İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0507:3808:2312:5315:3817:5719:25
Kabe

‘HOCAMIZLA TANIŞMAMIZ VE HATIRALAR’

‘HOCAMIZLA TANIŞMAMIZ VE HATIRALAR’
Türkiye
|

Mehmed Zahid Kotku (Rh.A.) Hocaefendi’nin doğumlarının hicri 115. yılı münasebetiyle, Mahmud Esad Coşan (Rh.A.) Hocaefendi’nin “Mehmed Zahid Kotku” eserinde yer alan “Hocamızla Tanışmamız ve Hatıralar” makalesini istifadenize sunuyoruz.

Gönüller sultanı Mehmed Zahid Kotku (Rh.A.) Hocaefendi’nin doğumlarının hicri 115. yılı münasebetiyle, Mahmud Esad Coşan (Rh.A.) Hocaefendi’nin “Mehmed Zahid Kotku” eserinde yer alan “Hocamızla Tanışmamız ve Hatıralar” makalesini istifadenize sunuyoruz.

Hocamız’la tanışmamız ortaokul talebesi iken oldu. Hocamız Abdülaziz Efendi’nin âhirete irtihalinden sonra makama oturmuştu. Zaten Abdülaziz Efendi’yi tekkeye getirip onu derviş yapan kimse Hocamız’dır. Bir kimse bir kimseyi tekkeye getirirse, onun tarikatte ağabeyidir. Doğu Anadolu’da sünnet merasiminde kirve diyorlar, onun gibi bir durum olur. Hem Hasib Efendi’yi, hem Aziz Efendi’yi Gümüşhaneli Dergâhı’na Hocamız getirmiş.


Hocamız çok mütevâzi bir insandı. Çok büyük mânevî makâmı olduğunu, bu işin erbabı olan herkes söylüyor. Tevâzuyu lafla değil, ömründeki jestleriyle de bize öğretmiş bir kimsedir. Örnek alınacak halleri vardır. Kendisinin tekkeye getirdiği insanları öne sürmüştür, onlara vazife yaptırmıştır. Onlar gittikten sonra, tekkenin başında vazife yapmıştır. Aslında onlardan kıdemlidir.

Hocası’na bağlılığı hakkında çok sitâyişkâr sözler söylerler. Hocası’nın meclisine girip bir diz çöktüğü zaman kıpırdamazmış, çivi çakılmış gibi dururmuş. Ben kendim bu fıkrayı bildiğim için, öyle yapmaya çalışırdım; mümkün değil dizlerim dayanamazdı. O kılıktan o kılığa döner dururdum, yapamazdım. Hocamız’ın, dervişliğinde böyle çivi gibi sağlam halleri vardır.

Ben ortaokulda iken babamın peşinden, babamın elini eteğini tutup onun yanında kendisinin meclislerine giderdim. O zaman Ümmügülsüm Camii’nde imamlık yapmaktaydı. Cumartesi günleri, caminin arkasındaki yüksek odada sohbetler olurdu. “Sen hazırlan!.. Sen konuş!..” diye söylerdi; bize de arada iltifat buyururdu, “Sen de hadi bakalım, filanca hadisteki mâna nedir, ona hazırlan!” gibi işaretleri olurdu.

Hakkını ödememiz mümkün değil... Bizi kendisine damat olarak seçmiş. Evliliğimin ilk yıllarından itibaren bana, “Evladım, benden sonra bu vazifeyi sen yaparsın!” derdi. Oradan biliyorum ki bizi böyle küçükten alıp terbiye etmeye çalıştı, hazırlamak istedi, hazırladı.

Ben yanına gelmek isterdim.

“Baba müsaade edersen, fakülteden ayrılayım!.. Doktora bitti, yanınızda hizmet edeyim artık!..” derdim.

“Yok, kal orada!..” derdi.

“İşte doçentlik bitti, artık geleyim!..”

“Yok kal orada!.. Profesörlük ne zaman?..” derdi.

Beni fakültede profesör yapmazlar ki, benim hâlim belli; mimli, sabıkalı bir insanım diye düşünürdüm.

“Profesörlük ne zaman?..”

“Doçentlikten dört yıl, beş yıl sonra...”

“Profesör ol da öyle!..” derdi.

Anladım ki profesör olacağım. Profesör olmam mümkün değil gibi... O günkü şartlarda, hocalarımızın himmeti olmasa, benim gibi mimli bir insanın profesör olması mümkün değildi. Benim gibilere doçentlik bile vermezlerdi. Hatta kaç senedir dergileri çıkartıyoruz, basın kartı vermiyorlar. Biliyorum, anlayışla karşılıyorum; bizim gibilere vermezler. Basın-Yayın Yüksek Okulu bile açsak vermezler...

