İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0607:3908:2412:5315:3717:5619:24
Kabe

ÇANAKKALE HARBİNDE VE MİLLİ MÜCADELEDE VELÎ-ASKERLER

ÇANAKKALE HARBİNDE VE MİLLİ MÜCADELEDE VELÎ-ASKERLER
Türkiye
|

Çanakkale Savaşı topyekûn bütün Osmanlı milletinin bir araya geldiği, tarihimizdeki önemli savaşlardan biridir

Çanakkale Savaşı topyekûn bütün Osmanlı milletinin bir araya geldiği, tarihimizdeki önemli savaşlardan biridir.

Bu savaş, genci yaşlıyı, kadını erkeği, Türk’ü Kürdü hatta Ermeni’yi küçük bir kara parçası üzerinde, aynı amaç için bir araya getirmişti. Orada müdafaa için hazır bulunanların hepsi, kendilerini yüzyıllardır barış, huzur, güven ve dostluk içinde bir arada tutan Osmanlı Devlet-i Aliyyesi’ni savunmak hedefine kilitlenmişti.
Kimi okulunu kimi, evini, kimi eşini, kimi annesini kimi yurdunu bırakıp gelmişti. Vatan uğrunda binlerce yürek bir oldu, 1.5 yıl direndi ve içeri bir tek yabancı kuş bile uçurmadı. Çoğu şehit oldu, çoğunun adı bilinmedi ve söylenmedi, kim oldukları öğrenilemedi bile. İsimsiz nice kahraman kanları ile Çanakkale’ye can verdiler, onu diriltip, yaşattılar. Çanakkale Savaşları öyle sonsuz bir hayata kavuştu ki, bu gün hadisenin üzerinden neredeyse 100 yıl geçmesine rağmen ruhu hala dipdiri, toprağına gark olmuş yiğitler nerdeyse topraktan kalkıp elinizi tutacak gibi. Onu yaşatmaya hala ihtiyacımız var, zira gün be gün
Çanakale için diyorlar ki; o bir manevi zaferdi. Evet, Çanakkale, manevi gücün idaresindeki fizik ve silah gücünün uyumlu direnişinin zaferiydi. Bunun aksini söylemek boş ve yanlıştır. Savaşın her anında gösterilen cesaret, düşmana hamle yapmak hususundaki azim ve gayret, yenilgi anına gelmek üzereyken şahlanış, orduyu bu denli fedakârca teçhizatlandırma, mevzilerden bir adım dahi geri çekilmeme başka hangi sebeple izah edilebilir. Maneviyatı olmayan, sayıca çok orduların yenilgileri sayfalar dolusu hüsrana şahitlik eder. Çanakkale Zaferi maneviyatı güçlü, dini duyguları sağlam, Allah’a bağlılıkları yüce, gayretli, azimli, fedakar kahramanların ve onların aynı özelliklere sahip aileleri sayesinde kazanılmıştır. Onları sevk ve idare eden komutanlar, önlerine cephane yığan devlet; güle oynaya gazaya giden askerlerin çelik gibi imanlarına, dev gibi cesaretlerine itimat ederek “Ya İstiklâl Ya Ölüm” diyebilmiştir.
Çanakkale’de uzun süren savaşın moral bozan tesirini mücahidlerin gönlünden silmek işi maneviyat erlerinin vazifesiydi. Onlar da tıpkı halkın geri kalanı gibi gönüllü olarak cepheye koşmuşlardı. Kadını erkeği ile düşmanın karşısına dikilen bir halkın, camideki imamı, tekkedeki dervişi bundan geri kalmamıştır. 93 harbini hatırlayın! Gümüşhânevi dergahı, şeyhi-müridi ile Rus cephesine akın etmişti. Onların bu akını hem savaşa iştirak ile orduya güç vermiş, hem de yöre halkının irşadı sebebiyle kalıcı manevi izler ve tesirler meydana getirmişti, ki hala devam etmektedir.
Çanakkale savaşına da gönüllü olarak iştirak eden din adamları ve dervişler vardı. Bölük bölük cepheye akan dergâh müntesipleri. Arşivleri araştırın, ellerinde neyleri ile cepheye giden bir Mevlevi takımının fotoğrafını mutlaka göreceksiniz. Yahut cephede erlerin omuzlarını sıvazlayan, yüzü içindeki sükûneti yansıtan sarıklı din adamlarının, müftülerin fotoğraflarını mutlaka bulacaksınız.
Osmanlı hayatının her safhasında, ahlâk eğitiminden, kültür eğitimine kadar, spor ve sanat zevkinden manevi hazlara kadar belirleyici unsur olan tekkeler ve dergahlar, halkın maneviyatını besleyen en önemli mekanlardır. Buralarda yetişmiş olan halkın vatan ve din uğruna canından fedakârlık etmesi sıradan bir davranış olarak bile görülebilir. Bu tek tek fertlerin yanında bütün bir tekkenin yahut dergâhın ahalisini hem Çanakkale de, hem Milli mücadelede, hem de daha önceki savaşlarda görmek şaşırılacak bir hadise değildir. Onlar her vatan evladının yaptığını yapıyor, vatanlarını savunmak için herkesten önce cepheye koşuyorlardı.
Anzak askeri Er J.Sykes anlatıyor:
“Yine çetin bir çarpışmanın yorgunluğu içindeydik.... Gece henüz başlamıştı. Biraz olsun dinlenebilmek için sindiğimiz siperlerde, Türk tarafından gelen ‘Allah-u Ekber, Allah-u Ekber’ diye yükselen bir sesle ne olduğunu anlayamadan, hemen silahlarımıza sarılıp alarma geçtik...
