M.ESAD ÇOŞAN HOCAEFENDİ’NİN NAZARINDA İLMÎN ÖNEMİ VE ÂLİMLERİN VAZİFELERİ
Âlimler yetiştiren bir geleneğin, ilmin ve irfanın kaynağı olan bir yolun en seçkin üyelerinden biri olan ilim, fikir ve gönül önderi Mahmud Es’ad Coşan (rh.a.) Hocaefendi’yi, dünyaya gelişlerinin 75. yılında yâd ediyoruz. Şüphesiz bugün yürekler, derin bir sızı ve teskin olmayan bir hasret dolu olsa da iftihar, şükür, itminan duygularına da ev sahipliği yapıyor.
Her yönü ve her yönelişiyle M. Es’ad Coşan Hocaefendi, ferdin, toplumun hatta toplumların ihtiyaç duyduğu ve duyacağı seçkin bir âlim, bir mürşid-i kâmildir. O insanların gönüllerinden başlattığı inşa hareketini, fikir dünyalarına kadar genişletmiş, sosyal hayatlarına şekil vererek yeni bir dünyanın müjdelerini duyurmuştur. Çevreden insan haklarına, tarihî eserlerin korunmasından kadınların yaşadığı sorunlara kadar geniş bir yelpazede belirlediği sosyal faaliyet alanı, onun çok değişik kitlelerden insana hitap etmesini gerektirmiş ve bu durum farklı özelliklerdeki kişilerin etrafında toplamasına vesile olmuştur. Temsilciliğini ve önderliğini yürüttüğü tasavvuf okulunun prensipleriyle yetiştirdiği talebeleri, dönüşümünü başlattığı toplumun yapı taşı olmuşlardır. Bu özellikleri ile M. Es’ad Coşan Hocaefendi, insanların maneviyatına yönelik tasavvufi terbiyesi ve okulunun en başta gelen özelliği olan hizmet anlayışı ile yürüttüğü faaliyetlerle, sosyal alanı tasavvufun içine çekerek tam ve büyük bir toplum mimarı kimliğine bürünmüştür.
Tasavvuf yolunun düsturlarını anlatırken ilmi, bilmeyi, öğrenmeyi ve bildiğiyle amel etmeyi her an uyanık olmanın unsurları arasında sayar. Başmakaleler 2 eserinde şu tespitte bulunmaktadır:
“İslâm tasavvufunda çok derin, çok faydalı, çok hikmetli prensipler vardır. Mesela Nakşî tarikatinin esasları arasında bulunan “Hûş der dem”: Her nefeste uyanık bulunmak, şuurlu olmak, Allah’ın kendisini gördüğünü bilerek, edebe riayet etmek, gaflete düşmemek, cahilâne hareket etmemek... prensibi ne kadar güzeldir!” [1]
Şuur cehaletin değil ilmin meyvesidir, ihsan da ilmin neticesidir ki Allah’tan hakkıyla korkanlar ancak âlimlerdir, edep erdemli insanların işidir ki o da ancak manevi ilimlerle ele geçer. M. Es’ad Coşan Hocaefendi’ye göre önce ilim öğrenilmelidir. Çünkü ilim bir mürşittir; ilminle amil olunmalıdır ki Allah kişiye bilmediği ilimlerin kapısını açsın[2] Bunun ardı sıra gelecek olan şey ise tasavvuftur. Çünkü tasavvuf ve onun ince yolları da ilimle anlaşılır. Nakşibendî okulunun mürşid ve dervişlerini Hak yolunda halka hizmete koşturan bir diğer prensip için ise şunları söyler Hocaefendi:
Hele “Halvet der encümen”: “Toplum içinde sanki halvette imiş gibi Hakk’ın zikrinde olmak” prensibi ne asil, ne arifâne, ne halisâne! İbrahim Hakkî-i Erzurûmî hazretleri –kaddesa’llâhu sırrahu’l-azîz– bunu, Mârifetnâme’sinde şu veciz sözlerle açıklıyor:
“Onlar (yani Nakşibendîler), zahirde, halk ile ihtilat edip hizmette olurlar ve ‘bâtın’da ancak hazret-i Hakk’ı bilirler ve bulurlar. Kendilerini ‘kesret’ içinde gizlerler, gönüllerinden ‘vahdet’ yolunu izlerler; bedenlerini halka, gönüllerini Hakk’a teslim ederler, bu resm ü râh ile (bu usul ile) mahfîce (gizlice) Hakk’a doğru giderler, taşradan bigâne görünür, içerden hem-hane (hane halkı) olurlar; beden ağyar ile gönül Yâr ile, kulak sada ile, gönül Hudâ ile, göz rakîb’de, gönül Habîb’de, lisan (dil) güftâr (söz) ile, gönül Dildâr ile el sanatta gönül hazretle, ayak gitmekte gönül zikretmekte, beden post ile râim, gönül dost ile kâim, beden rahatla mekânda, gönül seyahatle cevlanda, beden esbab ile gavgâda, gönül mutlak Üns-i Mevlâ’da bulunur.[3]
M. Es’ad Coşan Hocaefendi’ye göre bireyleri dervişlerden müteşekkil toplumu âlimler idare eder, yaraşanı ve yakışanı budur. Çünkü onlar, dervişler hazır askerlerdir. Devamlı hazırlıklı, abdestli; aklı fikri, sevaplı, hayırlı işlerde, işi halka hizmet ve Hakk’a kulluk, kalbi sâfî, dili zikirdedir. [4] Merhum Hocaefendi, Almanya’daki bir sohbetinde şöyle der:
İslâm'da toplumdan kaçmak yoktur, toplumun içinde olup, toplumu islah etmek, toplum vazifelerini yapmak, toplumu düzeltmeye çalışmak vardır ve toplumda yaşamak, dağ başlarında tek başına inzivâya çekilmekten daha sevaplıdır, daha makbuldür. Ruhbanlık yoktur ….. Ama herkes ruhbandır. Yâni “herkes İslâm'a çalışacak!" diye, çok rahat çok kesin bir şekilde, hiç şeksiz şüphesiz söyleyebiliriz. İslâm'da herkes cihadla vazifelidir. Herkes İslâm için çalışmalı, Allah'ın dinine yardım etmelidir. Herkes Kur'an-ı Kerim'in hizmetinde olmalıdır. Herkes, İslâm yayılsın diye yapılacak müesseseleri geliştirmeye gayret etmelidir,[5]
İslam toplumunu oluşturan mü’minler Allah’ın emanetidir. Bilenler bilmeyenlere öğretmeli, onları uyarmalı, gelişmelerine katkıda bulunmalıdır. Hem bilmeyenlerin, ilimden mahrum olanların nasiplenmesi sağlanmalı hem de ilim öğrenmiş olanlar bilgi ve görgülerini halkla paylaşmalıdır. Böylece toplumun her kesimi birbiriyle bağlantılı olmalıdır. Seçkin bir âlim olarak M. Es’ad Coşan Hocaefendi, bu görevini layıkıyla yerine getirdiği gibi kendisinden ve diğer âlim kişilerden edinilen ilmin toplumun her kesimine yayılmasını da istemiş ve organize etmiştir. Bir sohbetinde şöyle sesleniyor, sevenlerine:
“O halde müslümana konuşmak düşüyor, İslâm'ı anlatmak düşüyor. Yâni yılmadan, bıkmadan İslâm'ı yâd etmek, öğretmek düşüyor, her yerde söylemek düşüyor. Herkesin söylemesi gerekiyor. Ben söyleyeceğim, siz dinleyeceksiniz. Siz başkasına söyleyeceksiniz, o dinleyecek, o başkasına söyleyecek... O duydu oğluna söyleyecek, hanımına söyleyecek, ailesine, çocuğuna, komşusuna, arkadaşına söyleyecek, tekrar tekrar söyleyecek... Onun o bilgiyi söylemesi gerektiği her yerde, kalkıp söyleyecek.”
Toplumlar kendilerini sevk ve idare eden ilim erbabı kişiler, gerçek âlimler olmadığı müddetçe batılın, cehaletin, vesvesenin, zanların, karışıklıkların kurbanı olmaya mahkûmdur. Zira insanları uyaran, doğruları anlattığı gibi doğruluklarını arayıp bulan ve isbat eden de âlimlerdir. Maksat ilmin, doğru bilginin, hakikatin yaygınlık kazanmasını sağlamak ve batılın değil hakikatin geçerli hale gelmesini sağlamaktır. Ancak batıl ve yanlış olanın kabul edilmesi ve yayılması her zaman hakikatin kabulünden daha kolay olmuştur. Bu sebeple âlimlerin ve münevverlerin durmaksızın çalışması, konuşması ve anlatması gerekmektedir ki Es’ad Coşan Hocaefendi’nin hayatı tam anlamıyla bu şekilde geçmiştir. Yine bir makalesinde doğru bilginin önemiyle ilgili şu ifadelere yer veriyor:
“Çok söylendiği zaman toplumda herkesin bildiği müteârif, herkesin bildiği bir genel hakîkat haline gelecek, gerçek haline gelecek. Hiç kimse bilmeyince, yalan yanlış şeyler halkın arasında yayılıyor, millet de onu İslâm'mış sanıyor. O yanlış şeyi İslâm'ın kendisi sanıyor. Halbuki İslâm'da öyle bir şey yok,. Olmayan şeyi birisi söylemiş, herkes öyle sanıyor.”
Bu tükenmez çabaların neticesinde âlimler hem Kur’an’da hem hadislerde tartışılmaz bir üstünlük ve övgüye mazhar olmuşlardır. Onların sözlerini, hizmetlerini tesirli kılan ise halka verdikleri telkini öncelikle kendilerinin yerine getirmesidir. Alimlerin sahip olduğu dereceye dikkat çeken M. Es’ad Coşan Hocaefendi, Almanya’daki bir konferansında diyor ki:
“Din aliminin seyyidliği, kıymeti, izzeti, itibarı, şanı, şerefi nerden kaynaklanıyor?.. Bildiği dînî bilgilerden kaynaklanıyor. Dînî bilgileri bildiği için ve tatbik ettiği için... İslâm'da bilmek yetmiyor, ilmiyle amil olmak çok önemli! Bilecek, bildiğini uygulayacak, başkalarına da anlatacak... Hem İslâm'a uygun olyarak yaşadığı için, ahlâkını İslâm'a uydurduğu, hareketlerini, işlerini İslâm'a göre yaptığı için, hem de insanlara yol gösterip, Allah'ın sevdiği işleri onlara öğrettiği, Allah'ın sevmediği işlerden onları men etme durumunda olduğu için din âlimleri seyyiddir.[6]”