Ama Hocamız bizi orada profesör etti. O gönderdi. Ankara’daki asistanlık imtihanlarına giderken, cebime harçlığımı koyan Hocamız’dır. Ankara Özelif’teki dairemizin ortaklığının hissesini veren odur. “Alın bakalım yazın.” diye, bin lira veren odur. Ben buraya gelmek istedikçe, “Profesör ol, öyle gel!” demiştir.

Tabii, ben Hocamız’ın sağlığında profesör olmadım. Hocamız vefat ettikten sonra 1982’de profesör oldum. İstanbul’a ondan sonra geldim.

Ankara’ya gelirdi yazın;

“Hadi bakalım, hazırlanın!” derdi.

Çocuklarımız var, yaramaz, ağlar, hasta olur...

“Rahatsız etmeyelim baba!” derdik.

“Yok!” derdi. Bizi alırdı, Konya’ya giderdik, muhtelif illeri, kasabaları ziyaret ederdik. Yanında dolaştırırdı bizi; “İlerde böyle yaparsın!” diye herhalde, yetişmemiz için olsa gerek...

Camide veyahut herhangi bir toplantıda, “Biraz da sen konuş!” diyecek diye ödüm patlardı, kaçardım. Öyle der şimdi, gözümün içine bakar diye, safların arkasında, direğin arkasına filan saklanırdım. Çok çekingen bir insandım, konuşmak bana çok zor gelirdi. O çekingenliğimizi himmetleriyle, şimdiki şu hâlimize döndürecek çalışmaları yaptılar. Onu hissediyorum, öyle oldu.

Köyde bir ev alır da tenhada kalır mıyım diye birkaç defa teşebbüs etmiştim. “Tavşancıl’da bir ev mi alsak, oraya mı yerleşsek...” diye... Her seferinde Hocamız mâni olmuştur. Bir seferinde demiştir ki:

“Evladım, küçük yerlerde insanın kadrini kıymetini bilmezler! Mücevherin kıymetini mücevherci bilir. Büyük yerlerde bilinir, küçük yerlerde bilmezler, ezâ cefâ ederler. Olmaz, o köye gidemezsin!” demiştir.

Bizim arkadaşlar bir kooperatif kurmuşlar;

“Seni de ortak edelim, sen de gelir misin?” dediler.

“Sorun Hocamız’a, ben soramam!” dedim.

Ben Hocamız’ın damadıyım o zaman, henüz böyle bir görevle yükümlü değilim. O arkadaş da gitti, Hocamız’a;

“Filanca yerde bir arsa alacağız, bu da ortak olsun mu?..” diye sordu.

Ona çok sert bir çıkış yaptı. O da dudağını ısırarak geri döndü.

“Hocamız hiç müsaade etmiyor.” dedi. Ben biliyordum zaten müsaade etmeyeceğini... Bir köşeye kaçıp da, hizmetten uzak durmamı istemezlerdi.

Vefatından iki sene kadar önce olabilir; bir gün bizim İskenderpaşa’daki kapıya yakın köşe odada, somyada yatıyordu. Güneşli bir gündü. Daha önce bize böyle;

“Evladım, benden sonra bu vazifeyi sen yapacaksın!” deyince, ben utanırdım, cevap veremezdim, biraz da kaçardım. O gün Valide Hanım yoktu. Yatmış, uzanmıştı. Hasta değildi ama öğle dinlenmesi gibi uzanmıştı. Odanın kapısı açıktı. Biz de, “Bir emriniz var mı?” gibi karşı tarafında durunca, şöyle bize baktı:

“Evladım, benden sonra bu vazifeyi sen yapacaksın, sen yaparsın!” dedi.

Bu sözü birden söyleyince, ben de kapı dışarı kaçamadım. Biraz kızardım, bozardım:

“Baba! Bu bizim kâbımız, tâkatimiz, hakkımız, haddimiz olan bir şey değil ki! Nasıl yapalım bu vazifeyi, yapamayız...” dedim. Biz böyle deyince;

“O zaman size yardım ederler!” buyurdu.

Ben o hava içinde, bunun bir mânevî yardım, evliyâullah tarafından himmet yoluyla, Allah’ın lütfuyla bazı yardımlar olacak diye anladım.

Hakikaten de öyle oldu. Bizim bu görevin altına girmemizden, hizmetçiliğine başlamamızdan itibaren çok büyük gelişmeler oldu. Elhamdülillah kardeşlerimizin arasında tekkemizin faaliyeti olarak çok atılımlar oldu.

Hocamız bizi kendisi seçti, aldı, terbiye etti, yetiştirdi. Ondan sonra, “Otur buraya, bu işi yap!” dedi. Sorumluluk omuzlarımızda ama yardım hem ihvanımız olarak, kardeşlerimiz olarak sizlerden, hem de himmet olarak, mânevî yardım olarak onlardan oldu.

Allah yardımcımız olsun, dua edin!..

AKRA FM

AKRA