Karanlık içinde olmasına rağmen, hemen yakınımızdaki görüntüyü seçebiliyorduk. Hepimiz hayretler içinde kalmıştık; Türk siperlerinin önüne çıkmış beyaz sarıklı bir din adamı, ayakta fütursuzca, dini görevini yapmakta idi....Tetiğe dokunuversem, onun hayatına son vermek işten bile değildi.
Çanakkale savaşında ve ardından gelen milli mücadele yıllarında halkı organize edebilmek için açılan ilk kapı camiler ve tekkeler oldu. Halkı düşmana karşı bilinçlendirmek, başlayan savaştan haberdar etmek için gidilen yerlerin başında camiiler geliyordu. Vatan sevgisini ve istiklal duygusunu ayağa kaldırarak işgallere karşı halkı şuurlandırıp, karşı koymaya hazırlamada din adamlarının büyük rolleri olmuştu. Halkın nazarında itibarları yüksek olan, danışma ve istişare makamı olarak din adamlarının sözleri tesirini çok çabuk göstermiştir. Bu itibarın derecesini Amerikan Genel Kurmay Başkanı General Harbord şöyle ifade etmiştir:
“Türkler’de dini şahsiyetlere karşı olan rabıta, dünyevi hislerin fevkinde ve daha derin ve ruhi idi... Türk köylüsü üzerinde en müessir kuvvet, bir kaç evlik meskûn yerlerde bile bulunan cami ve mescitteki hocalardı. Bunlar, halk efkârını temsil ve teşkil eden esas kuvvetti. Müslümanlar vatan ve istiklal için harpte ölenlerin cennete gittiği inancında idiler ve cihad mukaddes vazife idi. Bu telkini de, çoğu okuma yazma bilmeyen Türk köylüsüne ancak bu din adamları yapabilirlerdi. Nitekim bizden ülkeleri için hak ve müsavat talep eden heyetlerin içinde bu hocalar çokluk idiler ve onların fikirleri esas arzular olarak izah ediliyordu.”
Bir İngiliz subayı Çanakkale’de şahid olduğu sayısız hadisenin ardından, imamların askerin nezdindeki önemini ve yerini şöyle anlatıyor;
“Bu askerin, bu şartlar altında savaşması değil, o siperlerde duramaması, tutunmaması gerekir...Ancak, en sıkışık zamanlarında bile onları yalnız bırakmayan din adamları, karşılarında düşman değil, Cennete giden yolları gösteriyorlardı....Bu sebeble onlar ‘Allah Allah diye haykırarak saldırırken, İngilizlere, Fransızlara doğru değil, Cennete doğru, daha da önemlisi inandıkları Allah’a doğru gittiklerine inanıyorlar...O korumasız siperlerinde ancak o inançla durabiliyorlar.”
Çanakkale devrin önemli simalarını bir araya toplamayı başarabilmiş bir mücadele olma özelliğini de muhafaza ediyor. Onlardan birini tanıyalım dilerseniz: Abdullah Dağıstâni Hz.
Abdullah Dağıstâni, Hicri 1309, Miladi 1891’de Dağıstan’da gelenekten hekim olan bir aileye doğdu. Babası bir hekim , ağabeyi de Rus ordusunda general rütbeli bir cerrahtı. Nakşibendi mürşidi olan dayısı Zeynel-abidin Şerafeddin Dağıstânî Hz. tarafından küçüklüğünden itibaren özel bir özen gösterilerek eğitildi. İstanbul’da devam eden hayatı boyuca özel planlanmış halvet hayatı aralıklarla yirmi iki yaşına kadar sürdü. Son halvetten çıktığında ise başka bir halvet demek olan askere yazıldı. Nihayet 1. Dünya Savaşı cephelerinde çarpışmak üzere cepheye gönderildi. Kendisi Çanakkale cephesindeki günlerini, şiddetli bir yaralanma sonucunda yaşadıklarını, ölüm anında hissettiklerini şöyle anlatır:
“Halvetten çıktıktan sonra annemi sadece bir veya iki hafta gördüm. Beni asker olarak Çanakkale’de “Seferberlik” denilen savaşa götürdüler. Düşmanlar tarafından yoğun bir taarruz başlatılmıştı, takriben yüz kadarımız bir siperi savunmak için ateş hattında kalmıştık. Ben, uzak bir mesafeden, bir ipliği bile vurabilecek kadar mükemmel bir nişancıydım. Sayıca bulunduğumuz mevkii savunmaya muktedir değildik ve şiddetli saldırı altındaydık. Bir merminin kalbime saplandığını hissettim ve ölümcül bir şekilde yaralanarak yere düştüm. Ölüm hali denecek bir şekilde yerde uzanırken Peygamber Aleyhisselâm’ın bana doğru geldiğini gördüm. Ölümün çeşitli durumları gözümün önüne getirildi. Bu haller benim, şu Kur’an-ı Hakim ayetinin sırrını anlamamı sağladı : “Kendilerine bir musibet geldiğinde “biz Allah’a aidiz ve elbette ona döneceğiz”. Çok ibretli haller yaşadım. Ölümün ve hayatın sırlarına vakıf oldum. Manevi hallere ait görünümler kaybolduğu zaman savaş alanında ölü gibi halimi ve yaralı olanlara bakan doktorları farkettim. Sonra onlardan biri beni işaret ederek şöyle dedi: “Şu yaşıyor, şu yaşıyor! “ Konuşacak veya hareket edecek gücüm yoktu ve vücudumun yedi gündür orada bulunduğunu idrâk ettim. Beni askeri hastaneye götürdüler, sağlığım yerine gelinceye ve tam olarak iyileşinceye kadar tedavi ettiler. Sonra beni terhis ederek tekrar köyümüze gönderdiler. “
Abdullah Dağıstani hz. İle birlikte Zeynelabidin Şerafeddin Dağıstani Hz. Yalova’daki dergâhından pek çok müridini de Çanakkale savaşına gönderdiğini, bazısının geri dönebilmesine rağmen çoğunun da şehid olduğunu kayıtlardan öğreniyoruz. Zeynelabidin Şerafeddin Efendinin savaş yıllarındaki faaliyetleri Çanakkale ile sınırlı kalmadı. Her şuurlu ve sevgili vatan evladı gibi o da Milli mücadele yıllarında düşman askerleri ile mücadele halindeydi, yanındaki derviş ordusu ile:
Yunanlıların Anadolu’ya işgali sırasında, Yunan işgalciler, Bursa'ya geldiğinde, Zeynelabidin Şerâfeddin Hz.’in bağlılarından ve sevenlerinden teşkil olunan İmam Şâmil Alayı da bir taraftan dağlarda çete harbi yapıyor, bir taraftan da Ankara’da oluşturulan Kuvvayi Milliye birliklerine asker temini için faaliyet gösteriliyordu.