İlmiyle amel ettiği için güzel ahlakın zirvesine ulaşarak toplumun itibarını ve sevgisini kazanmış âlimlerin tek görevi insanlara ilim öğretmek değildir. Onlar halleriyle de çevrelerini etkilemeye ve ona şekil vermeye devam ederler. Hatta onların manalı bir susuşları binlerce kelamın yapamayacağı işi yapar. Onlar sözlerinden çok halleriyle toplumu irşad ederler. Bir hal ilmi olan tasavvuf, ilim ve amel ile mücehhez tasavvuf önderleri sayesinde Resulullah’ın hayatını yaşanır örnekler halinde sunarlar. Böylece onlar modern psikolojinin rol-modellleri haline gelip doğru örnekler olarak toplumun içinde yer alırlar. Merhum Es’ad Coşan Hocaefendi, ilim olarak elde edilen özelliklerin mürşidler sayesinde görünür kılındığını Avustralya’daki bir sohbetinde şöyle bildiriyor:
“Tasavvuf ilmi, sadece dershane ilmi değildir. Medrese ilmi, mikrofon ilmi değildir. Anlat, dinlesin; tamam... Olmaz!.. Uygulamalı bir ilimdir, hayatın içinde yaşanan bir ilimdir. Hâl ilmi deniliyor onun için; kâl ilmi değildir. Lafını herkes eder de, hâlini hâllenemez. Yalan söylemenin kötü olduğunu herkes bilir ama yalan söylemeyen azdır. Sinirlenmemek gerektiğini herkes bilir ama herkes yine kızabilir, sinirlenebilir… Yâni, tasavvuf öğüt veriyor, şeyh yol gösteriyor.[7]
Tasavvuf bir güzel ahlak okuludur. Güzel ahlaka erişmek, kâmil insan olmak için açılmışlardır, onlara gelenlerin de niyeti Allah’ın seveceği derecede güzel kul olmaktır. Yıllarca süren terbiyenin ardından elde edilen güzel ahlak ve erişilen mertebe, sadece bu güzel hasletlerin sahibini değil onun mensup olduğu topluma da fayda ve güzellik aşılar. Merhum Esad Coşan Hocaefendi, bu dünyada mutlu ve huzurlu yaşamının yolunun güzel ahlak olduğunu yine Avustralya’daki bir sohbetinde şöyle açıklıyor:
“Bu dünyada mutlu yaşamanın; cemiyetin, toplumun mutlu olmasının yolu güzel ahlâktır. Ahlâk, bir takım kaideler koyuyor. İnsanları insanlara zulmettirmiyor, haksızlık yaptırtmıyor. İnsanları insanlara acımaya, merhamet etmeye, insanlar için parasını harcamaya, vakıflar kurmaya, hayır hasenat yapmağa sevk ediyor. Sonra, insanlar arasındaki münasebetleri tanzim ediyor. "Sabırlı ol!" "Kızma!" diyor. "Kardeşini affet!" diyor. İnsanları affetmenin çok kıymetli bir şey olduğunu ifade ediyor. Bu ahlâkî kaideler, toplum içinde bir huzur meydana getiriyor… Öğretmezseniz, öğrenemiyor insanlar.[8]”
Akıl sahibi kimseler için bu dünya üç zümreden müteşekkildir, ilim öğrenen, ilim öğreten ve bunları seven. Kişi istemezse kimse ona bir şey öğretemeya muktedir olamaz, ancak öğretilemzse de öğrenme ihtiyacını keşfedemez. İşte mürşidi kâmiller bu düğümü çözmüş, taliplilere ilim aşkını öğretmeyi başarmışlardır. Her ilmin bir üstadı vardır. Ahlak üstadları da mürşidi kâmillerdir. Zira onların malzemesi insan ruhu, aletleri de iman, ibadet ve muhabbettir. Merhum Hocaefendi, İslam Dergisi’ndeki başyazılarından oluşan Başmakaleler 1 adlı eserinde, takipçilerine işin özünü anlatıyordu:
“Her fennin bir ustası, her ilmin bir profesörü, her konunun bir mütehassısı, her karışık yolun bir kılavuzu vardır. Tasavvuf yolunda böyle kimseye mürşidi kâmil denilir. Görülüyor ki insanoğlu, canı tehlikeye girince, hemen en iyi doktoru arıyor, Avrupalara, Amerikalara kadar gidiyor. Aynen bunun gibi mâneviyat yolunun da bilgili, görgülü, tecrübeli, âlim, fazıl, kâmil, olgun bir kılavuzu mutlaka aranmalıdır; şairin dediği gibi: “Delilsiz gidilmez yollar yamandır.” Hatta böyle birini bulmak için mağripten maşrıka dolaşmak şarttır ve gereklidir. Onu bulunca da ona tam teslim olmak icap eder; aksi halde menzil-i maksûda vusul asla mümkün olmaz.[9]”
Bilgi, görgü ve erdem toplumları dirayetli kılar. Ancak bunların sayesinde doğru ile yanlışın arası tefrik edilebilir. Aksi halde içeriden veya dışarıdan gelen herhangi bir tesir insanları çeşitli yönlere sevk etmeye muktedir olur. Toplumların, uzunca bir süredir dünyayı tesiri altına alan batılılaşma etkisine bu kadar açık olmaları bu sebepledir. Batılılaşma ile birlikte gelen alışkanlıklar, fikirler, inançlar, kurallar, kahramanlar gençlerden başlayarak herkesi değişik oranlarda kendisine bağlamaktadır. Oysa toplumun kendine has özelliklerini yaşayabilmesi için ona yürekten bağlı sevenlerinin olması gerekmektedir. Ancak böylece onun içinden iftihar tabloları derleyebilir, örnek alınacak kahramanlar çıkarabilir. Merhum M. Es’ad Coşan Hocaefendi, İlim ve Sanat Dergisi’ndeki başyazılarından oluşan Başmakaleler 3 adlı eserinde şu tespitleri yapıyor:
“Halkımıza ve yeni nesillere, tarihî ilgi, sevgi ve saygısını kuvvetli bir şekilde aşılamamız şarttır. Yeni nesiller büyük âlimleri, evliyâullahı, kahramanları, vatanseverleri, mücahitleri, fatihleri, şehitleri, gazileri, faydalı işler başaranları, sanatkârları, dâhileri, hayrât ü hasenât sahiplerini, yakından tanımalı, sevmeli ve onları kendine numûne-i imtisâl, kâmil ve mükemmel misal olarak almalıdır.”[10]
Avustralya’daki bir sohbetinde işe şu bilgileri veriyordu:
“Hocamız meselâ Tezkiretül-Evliyâ'yı neşr ettirmiştir, nesrettiğimiz kitaplar arasındadır. Tabakat kitapları ve sâire... Bunları okumak lâzım... Bunları okuduğu zaman insan, iyi bir insanı görmüş ve tanımış oluyor; hayatıyle, biografisiyle tanımış oluyor. Ve kolay bir yoldan, örnek insanı görmek suretiyle kendiside bir şeyler öğrenmiş oluyor. Allah'ın iyi kullarının, sevgili kullarının hayatlarıyla ilgili kitapları, siyer, menâkıb ve tarih kitaplarını okumak lâzım. [11]
Osmanlı toplumu kendini yetiştirmenin türlü yollarını keşfetmiştir. Tekkeler var oldukları dönem boyunca toplumun odak noktaları olmuştur. Ahlak eğitiminin esas alındığı bu merkezlerde küçükten büyüğe herkes tasavvuf terbiyesinden geçmiştir. Manevi irfan merkezi görevi üstlenen tekkeler ve dergâhlar Osmanlı toplumuna asıl rengini ve şahsiyetini kazandıran merkezler olmuştur. Kuruluşundan günümüze kadar her dönemde farklı biçimlerde tesirler göstermişlerdir. Tekkelerin toplumun eğitilmesindeki rolüne vurgu yapan M. Es’ad Coşan Hocaefendi, eski sosyal yapının kuvvetini dergâhlardan aldığını belirtiyor. Hocaefendi’ye göre Osmanlı ecdadımız, Anadolu'daki insanımız medreseye gitmemiş olsa bile mutlaka tekkeye gitmiştir. Daha doğrusu, tekke onun köyüne gelmiştir. Bir derviş gelmiştir, onlara orada Allah'ı sevmeyi, Allah'ın emrini tutmayı, Allah'ın yolunda yürümeyi sevdirmiştir.[12] Zaviyeler kimsenin bulunmadığı yerlerde yolcuları ağırlayarak güzel ahlak çalışması yapmıştır. Tasavvuf ehline mesken olan bu yerler, sanatın, edebiyatın, sporun, halk eğitiminin icra edildiği birer sosyal müessesedir. İşi halkı eğitmek olan dergâhlar kapatılarak yerine bu maksatla açılan halk evleri, bir takım becerileri kazandırmaktan öte bir işlev üstlenememiştir. Dergâhların eksikliği, toplumumuzda mumla aranılan güzel ahlakın eksikliği kadar büyük bir boşluğun açılmasına sebep olmuştur. Merhum Esad Coşan Hocaefendi, sorunu şu şekilde tespit etmişti:
“Eskiden ahlâk eğitimi, tekke denilen tasavvuf müesseselerinde yapılıyordu. Ve bu herkese hitab ediyordu. Diyelim ki, okul çağındaki çocuklara ahlâk eğitimi verdiniz. Esnaf ne olacak, okumayan çocuk ne olacak, çırak ne olacak?.. Okula gelmeyen köylü ne olacak, kadınlar ne olacak?.. Bunların hepsi birer soru... Bunların cevaplandırılması lâzım!.. Eskiden bu işleri tasavvuf görüyordu. Kişilerin hepsini birden kucaklıyordu. Mesâi saatlerinin dışında yetiştiriyordu. Böylece Allah'a inanan, başka insanları seven, ahlâkî davranışları bilen ve ahlâkî davranmayı yapabilen, yapabilecek vicdan eğitimi görmüş insanlar meydana geliyordu.” [13]
Gerçek âlimler insanların seyyidi yani efendisidir. Toplumlar onlara değer verdiği ölçüde yücelir, devletler onları baş tacı ettiği oranda büyür ve güçlenir. Tarih doğuda ve batıda bunun misalleriyle doludur. İnsaflı her hükümdar etrafına devrinin ilim ve fikir adamlarını toplamıştır. İslam ülkelerinin başşehirleri ulema ocağı haline gelirken ilim ve fikri adamları akın akın o selamet beldelerine gelmişlerdir. Semerkant, Kabil, Delhi, Bağdat, Şam, Kurtuba ve nihayet İstanbul. Hükümdarlar ulemanın beldelerine gelişini bir uğur ve bahtiyarlık vesilesi saymışlardır. Zira ilim ve irfan ancak huzur iklimde yeşerebilen, gelişebilen bir ağaçtır. Değerli âlimlerin sözlerine riayeti ihmal etmeyen hükümdarlar o büyüklerle beraber anılma şerefini elde etmişlerdir. Bu konuda şöyle der M. Es’ad Coşan Hocaefendi:
“Âlimler seyyidlerdir. Onlarla oturup kalkmak, sözünü sohbetini, fikirlerini dinlemek, onlara göre hareket etmek lâzım! Çünkü onlar kişisel menfaatler için değil Allah rızası için konuşurlar, toplumun faydası için konuşurlar.[14]
