir kimse demiş ki: "Yâhu siz iyi bir tercüman bulun da, bunu şaha duyurun!"
Giderler, söylerler. "Peki!" der o da. Meğer oğlu da bu işin içindeymiş. Yakalamış, asmış... Sabahleyin, "Alın atınızı, şu yoldan gidin!" demiş. Bir de bakmışlar ki, şahın oğlu da asılı orda... Yâni onun adaleti... Oğlum diye bırakmıyor, "Sen hırsızlık mı yaptın, işte cazân!" diyor.
Hz. Ömer orada yazmış ki, "Oradaki hadiseyi gördün ya, onu hatırla!" O kadar yazmış. Yâni, "Ben ondan daha aşağı değilim; ben de sana yapacağımı yaparım!.." demek istemiş.9

ALLAH’IN RIZASI VE YÖNETİCİLİK
Ömer ibn-i Abdül'azîz, ma'lûm İkinci Ömer diye meşhurdur. Bu zatın devri feci bir devre isabet etmiş. Halife yapmışlar bunu... Ben bu mes'uliyetten nasıl kurtulurum diye düşünmüş. Evvelâ kendi malından başlamış dağıtmaya... Kendisinin nesi varsa beytülmale hediye etmiş. Herkese de tavsiye etmiş: "Siz de neleriniz varsa size verilen ganimetlerden, onların hepsini beytülmale hediye edin!" demiş.
Kendi yemeği mercimekle soğandan ibaretmiş. Adaleti mâlûm, İkinci Ömer lakabını almıştır. Herkese çalışmayı tavsiye etmiş. "Devlet parasını alıp da, öyle bedavadan geçinmektense, çalışın da kazanın!" diyerekten, evvelce verilen bol maaşları kesmiş.
Bir gün hastaymış, yatıyormuş... Kız kardeşi gelmiş. Üzerindeki çamaşırı kirli görmüş. Hanımı olan Fatıma'ya demiş ki:
"--Kardeşimi, kirli çamaşırıyla niçin bunu böyle durduruyorsun?"
Kadıncağız da hiç sesini çıkarmamış. Birkaç gün sonra tekrar gelmiş. Bakmış ki, yine aynı çamaşır sırtında, kir içerisinde... Azıcık fazla çıkışmış hanımına:
"--Niçin söz dinlemiyorsun, bunun çamaşırlarını niye yıkamıyorsun? Ayıp değil mi?.."
Çünkü halife... Yâni reisicumhur bugünkü tabiriyle. Çamaşırı o kadar kirli... Birkaç gün sonra gelmiş. Yine çamaşır yıkanmamış. Demiş:
"--Niçin yıkamadın?.."
"--Affedersiniz, hemşire kardeş! Çıkarınca giydirecek başka çamaşırı yok ki! Nasıl yıkayacağım?.." demiş.
Ömer ibn-i Abdül'azîz bu... Saltanat sahibi olmak hüner değil, Allah'ın rızasını kazanmaktır hüner!.. 10

ADALET
Zulüm adaletin zıddıdır, her yerde her zaman ve her işte tatbiki emr olunan adalete mugayir her iş zulümdür. Vücudun kıvamı adaletle kaimdir. Vücuttaki adalet nizamı bozulunca çeşitli hastalıkların zuhuru şüphesizdir. İşte bu hastalıklar vücuttaki adaletsizliğin alameti olduğu gibi memleketlerdeki bütün asayişsizlik de memleketlerdeki adaletsizliğin, bozukluğun çokluğunun alametidir. Adaletsizlik gerek ferdler ve  aileler arasında olsun ve gerekse cemiyetler, milletler arasında olsun en büyük felaketlerin doğmasına yegane sebeptir. Onun için sizler bu zulümden korkunuz adaletle yaşamaya bakın ki dünyanız dünya, ahretiniz de saadet selamet olsun. Zulmetmeyiniz ve zulümden korkunuz ve dolayısıyla zalime hiçbir vech ile yardımcı olmayınız.11


[1] TENBİHLER; 12 Ekim 1974
[2] TASAVVUFİ AHLAK; SÜKUT
[3] TASAVVUFİ AHLAK 3, HİMMET
[4] TASAVVUFİ AHLAK 3, HİMMET
[5] TASAVVUFİ AHLAK 3, HİMMET
[6]TASAVVUFİ AHLAK 3, NEFS
[7] TASAVVUFİ AHLAK 3, KALP
[8]HADİSLERLE NASİHATLER; s.107
[9] PEYGAMBERİMİZ; 1 Haziran 1975
[10] ÖZEL SOHBETLER; 19 Ekim 1978
[11] HADİSLERLE NASİHATLER; s. 100

AKRA