Şerâfeddin Dağıstâni Hz'nin talimatlarıyla, Dağıstanlı göçmenlerden oluşan birlikler, Bursa’yı işgal ederek Orhangazi üzerinden Yalova sınırlarına dayanan Yunan ve yerli Rum işbirlikçilerinden oluşan işgalcileri Orhangazi sırtlarında durdurmuşlar ve Kafkasya’dan getirdikleri cihad geleneğini Anadolu’ya da taşımışlardır. Bu sırada olabilecek katliam ve saldırıları engellemek için kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan sivil halkı Adapazarı Geyve yönünde cephe gerisine göndermişlerdir..
Düşman Marmara bölgesine yüklenip Bursa’da yerleştikten sonra her tarafa yayılınca Orhangazi sırtlarında 6 ay süreyle Yunan ordusunun Yalova’ya girişini ve Marmara denizine ulaşmasını engelleyen Şerâfeddin Dağıstâni Hz. ve bağlılarının çekirdeğini teşkil ettiği milli güçler, daha sonra Adapazarı Geyve yönünde çekilmek zorunda kalmışlardır. Dervişleri ile birlikte “İstanbul düşman işgalinden kurtulana dek canlarını ve kanlarını feda edeceklerine” dair and içen Çanakkale ve İstiklal Savaşımızda büyük katkıları olan veli-askerlerden Şerâfeddin Dâğıstânî ve yeğeni Abdullah Dâğıstânî Hz.nin hayatlarını anlatan eserler kaleme alınmıştır.
Çanakkale Savaşında yer almış yine çok tanıdık bir sima daha var. Mesela Mehmed Zahid Kotku Rh.a.
O sıralarda yani Birinci Dünya Savaşı'nın patlak verdiği yıllarda Bursa Sanâyi-i Nefîse Mektebinde eğitim görüyordu. Hilafet ve devlet merkezinden bir genelge yayınlandı: “Cihad ilan edilmiştir! Eli silah tutanların harbe iştiraki Padişahımız Efendimizin buyruğudur”
Mehmed Zahid Efendi o sıralar on sekiz yaşındaydı. Belki bir mühendis olacakken asker ocağına yazılıyordu. Gerçi seferberlik zamanında kim bir meslek sahibi olabilirdi ki. Memleket elden giderken iş güç kimin umurunda olabilirdi ve ne işe yarardı. Senelerce askerlik yaptı. Birçok cephede Kudüs'te, Çanakkale'de, göğüs göğse ve kıran kırana mücadelelerde bulundu. Ordu her girdiği muharebeden biraz daha yıpranarak çıkıyordu. Hastalıklar gün be gün artıyor, yokluk ve ilaçsızlık salgınların yayılmasına sebep oluyor, sayısız vatan evladı harpten kurtulup, hastanelerde canından oluyordu. Ağabeyi Ahmed Şakir de subaylık yapmış, Kudüs'te Çanakkale'de bulunmuş, siperlerde hastalanmış ve 28 yaşlarında iken vefat etmiştir.
Osmanlı Ordusunun Suriye'den çekilmesi üzerine bin bir güçlükle İstanbul'a dönebilmiş, yazıcılık vazifesi ile askerliğine devam etmiştir. İstanbul hiçbir zaman medeniyet merkezi olma durumunu kaybetmemiştir. İşgal altındaki İstanbul’da bile medreselerde tedris devam etmiş, hiçbir halukârda tekkeler eğitimlerini sekteye uğratmamışlardır. Belki de bunu hususen yapmışlardır, zira maneviyat en çok darda ve sıkıntıda olunan zamanlarda elzemdir. İstanbul’da vazifeli de olsa bulunmak Mehmed Zahid Efendi için bulunmaz bir nimet olmuştu. Vazifesinden fırsat buldukça Bâyezîd, Fâtih ve Ayasofya Câmii ve medreselerindeki derslere ve vaazlara devâm etmiştir.
O sıralarda Medreset-ül Mütehassisîn'de ders okutan Ömer Ziyaüddin Dağıstâni Hz'nin derslerine de devama başlamıştır. O zamanın talebeleri, sakallı, sarıklı, 30-35 yaşlarında kişilerdi. Bu genç asker ise daima sırtında asker elbisesi ile tekkeye gelen yegâne sarıksız kişi idi. Başında kalpağı, üstünde askerî ceketiyle tekkeye gelir, sohbetleri belki de herkesten daha büyük bir dikkat ve rikkat-i kalp ile dinlerdi. Onun bu hali Yahya Kemal Beyatlı’ya ilham vermiş gibidir. Şair büyük Süleymaniye Şiirin’de bir askeri anlatır, namazda ve huşu içinde. Çizdiği portre sanki Merhum ve Mağfur mütevazı Mehmed Zahid Efendiye aittir ki Süleyamaniye Camiinin ebedi misafiri olarak bu manzarayı hayallerde ilelebet yaşatacaktır, hem askeri hem ilmi, hem de tasavvufi şahsiyeti ile şairin sıraladığı bütün vasıfları haiz olarak:
Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbîr'i
Ne kadar saf idi sîmâsı bu mü'min neferin!
Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
Tâ Malazgird ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
Çanakkale Savaşı'nda şehit olanların iki önemli özelliği vardır. Birincisi hemen hepsi gençlerden oluşuyordu, ikincisi çok büyük bir kısmı medrese talebesiydi. Bundan dolayı Çanakkale Savaşı'na "Medreseliler savaşı" dense yeridir. Bir görüşe göre şehit olanların yaklaşık 50 bini medrese öğrencisiydi. Cübbelerini, sarıklarını çıkarıp, kalem ve divitlerini bırakıp cepheye koşup şehit düştüler.
Memleketimizin en seçkin simalarından biri Süleyman Hilmi Tunahan Hz'nin ise Çanakkale savaşlarına katılıp katılmadığını tam olarak bilemesek de, Çanakkale Savaşı'ndan bir şekilde sağ çıkanları Bakıyyet'üs-süyuf (kılıç artığı) olarak değerlendirmekteydi.
Süleyman Hilmi Tunahan Hz İstanbulda Fatih Dersiamlarından ve devrin meşhur alimlerinden Bafralı Ahmet Hamdi Efendinin ders halkasına oturdu ve birincilikle icazet aldı. Bilahare ihtisasını yapmak üzere Süleymaniye Medreseleri, Medresetül Mütehassısinin Tefsir ve Hadis şubesine girip birinci derece ile mezun oldu. Aynı zamanda giriş imtihanını birincilikle kazandığı Medresetül Kuzat (Hukuk Fakültesi)dan da mezun oldu. Böylelikle devrinin akli ve nakli ilimlerinde en yüksek dereceyi ihraz etmiş oldular. Tasavvufa husûsî bir meyli bulunduğundan Selâhaddin İbni Mevlânâ Sirâcüddin Hz.’ne bağlandı ve onun tarafından kendisine manevî irşad salâhiyeti verildi. Bu vasıfları ile o; Osmanlının erdemli ve eğitimli insanlarının çoğunluğunun Çanakkale’de şehid olduğunu düşünürsek, Osmanlı ilim ve kültürünü Cumhuriyet Türkiyesi'ne taşıyan belirli sayıdaki önemli zevat arasındadır.
Halkın duygularını ifade etmede, maneviyatlarını yükseltmede mahir ve güvenilir din ve gönül adamlarının halkın kalbindeki yerini fark eden Mustafa Kemal Atatürk, Erzurum Kongresi’nin kendisinin başkanlığında seçtiği dokuz kişilik Hey’et-i Temsiliye’de iki tane din adamına yer vermişti: Erzurumlu Raif Hoca ve Erzincan’da Nakşi Şeyhi Fevzi Efendi.
İstanbul’dan Anadolu’ya geçişten sonra askerlikten istifa ettiğini bildirip, Kongre kararlarını göndererek desteklerini istediği önemli isimlerin arasında da din adamları vardı. Bitlis’te Küfrevizade Şeyh Abdülbaki Efendi’ye telgrafta diyordu.
Aynı tarihle Şeyh Mahmut Efendi’ye çekilen aynı türdeki bir başka telgrafta "Zatıalileri gibi fedakar, vatanperver dindaşlarımızın benimle beraber çalışacağından mutmainim. Bu defa Erzurum Kongresi’nce takarrür ettirilen beyanname ve nizamnamelerden takdim ediyorum. O havalice tevsi ve takviye-i teşkilat zımnında sarf-ı makderet buyurulmasını rica ederim" diyordu.
Aynı şekilde, Norşins’li Meşayih-i İzamdan Şeyh Ziyaeddin Efendi’ye çektiği telgrafta "Zat-ı fazılâneleri cemiyetimizin en muhterem azasından bulunduğunuz cihetle istihsâl-i maksad-ı mukaddes için cümlece müsellem olan himmet ve gayretlerinizin teşkilatımızın o havalice tesri-i husulüne ve muzır düşman telkinattının izâlesine -masruf olacağına mutmainim" diyordu.
Tarih şehadet ediyordu ki Osmanlı halkının en muteber kişileri din adamları, mutasavvıflar, en şerefli makamları da camiiler ve dergâhlardı. Halk buralardan besleniyor ve güç alıyordu. Bu önemli organize merkezleri ne Çanakkale’de ve İstiklal harbi sırasında da ihmal edilmedi. Hem kendileri bizzat, hem de gelen talepler doğrultusunda sözü geçen olaylarda müessir rol aldılar. Tıpkı Osmanlı’nın kuruluşundan bu yana olduğu gibi. Bilindiği gibi yeni açılan Meclis’in Birinci Başkanvekilliğine seçilen kişi ise diğer bir dini grubun lideri, Konya’da bulunan Mevlevilerin post-nişini Abdülhalim Çelebi’dir.
İstanbul Üsküdar’daki Nakşi Özbekler Tekkesi ve Eyüp sırtlarındaki Hatuniye Dergahı, İstanbul’dan Anadolu’ya insan, silah, cephane ve mühimmatın kaçırılmasında önemli roller üstlenmişlerdir. Urfa ve Antep’teki direnişte, askeri ve siyasi bir hüviyete bürünerek önemli görevler ifa eden Cemiyet-i İslamiye, yöredeki dört büyük tarikatin şeyh ve müridlerinin hizmetlerinden son derece istifade etmiştir.