Osmanlı, ilk devirlerde sâfî ve samimi idi; adaletle hükmediyordu; ilme ve alime rağbet ve hürmet, ihtisas erbabına, sanata ve sanatkâra itibar ve riayet gösteriyordu. Söz ve idare, alimin ve mütehassısın idi. Tasavvufî terbiye halkı iyi ahlâka gerçekten sahip kılmıştı. Mevlânâlar, Yunuslar, Hacı Bektâş-ı Velîler, Şeyh Edebâlîler, Âşık Paşalar, Geyikli Babalar, Hacı Bayramlar, Akşemseddinler, Eşrefoğlu Rûmîler... ideal ve gözde kişilerdi.”[15]
Toplumlar bireylerden oluşur. Nitelikli bireylerin bir araya gelmesinden aynı kıratta cemiyetler oluşur. Ahlakı hiçe sayan fertlerin oluşturduğu toplumlarda hırsızlık ve arsızlık görürlürken, edeple terbiye olmuş insanların birlikteliğinden ince zevkler terennüm eden toplumlar peyda olur. Edeb Allah’ın huzurunda olduğunu bilerek yaşamaktır. Bu duygu ve düşüncelerden uzak olanlarda bir hayır görmeyen M. Es’ad Coşan bir makalesinde şu tespitte bulunur:
“Dinî terbiye almayan, Allah korkusu öğrenmeyen, âhirette mahkeme-i kübrâda hesap vereceğine inanmayan insanlardan hayır gelmiyor; hiçbir yerde! Hangi tahsil seviyesinde olursa olsun! Allah’tan korkmuyorsa adam öldürüyor, rüşvet alıyor, devlet malını çalıyor, hazineyi hortumluyor, adaleti bozuyor, vatana hıyanet ediyor, yalan söylüyor, haksız kazanç sağlıyor, yandaş kayırıyor, isyan çıkarıyor; ülkeyi, milleti bölüyor, orman yakıyor, çevreyi tahrip ediyor, sadece ve sadece kendi menfaati, nefsi, keyfi için çalışıyor...”[16]
Eğitim her soruna çözüm üretecek başlangıç noktasıdır. Doğru ve kaliteli bir eğitimle sıradan insanların münevver kimselere dönüşeceğini belirten M. Es’ad Coşan rh.a eğitim kadrolarının alimlerden oluşmasının gerekliliğine de dikkat çeker:
“Milleti eğitim, eğitimi de fazıl ve kâmil âlimler kurtarabilirler. İyi bir eğitim, ilkel bir toplumu, ilkellikten, geri kalmışlıktan kurtarır; modern, ileri, aydın bir toplum haline getirir. Kaliteli bir eğitim, köylüyü vezir, fakiri zengin, sipahiyi paşa, ümmiyi âlim, zalimi fazıl mertebesine yükseltir, dağdaki çobanın oğlunu beynelmilel şöhrete sahip atom âlimi yapar, harap beldeleri mamur, silik ülkeleri lider kılar.”[17]
M. Es’ad Coşan (rh.a) Hocaefendi, kitaplarında 3 çeşit alimden söz eder. Biri dünyevi ilimlerle meşgul olanlar. Bir diğeri manevi ilimlere meşgul olanlar ki veliler, meşayıh-i kiram kastedilmektedir. Halkı terbiye ve irşad eden hakiki âlimler bunlardır. Bir de zahiri ilimlerle meşgul olanlar, yani ilm-i şer’iyeye mensup âlimler söz konusudur. Hakiki âlimler ilimlerini devamlı surette yayıp paylaştıkları, insanların manevi terakkilerine vesile oldukları için zaten yüce bir makamı elde etmişlerdir. Zahiri ilimlerle meşgul olan âlimler de cömertlikleri yani bilgilerini paylaştıkları ve onunla amel ettikleri nispette yücelir, değer kazanırlar. Böyle ilim irfan sevdalısı nice yüce kimse kendileriyle birlikte toplumun da yükselmesini sağlamış, medeniyetler âlimlerin fedakârlıkları sayesinde vücuda getirilmiştir. Kendisi de tarifsiz fedakârlıklar göstererek halkı irşada çalışan M. Esad Coşan Hocaefendi, AKRA FM’deki bir sohbetinde çarpıcı örnekler verir:
“İlmi bilen bir kimsenin ilmi öğrenmek isteyen kimseye mutlaka vermesi lâzım!.. Bir talebe bir hocadan bir şey istediği zaman, onun memnûniyetle ilmini ona öğretmesi lâzım!.. Bu konuda bizim âlimlerimizden rivâyet edilenler, çok ibret vericidir. Meselâ geçtiğimiz 30 - 40 yıl önce, İslâmî ilimleri öğretenlerin azaldığı zamanlarda yaşayan bazı âlimleri hatırlıyorum. Kendisinden ders görmüş meşhur kimseler de var. Bu şahıslar sabah akşam cami köşesinde veyahut buldukları herhangi bir mekânda, istekli talebelere İslâm'ı zevkle, hevesle, aşk ile yorulmadan öğretmişler. Hattâ anlatmışlardı: Husrev Hoca denilen bir âlim... Tabii, sabahtan akşama kadar çalıştıktan sonra insan evine yorgun argın döner, biraz da istirahat etmek isteyebilir. Bazı kızlar gelmişler:
"--Hocam, biz camiye gelemiyoruz, çalışmalarımız var; acaba bize sabahleyin şu vakitte grup halinde gelsek, ders verebilir misiniz?" demişler.