Milli Mücadele döneminde, pek çok tekke ve tasavvuf erbabının faal rol oynadığı belgelerle ortadadır. Nakşibendi şeyhi ve Erzincan mebusu Fevzi Efendi, Halvetiyye şeyhi ve Bolu mebusu Abdullah Sabri Aytaç, Halvetiyye şeyhi ve Kırşehir mebusu Yahya Galib Kargı Bey, Nakşi Özbekler Tekkesi şeyhi Mehmed Ata Efendi, Bir Kadiriye Dergahı olan Hatuniyye Tekkesi şeyhi Sadeddin Ceylan Efendi, Hacı Bektaş Veli Dergahının Nakşi şeyhi Hacı Hasan Efendi Milli Mücadelede yer alanlardan sadece bir kaçıdır.
Elde bulunan belgelere göre Milli Mücadele sırasında aktif vazife almış dergâhları sıralamaya çalışalım. Ancak unutulmamalıdır ki bu konuda detaylı bir araştırma yapılmış değildir. Esasında Çanakkale savaşları ile ilgili bu sahada ciddi belgelere ulaşmak oldukça zor bir hadisedir. Çanakkale cephesinde din ve tasavvuf adamlarını bulmak ise özenli ve müstakil bir çalışmayı gerektirmektedir. Henüz araştırmacılar bu önemli mevzuya eğilmemişlerdir.
Milli mücadelede adı ilk olarak anılması gereken dergah Mevlevi dergahıdır. Çoğunluğunu Mevlevilerin teşkil ettiği "Mücahidîn-i Mevleviyye Alayı" millî mücadelede özel bir yere sahipti. Alay sancağını alay komutanı Veled Çelebi’ye vekaleten alan Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Abdülbaki Efendi, dervişlerle beraber, İstanbul’dan Konya’ya doğru yola çıkmıştır. Yol boyunca diğer tekke ve zaviye mensuplarının da katılmasıyla iyice kalabalıklaşan alay manevî ikmal ve lojistiğini de Mevlâna’nın huzurunda tamamlayarak mücadelesine böylece başladı. Veli-askerler Hz.Pir’İn huzurunda okunan Kur’an ve yapılan dualardan sonra IV. Orduya katılmak üzere Şam’a doğru yola koyuldular.
Aslında tabur başka başka dergahlardan pek çok müridanı barındırıyordu. Ancak kumandanı Mevlevî şeyh Veled Çelebi olduğundan ve bu girişim onların eseri olduğundan “Mevlevî” denmişti. 138’i Yenikapı Mevlevi Dergahı’ndan olan 1.023 kişiden oluşuyordu.
Ancak, “eğitilmiş asker olmadıkları için” çoğu yolda öldü. Geriye kalanlar, askerleri savaşa teşvik için diğer ordulara dağıtıldı. Mevlevî Dergâhı’nın postnişini Abdulhalim Çelebi 1920’de yayınladığı bir yazısında, milli mücadele için çarpışanları kastederek, "Cümlesinin temel fikirleri, vatan hissi ile doludur. Buna imanım kadar kanaat hasıl ettim" demektedir.
Mevleviyye Alayı’nın öncüsü Bektaşiyye Tarikatıdır. I. Dünya Savaşı sırasında Bektaşiyye Tarikatı’na mensup dervişler, "Mücâhidîn-i Bektâşiyye" adıyla bir Bektaşî alayı kurmuş ve oldukça önemli bir politik güç haline gelmişlerdir. 1915’te kurulan bu alaydaki asker sayısı 7.000’i aşkındı ve Doğu Cephesi’ne gönderilmişti. Bu alaya ait olduğu söylenen bir sancak, halen Cemaleddin Çelebi’nin Hacıbektaş’taki türbesinin başucunda durmaktadır.
Milli mücadelede iki önemli merkez vardı. Biri İstanbul diğeri Ankara. İstanbul ve Ankara'daki fedailer Anadoludaki mücadelenin başarılı olabilmesinde büyük ve önemli roller üstlendiler. Tekkesinin Üsküdar’da bulunuşu sebebiyle stratejik mevkii ve şeyhinin faaliyetleri yönünden en renkli dergâh Üsküdar Özbekler Tekkesi’dir. Özbekler Tekkesi, silah sevkiyatının yapıldığı, Milli Mücadele önderlerinin ağırlandığı, Fevzi Çakmak gibi millî mücadele komutanlarının, pek çok mebusun misafir oldukları, yaralıların tedavi edildiği bir merkezdi.
Özbekler Tekkesi mürşidi Şeyh Ata’nın tevkif edilmesinden sonra, onunla konuşan İngiliz Gizli Servisi yetkilisi Harron Armstrong, izlenimlerini şu ifadelerle dile getirmektedir: "Bizler Türk din adamlarının, bu mevzularda faal rol oynayacaklarını asla tahmin etmiyorduk. Diğer araştırmalarımız, Türk mukavemet menbalarının meydana çıkarılması yolunda müspet netice vermeyince, vaki ısrarlı ihbarları değerlendirerek tekkeler, mescidler, camiler gibi dinî binalar üzerinde durduk ve din adamlarını takip ve kontrole başladık. Elde ettiğimiz malumat ve karşılaştığımız hakikatler bizleri hayrete düşürdü. Bu din adamları münhasıran telkinlerle ve maneviyatı yükseltmekle iktifa etmemişler, fiilî olarak da mukavemet teşkilatı içinde vazife almışlardı. Halk üzerinde tesirleri fevkalade olduğundan, üzerlerine aldıkları vazifeleri muvaffakiyetle ifa etmişlerdi."