Onların o en müsâit olmayan zamandaki isteklerini dahi, o âlim reddetmemiş ve onlara ilim öğretmiş. Hakîkaten de çok kıymetli talebeler yetiştirdiğini ve başlı başına bir ilmî hareket meydana getirdiğini onu tanıyan kimselerden öğreniyoruz. Allah bu alimlerin sayısını arttırsın..[18]
Yakın tarihimizde benzeri olaylara hiç de az rastlanmamaktadır. Yarım asır evvel yasaklarla dolu bir Türkiye’de İslamı yaşatmaya çalışan o âlimler gibi batıl akımların inançları yok etmeye giriştiği dönemlerde de fedakâr âlimler çıkmıştır. Kimilerinin adı sanı bilinmese de onlar toplumun manevi değerleriyle ayakta kalmasını sağlamış, dini yok olmaktan ve batıl akımlardan korumuşlardır.
Nakşibendî okulunun Hindistan’da muktedir olduğu manevi zafer bilinmektedir. Yakın tarihte Rusya’da yaşanan bir takım faciaları da M. Es’ad. Coşan rh.a misal veriyor:
“Nakşibendîlik hâlen Rusya’da da sessiz fakat etkin bir güçtür; rejimin her türlü dinsizlik ve komünizm propagandasına, sert takip ve baskısına rağmen Müslümanların ve bilhassa Orta Asya Türkleri’nin benliklerini korumalarına, yekpare ve dipdiri ayakta kalmalarını sağlamaktadır.[19]
Rusya’da yaşamış olan âlimler ve mürşid-i kâmiller canları pahasına halkı uyandrmaya ve müdafaaya uğraşmış, dinlerini muhafaza etmelerini sağlayarak bunu başarmışlardır. İsimleri unutulmuş, dergâhları kapatılmış mürşidler Kazakistan’da, Kırgızistan’da, Kafkasya’da İslam’ın bugüne ulaşmasında büyük rol oynamışlardır. Varlıkları İslam’ın varlığına sebep olmuştu bu ulemanın, yokluğu dinin de o topraklardan sürülüp çıkarılmasına sebep olurdu. Kafkaslar’da Şeyh Şamil’in yaptığını Cezayir’de Ömer Muhtar yapmıştır ki her ikisi de mutasavvıf önderlerdir. Merhum Hocaefendi, bu konuda çeşitli misaller verir:
“Misâl istiyorsanız Yesevî dervişleridir, Horasan erenleridir. Horasan'ı bırakmışlar, bu diyarları müslüman etmişler. İslâm'ı bu diyarlara yaymışlar. Savaşmak gerektiği zaman savaşmışlar, anlatmak gerektiği zaman anlatmışlar, öğretmek gerektiği zaman öğretmişler.
Bizimkilerin prensibi şudur: Gündüz çalışmak, kazanmak, hizmet vs. Gece ibadet... Bu tarzda gayret göstermişlerdir. Biliyorsunuz İmam-ı Gazâlî tasavvufun meşhurlarından birisidir. Bir medresesi vardı; orada profesörlük yapıyordu, talebe yetiştiriyordu. Medresesinin karşısında da tekke vardı; orda da tasavvufî eğitim yapıyordu. Böyle olmuştur.
Bizim tasavvuf büyüklerinin çoğu, aynı zamanda büyük müderristir, profesördür. Meselâ, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî müderristi. İmam-ı Gazâlî müderristi. Sonra, Ankaralı Hacı Bayrâm-ı Velî müderristi; şimdi müze olarak kullanılan medresede müderrislik yapıyordu. Ondan sonra tasavvufa intisab etti. Hepsi aynı zamanda öğretmendir, profesördür, ilimle meşgul olan insandır. Kur'an tefsiri yazmıştır, hadis kitabı yazmıştır, fıkıh kitabı yazmıştır. Dinde bilgili insanlardır, üstad insanlardır. Gerçekten deryâ gibi bilgisi olan insanlardır.
Yusuf-u Hemedânî Hazretleri --rivâyet ediliyor ki-- doksanbin mecûsîyi müslüman etmiş. Kapı kapı gidermiş, İslâm'ı anlatırmış; mecûsîyi, ateşperesti İslâm'a çekermiş. Fuat Köprülü'nün İlk Mutasavvıflar isimli eserinde vardır Yusuf-u Hemedânî... Ahmed-i Yesevî Hazretleri'nin hocası oluyor. Ahmed-i Yesevî Hazretleri de tarikatı ondan aldıktan sonra bütün Türkistan ve Sibirya bozkırlarındaki göçebelere, Türkçe konuşan kavimlere İslâm'ı yaymıştır. Sonra, Çeştî Tarikatı Hindistan'a yaymıştır İslâmiyeti... Hinduların müslüman olmasına sebep olmuştur. Sunûsî Tarikatı Afrika'da, Sudan'da yaymıştır. Birçok gayrimüslimin İslâm'a gelmesinde en büyük emeği olan, en büyük katkıyı sağlayan mutasavvıflardır.”