Millî Mücadelede aktif rol üstlenen tekkelerden bir diğeri Eyüp Sultan Sırtlarında bulunan Hatuniye Dergâhı idi. Bu tekkenin şeyhi Sadeddin Ceylan Efendi, aynı zamanda İplikhane Hastanesinin imamı idi. Anadoluya Silah kaçırma işinde son derece ilginç bir yöntem kullanıyordu. Hastahanede vefat edenleri nakil için kullanılan tabutlar, silahlar için son derece uygun kılıflardı. Tabutlar cephane ve silahla dolduruluyor, filancanın sandukasıdır, falanca şehre gidecektir talimatı ile birlikte mühimmat hiç sorunsuz gideceği yere ulaştırılıyordu. Bir dergahtan daha söz etmek gerekir ki çok meşhurdur. İstiklal şairimizin İstiklal Şiirini yazdığı mekan olan Tâceddin Dergahı. Mehmed Akif’in de irtibatlı bulunduğu bu tekke Ankara Hacettepe’de Tâceddin Sultan Camii Külliyesi içinde bulunuyordu ve İstiklal Şiirinin yazılması için en uygun yer burasıydı. Zira, adını Celvetî Şeyh Tâceddin İbrahim’den alan Tâceddin Dergâhı, bir çok milli mücadeleci şahsiyetin uğrağı idi. Eşref Edip Fergan (1882-1971), Hasan Basri Çantay (1887-1964) ve Şeyh Ahmed Senûsi bu dergâhın ziyaretçileri arasında idi. Burası şimdi Mehmet Akif Ersoy sokağında Mehmet Akif Ersoy Evi adıyla müze haline getirilmiştir.
Bilindiği gibi başta Çanakkale harbi olmak üzere İstiklal mücadelemiz bütün dünya Müslümanlarının dikkatini ve ilgisini çekmiştir. Akla gelmedik yerlerden yardım gelmiş, nakdi yardımda bulunan yerlerin yanında bizzat gelerek, topraklarımızda mücahidlerimizle birlikte omuz omuza savaşanlar olmuştur. Anadolu Müslümanlarının özgürlük mücadelesinde, dünya Müslümanlarının manevî desteği de alınmıştır. En zor döneminde Türk milletinin imdadına koşan önemli Müslüman önderlerden birisi Kuzey Afrika tarikatlarından Senûsîyye şeyhi Seyyid Ahmed eş-Şerif’tir. Anadolu’da Kuva-yı Milliye Hareketinin başarılı olması ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kurulması üzerine, 1920 sonlarında Ankara’ya gelen Ahmed eş-Şerif, saygıyla karşılanmış ve Milli Mücadeleye destek vermiştir. Bilhassa Doğu ve Güneydoğu Anadolu kentlerine düzenlediği seyahatler, yaptığı toplantı ve konuşmalar ile Anadolu halkının bir bütün olarak Milli Mücadeleye katılmalarını teşvik etmiştir. Özellikle 1 Şubat 1921 yılında Sivas’ta Ahmed eş-Şerif önderliğinde düzenlenen İttihad-ı İslâm Kongresi, Milli Mücadeleye İslâm Dünyasının ilgi duymasına ve gerekli desteği vermesine yol açmıştır.
Tekkelerin ve mutasavvıfların sadece silahlı mücadele veya halkın hissiyatını yükseltmek gibi vazifeleri yoktu. Onlar saray efradı tarafından da makbul kişiler olmaları hasebiyle Saray ile Milli Mücadeleciler ve Ankara-İstanbul Hükümetleri arasında aracılık rollerini de yerine getirmişlerdir. Zira mesele oradaki yahut buradaki hükumetin iktidarı değil devlet-i ebed müddet’in yaşaması idi. Bütün mücadeleler vatanın bütünlüğü devletin selameti, halkın istiklali içindi. O tarihlerde, daha sonra kurulacak olan bir cumhuriyet hayali mevzu bahis değildi, en azından çarpışan halk ve mutasavvıf derviş ve şeyhler tarafından. Mücadelenin asıl amacı vatan topraklarının düşman işgalinden kurtulmasıydı.
Bu sebeple, düşmanla mücadelede yegane düzenli ordu kimliğini kazanabilmiş güç olan Kuvva-i Milliyeyi destekliyor, savaş için gerekli halk desteğini sağlayan konuşmalar vaazlar veriyor, camii ve tekkeleri İstanbul ve Ankara’dan gelen vaizlere açıyorlardı. Bunlardan Mehmed Akif Ersoy’un Kastamonu camiinde irad ettiği hutbesi dillere destandır. Mehmet Âkif, Kastamonu Nasrullah Camii’nde verdiği vaazlarla halkı milli mücadeleye davet etti. Onları yüreklendirdi. Şiirleriyle cesaretlerini arttırdı. Öyle ki; Genelkurmay Başkanlığı Âkif’in bu çalışmalarını çoğaltarak cephedeki Mehmetçiklere dağıttı.
Merhum üstad Akif’in Kastamonu’da Nasrullah camii kürsüsünden Türk milletine hitaben verdiği ve her hakikati bütün çıplaklığı ile aydınlattığı bu vaaz, o zaman memleketin her tarafında, her camiinde okunmuş, defalarca basılarak her yere gönderilmiştir. Şu vesika, vaazın nasıl karşılanmış olduğunu açıklıkla gösteriyor:
Elcezire cephesi kumandanı Nihat Paşa’dan Mehmet Akif’e telgraf:
"Nasrullah Camii şerifinde verdiğiniz vaazın yer aldığı mecmuanızın ancak bir nüshası elde edilebilmiştir. Diyarbekir’in büyük camiinde Cuma namazından sonra okunarak hazır bulunan mü’minler manevî nurlarından hisselerince nurlanmışlar ve aydınlanmışlardır. Fakat bu istifade pek sınırlı kalacağından cephe mıntıkasını teşkil eden Elaziz, Diyarbekir, Bitlis, Van vilayetleri ile civar müstakil mutasarrıflıklar halkını da faydalandırmak ve şerefile hukuku doğrudan doğruya zatı âlinize ait olmak üzre Diyarbekir matbaasında baskıyla çoğaltılarak bütün cepheye dağıtılmıştır. Cenâbı Hakkın din yolundaki çalışmalarınızı ve vatan sevginizi makbul kılması temennisile hürmetlerimi takdim eylerim."
Mehmet Akif de şu cevabı vermiştir: "Diyarbekir’de Elcezire Kumandanı Nihat Paşa Hazretlerine; Şahsıma yönelik büyük ilginize kalbimin en samimî duygularıyla teşekkürler ederim. Nasrullah kürsüsündeki vaazın o bölgede ve o cephedeki bütün dindaşlarımıza duyurulmasına yardım ve aracılık, cidden memnuniyet vericidir. Cenâbı Hak, pek kıymetdar bir parçası bulunduğunuz kahraman ordumuzu zaferden zafere ulaştırması ve İslâm ümmetinde belirmeye başlayan uyanışı artırsın. Âmin."
Bu benzeri pek çok vaazını Mehmed Akif gibi nice vatanperver camilerde, din adamlarının desteği ile vermişlerdir. Camii görevlileri bölge müftüleri de gereken her türlü desteği sağlamışlar, halkı organize etme yahut bizzat harbe iştirak etmek hususunda kimseden geri kalmamışlardır.
Anadolu'da gerçekleştirilen kongre ve toplantılarda yapılan istişarelerde, savunma cemiyetlerinin teşkilinde okunan hutbelerde, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışında Misak-ı Millî hudutlarının tespitinde, düşmana karşı topyekün savaşmak üzere verilen fetvalarda hep onların isimleri ve imzaları vardır. Hakikati söylemek gerekirse bu fetvalar olmasa ne bir milli mücadele yaşanır, ne de elde bir vatan toprağı kalırdı.
Mesela, Denizli ve çevresinde millî mücadele fikrinin ilk kıvılcımını Müftü Ahmed Hulusi Efendi tutuşturmuştur. İzmir'in düşman tarafından işgalini duyduğu an meydanda yaptığı konuşmasının özeti şöyledir:
"... Bugün sabahın erken saatlerinde İzmir düşman tarafından işgal edilmiştir. Bu tecavüze karşı hareketsiz kalmak, dine ve devlete ihanettir. Vatana karşı irtikab edilecek cürümlerin Allah ve tarih önünde affı imkansız günahtır. Cihat tam manasıyla teşekkül etmiş dini farize olarak karşımızdadır. İstiklâl aşkı, vatan sevgisi, haysiyet şuurumuz ve kalbimizdeki iman ile mücadelemizin sonunda zaferi kazanacağız. Bu uğurda canını verenler şehit, kalanlar gazidir. Bu mutlak olarak cihad-ı mukaddestir. Me'yus olmayınız. Bu liva-i hamdin altında toplanın ve mücadeleye hazırlanınız. Müftünüz olarak "Cihad-ı mukaddes Fetvası"nı ilan ve tebliğ ediyorum."
Yine dönemin Ankara Müftüsü Rifat Efendi Millî Mücadele lehine verdiği fetva ile hükümet ve millete verdiği birlik ve beraberlik morali de burada zikretmeye değer. M.Rifat Efendi, bu koşullar altında hiç bir makamdan emir almaksızın Ankara halkına önderlik etmiş bir din adamıdır. Öyle ki, Ankara halkının milli harekâtın yanında yer almasında, düşmana silahla karşı koymak amacıyla teşkil edilen gönüllü alayın oluşturulmasında, Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin kuruluşunda ve diğer milli faaliyetlerde M.Rifat ismi hep ilklerde yer almıştır. Ayrıca İngilizlerin Amasya'yı işgal etmeleri tehlikesine karşı, halkı karşı koymaya hazırlayan Müftü Hacı Tevfik Efendi'nin faaliyetlerine de değinmek gerekir. 1919 yılı Mart ayı içinde Merzifonu da ele geçiren işgal kuvvetleri, Amasya'nın yakınlarına kadar gelmişlerdi. "Otomobillerinin tozunu Amasya üzerinde yayıyorlar, şehir içinde ve resmi makamlarda kendi emir ve isteklerinin geçerli olması için baskıda bulunuyorlardı. Ancak, Amasya İngilizlerin arzu ettikleri gibi boyun eğmiyordu. Samsun ve Merzifon'daki rahat hareketlerinin devamını bulmak kolay değildi. Amasyalılardan korktukları her hallerinden belli oluyordu. Amasya halkının inandığı doğru yoldan bir bütün halinde gitmeyi başaran Müftü Tevfik Efendi, İngilizler üzerinde büyük etki yapmıştı. Esas çekindikleri konu da buradan kaynaklanmaktaydı". İngiliz İntellicens Servisinde görevli Noil ismindeki subay raporunda Müftü Hacı Tevfik Efendi'yi kast ederek şöyle demiştir: "Tahkikat komisyonlarımızın beldesine girmesini istemeyen ve icap ederse, halkını silahlandırarak üzerimize saldırtacağı haberini gönderip mümessillerimizi kabul etmeyen sarıklılardan birisi..." şeklinde söz etmiştir. Müftü Hacı Tevfik Efendi'nin de girişimleriyle Amasya, düşman işgaline uğramaktan kurtulmuştur. Başka bir ifadeyle Müftü Efendi, bu olayla Amasya'da Milli hareketin önderliğini üstlenmiştir. Amasya'daki mücadelede Müderris Abdurrahman Kamil Efendiyi de unutmamak gerekir.