Âlimler medeniyetin öncü kuvvetleridir. Onlar olmadan toplum iradesi gelişemediği gibi, toplulukları toplum yapacak ortak görüş, fikir, his ve fiillerin meydana getirmede de önemli rolleri vardır. İslam medeniyeti mücahidlerin omuzlarında kıtalar, gönül ve fikir adamlarının himmetiyle çağları aştı. Müslümanların kurdukları medeniyetler yaşadıkları dönemlerde olduğu kadar günümüzde de merak ve ilgiyle muhataptırlar. M. Es’ad Coşan Hocaefendi’nin çeşitli vesilelerle sık sık değindiği Endülüs medeniyeti onlardan biridir:
“Sadece Kurtuba’da 800 medrese, 1700 cami vardı. Endülüs’ten çok büyük din ve dünya âlimleri, filozoflar yetişti. O zamanın Avrupa üniversitelerinde Arapça dersi mecburen okutuluyordu. Hatta krallar, Endülüs’e, iyi yetişmeleri için yüzlerce kız ve erkek talebe gönderip onların iyi eğitilmelerini müslümanlardan rica ediyorlardı. Tarihin bildiği bir gerçektir ki Avrupa, Endülüs sayesinde uyanmış; aradaki yüksek seviyeli ilim ve sanattan kaynaklanan Rönesans’ı ve dinlerinin tenkidi mahiyetindeki Reform’u gerçekleştirmişti.[20]
Hâsılı kelam Avrupa ışıklarını kapatmış karanlıkta otururken, çalışan Müslüman ilim adamları sayesinde medeniyetini kurmayı ve ilerletmeyi başarmıştır. Osmanlı ise tesirlerini devam ettirmekte olan henüz yaşlanmamış bir medeniyettir. Osmanlı medeniyeti İslam ile can bulmuş, tasavvuf ile ruh kazanmış bir medeniyettir. Onun her nakışında tasavvufun nefesi vardır. Bu sebeple uzun soluklu olmuş, inşa ettiği ince sanatlar, zarif mimari ve musikide tasavvuftan aldığı kudret ve ilham ile yaşamıştır. Ulema hem halkın hem devlet adamlarının iltifatını ve yakınlığını kazanmıştır. Bu yakınlıktan karlı çıkan şüphesiz halk ve hükümet olmuştur. Zira âlimlerin hakikati tutan tercihleri, hakkı söyleyen sözleri hep doğru yolda bulunmalarını temin etmiştir. Hemen her Osmanlı padişahının yanı başında duran bir mana eri bulunmaktadır. Şahsi hayatlarının o mana büyüklerine danışmanın yanında devletin bekası için de onlardan feyz almışlardır. Böylece devlet-i ebed müddet diye nam salacak sapasağlam bir devleti kurmaya ve yaşatmaya muktedir olmuşlardır. Merhum Hocaefendi, bu konuda ise şu bilgileri verir:
“Nice imanlı ve insaflı, aklı başında mü’minler, devlet adamları, emirler, vezirler, hatta padişahlar gelip onlara bağlanmış, ellerini öpmüş, dualarını talep etmiş, buyruklarını tutmuş; onları kendilerine rehber edinmiş, kendilerini onların emrinde ve hizmetinde bilmiştir. Mesela, Sultan Ahmed’in, Azîz Mahmûd-i Hüdâî’ye intisap edip bağlılık sözü vermiş olduğu, hatta saltanatı bile terk etmeyi istediği, fakat şeyhinin ona, bu hizmete devam etmesini emreylemesi üzerine padişahlığa devam ettiği meşhurdur.[21]
Toplumlarımıza böyle erdemli, bilge âlimler kılavuzluk ederken mutlu ve başarılı idik; cihanın takdirini ve hayranlığını kazanmıştık, maddemiz ve mânamız, ferdimiz ve cemiyetimiz, devletimiz ve siyasî durumumuz izzetli ve şerefli idi. Çünkü Allah’ın sevdiği insan tipi, ilim ve irfana, edep ve takvaya beraberce sahip olandır ve Rabbimiz öylelerini aziz kılar, nusreti ile teyit ve takviye buyurur. Şimdiki halimiz nedir? İlim; dinden, imandan, irfandan, edepten, ahlâktan, takvadan, sorumluluk duygusundan ayrılmış, başıboş kalmış, bozuk düzen çalışmakta, insanlığa saadet değil, felaket hazırlamaktadır.”[22]
Hakiki âlimlerin yanına bulunduğu hükümdarlar fetihler gerçekleştirmiş, İslamı beldelere ulaştırmış, halkı adalet ve şefkatle idare etmişlerdir. Muntazam idarelerin yönettiği toplumlar büyük âlimler, olgun ilmi çalışmaların ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Halk bilmediğini âlimlere soruyor, mütehassısını buluyor, meseleler usulünce çözülüyordu. Hocaefendi’ye göre Osmanlı’yı düşman yıkmadı, yıkamazdı. Biz o muhteşem imanımızdan kademe kademe, derece derece uzaklaştığımız için onu kaybettik.[23]
Sırf iktidar hırsı ile halkı yönetmeye talip olanlar kendilerini de yönettiklerini de hüsrana düşürdüler. Bu yüzden M. Es’ad Coşan rh.a ülkeleri yönetenlerin alimler olmasını temenni eder:
“Keşke tüm İslâm ülkelerinde tarih boyu yönetim ve iktidar hadîs-i şerîfte bildirildiği üzere hep alimlerin elinde olsaydı! Fakat maalesef, dünya sevgisi, menfaat hırsı, saltanat arzusu çok kere daha baskın çıkmış; İslâm halkları ve devletleri, dinden, imandan uzak, edep ve erkândan habersiz, içki içen, şarkı dinleyen, haremde rakkâseler oynatan... zalim dünyaperestlerin, siyaset mafyalarının eline kalmış, inim inim inlemiş, ya da din dışı sebeplerle birbirleriyle savaştırılmış, kırılmış, ezilmiştir. Bugünkü İslâm âleminin perişanlığına bakınız: Sebep çok kere, bu ihtiraslı, hain, zalim, gafil, gaddar, iktidar gasıplarıdır.”[24]