Milli Mücadele'de din adamları ellerinde silah, beldelerini de korumuşlardır. Isparta'da Hafız İbrahim Efendi DEMİRALAY, Afyon Karahisar'da Hoca Şükrü Efendi Çelikalay adlarında gönüllülerden alaylar teşkil etmişlerdir.
Ali Fuat Paşa bu kuvvetlerden şöyle söz eder: "Anadolu'nun muayyen bir kısmını elde tutabilmenin ilk şartı, başında olduğum 20. Kolordu'nun sahası içinde olan Isparta-Afyonkarahisar-Eskişehir hattını elde muhafaza edebilmekti. Eskişehir'de İngilizler vardı. Eğer Isparta ve Afyon'u muhafaza edebilsek idik, Eskişehir'deki İngilizleri atmak mümkündü. Isparta ve Afyon'da milli kuvvetleri teşkil edebilme faaliyetimize lüzum kalmadı: Bu iki şehrimizde, iki din adamı, başı sarıklı iki mücahit başa geçmişler ve milli kuvvetleri tecrübeli kumandan siyaset ve basireti ile teşkilatlandırmışlar ve ilk anda yadırganacak bir kararla kumandayı da bizzat ellerine almışlardı. Isparta'da Hafız İbrahim Efendi, Afyonkarahisar'da Hoca İsmail Şükrü Efendi..."
Milletin şerefi, haysiyeti, hürriyeti ve İstiklâli hakikaten tehlikeye düştüğü bir durumda, bu felaketten kurtulmak için vatanın son ferdine kadar ölmeyi göze alan bütün milletin her bir ferdi, en az onun neferleri kadar değerli, önemli ve fedakarca çalışmıştır. Hiçbir şahıs ve makamın ehemmiyeti kalmamış, halkın doğrudan doğruya hâkimiyeti ele alması ve iradesini kullanması için erdemli ve düşünceli bütün ilim ve gönül adamları seferber olmuştur. Hem fikirleri, hem sözleri, hem vaazları, hem mücadeleleri ile millete önder ve örnek olmuşlardır. Cephelerde görülen sarıklı mücahidler onlardır.
Ordu yokken, meydana getirmişlerdir. Çoluğuyla, çocuğuyla, kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, yaşlısıyla, öğrencisi müderrisiyle, dervişi ve şeyhiyle bütün bir millet vazifeye koşmuştur. Herbiri birbirinden değerli vazifeler üstlenmiş olan toplumun bireyleri hep birlikte vatanı savunmuş ve bize güven içinde yaşayabileceğimiz topraklar bırakmışlardır. Onlardan herhangi birinin esenliğimiz üzerindeki hakkını inkar etmek evvela vefakar toplumumuza yakışmayan büyük bir kusur olur, sonra da değerlerimizin maddi ve manevi gücümüz üzerindeki tesirini inkar manası taşır.
Çanakkale Savaşı sırasında, toprağın üstünde olanlar kadar altındakiler de dikkati çekmiştir. Bombardımanlar sırasında sayısız tarihi eser gün yüzüne çıkmış, buluntular yurt dışına kaçırılmıştır. İşgalci devletlerinin askerleri arasında artık arkeologlar ve bilim adamları da dolaşmaya başlamıştır. Bu araştırmacılardan biri Mösyö Valentin’dir. Mösyö, karşılaştığı çocuklara sorar:
_ Kaç yaşındasın?
_ Dokuz.
_ Ya sen?
_ Sekiz
_ Sen?
_ On.
_ Babanız ne iş yapıyor?
_ Şehit oldu.
_ Nerede öldü?
_ Çanakkale’ de.
_ Niçin öldü?
_ Din ve vatan için.
_ Kim öğretti size bunu?
_ Caminin imamı öğretti bunu
_ Size kim bakıyor, anneniz mi?
_ Annemizde öldü, ninemiz bakıyor.
O esnada derme çatma bir kulübeden yaşlı bir kadın bastonuna dayanarak dışarı çıkar ve çocukları çağırmaya başlar.
_Gazanfer, Muzaffer, Mücahit! gelin çorba yaptım.
Çocuklar koşarken Mösyö Valentine, şu itirafı yapıyordu:
_En karanlık günlerinde çocuklarına Gazanfer, Muzaffer, Mücahit isimlerini koyan bir milleti toprağa gömsek, başka bir yerden fışkıracaktır.Yeniden Gazanferler, cihangirler, mücahidler yetiştirebilmeyi ve onların önderliğinde muzaffer olabilmeyi milletçe diliyoruz.
KAYNAKÇA
Ali Sarıkoyuncu, Millî Mücadelede Din Adamları, Ankara 1999
Orhan Vural, “İstiklal Savaşı’nda Müftülerin Hizmetleri”, Sebilürreşad
Ali Sarıkoyuncu, “Şeyh Edebali ve Milli Mücadele’de Bilecik Müftüsü Mehmet Nuri Efendi”, Diyanet İlmî Dergi
Hülya Küçük, Kurtuluş Savaşında Bektaşiler, Kitap Yayınevi, İstanbul 2003
Cemal Kutay, Kurtuluşun ve Cumhuriyetin Manevî Mimarları, Ankara 1973
Hayati Bice, İşaret Taşları, İnsan Yayınları
AKRA FM

 

AKRA