Yine bu görüşü desteklemek üzere bir başka yazıda idarecilerin ve halkın bozulmasından alimleri sorumlu tutan M. Es’ad Coşan Hocaefendi, hem soruna hem de çözüme dikkat çekiyor:
“İslâm toplumunda tüm işlerin sahiplerinin alimler olması gerekir; ulû’l-emr, alimlerden gayrı kimselerden seçilirse, emanete hıyanet edilmiş olur, din ve dünya nizamı fesada uğrar, kıyamet kopar. Halkın bozulması idarecilerin bozulmasından, idarecilerin bozulması da âlimlerin bozulmasındandır. Âlim tüm toplumu teftiş ve murakabe etmek zorundadır. Allah’ın ona verdiği görev budur.” [25]
Büyük sorumluluklar ve yükler taşıyan âlimler toplumların hürmet odaklarıdır. Halk onların etrafında toplaşır, onlardan güç alır destek bulurlar. Bu gerçeğe Es’ad Coşan Rh.a şöyle işaret ediyor:
“Halkın kaba kuvvete boyun eğdiği zamanda bile âlimler dimdik durmuş, zorbalığa pes dememişlerdir. İstila, felaket ve musibet zamanlarında eza ve cefalara onlar katlanmış, halkı etraflarında toplamış, hürriyet ve istiklal için çarpışmışlar, destanlar yazmışlardır.[26]
“Savaşlarda orduları teşvik ettiler, sultanlara moral verdiler, atlarının dizginlerini tutup savaş meydanını terk etmelerini engellediler, orduların en ön saflarında talebeleriyle, müritleriyle çarpıştılar, zaferler sağladılar.” [27]
Sulh durumunda ise memleketin iç işleri ile yakından alakadar olan âlimler fertleri tek tek yetiştirerek ideal toplumu oluşturmaya katkı sağlamışlardır. Onların gayretleri halkın dışarıda düşmanlara baş kaldırmalarını sağlarken içerde kanunlara, nizama ve yöneticilere itaati temin etmiştir. Gerçek âlimlerin varlığı halkı teskin ederek sükûnete aşina kılmıştır. Zarardan sakındırıp hayra teşvik etmişlerdir. Benzeri bir çok hadiseye hayatında sıkça rastladığımız merhum Hocaefendi, bu konuda şunları söylüyor:
“Mürşidler toplumda polisin yapamadığını, zabıtanın askerin, zorlamanın, yasağın, hapishanenin, mahkemenin yapamadığı işi, gönülleri terbiye ederek, insanları ıslah ederek yapan mühim insanlar... Mânevî bakımdan bir eğitim, insanı insan yapıyor, insanı irfan sahibi insan yapıyor, sultan yapıyor. Bu eğitim çok önemli...
Sonra o insanın çok hayrı hasenâtı oluyor. Dindar bir insan oluyor; bakıyorsunuz, okul yaptırmış, çeşme yaptırmış. O inancı dolayısıyla, Allah'ın rızasını kazanayım diye yaptığı şeylerden toplum çok istifade ediyor. İnançsız bir insan da vuruyor, kırıyor, bunalım içinde, gerilim içinde, çevresine zararlı oluyor; emniyet müdürlüğünü roketliyor, tarıyor... Neden yapıyor bunları?.. İşte merhameti gelişmemiş, imanı teşekkül etmemiş, eğitimi eksik kalmış, toplum onu ıslah edememiş; ondan yapıyor. Bunların hepsi çok önemli... İşte bunlar en önemli olduğu için, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: "Din âlimleri, dini en iyi bilen mübarek insanlar seyyidlerdir; soylu, asâletli, izzetli, itibarlı, kıymetli kimselerdir."[28]
İlimden âlimlerden mahrum toplumlar çok sık yanılgıya düşer, doğruluktan şaşar, yanlış istikametlere yönelirler. Âlimlerin yokluğundan istifade eden fırsatçılar ise iktidarı elde etmekle kalmaz, halkı inançlarını, akıbetlerini, gönüllerini alt üst ederler. Hem kendilerini hem de toplumu felakete düşürürler. Bu sebeple hakiki âlimler toplumların en önemli dayanağı, en önemli nimetidir. Cehlinin dahi farkına varmayacak kadar karanlıkta olan toplumlar onlardan mahrum bırakılmakla cezalandırılmıştır. İşte bu durumu M. Es’ad Coşan şöyle tesbit ediyor:
“İnsanlar onlara mesele sorarlar. Onlar da kendi sivri akıllarına göre, kafadan atma, cevap verirler. Hem kendileri dalâlete düşerler, hem de kendilerine soru soranı da şaşırtıp saptırırlar, dalâlete düşürürler. Ne olacak şimdi bunların ahirette cezası?.. Dalâlete düşen de cehenneme gidecek, dalâlete düşüren de cehenneme gidecek. Cehennemde bu ikisi kavga edecek. Cehennem ehlinin birbirleriyle cehennemde kavgalaşması haktır. Diyecekler ki: "Siz olmasaydınız, biz doğru yola gidecektik, siz bizi saptırdınız. Sizin yüzünüzden biz böyle saptık, dalâlete düştük." diyecekler, onlar da cevap verecekler, böyle kavga edecekler. Birbirlerine atacaklar kabahati ama bir insanın birisi tarafından kandırılması mazeret olmuyor.”
İlimden irfandan nasibini almamış âlim kılıklı kişiler kendi toplumlarını felakete sürüklemekle kalmaz dünyayı dahi karıştırmayı başarırılar. Bu türden kişilerin ardına takılmış yüzlerce cahilin işlediği cinayetler yüzünden hem din hem dindar Müslümanlar töhmet altında kalmışlardır. Âlim olmayan ya da sahte âlimlere uyulması karışıklıkların asıl sebebidir. Hocaefendi, bu konuda şu uyarıyı yapar:
“Asıl karışıklık âlim olmayan şahıslara uyulduğu zaman olur. Çünkü âlim olmayan insanlar milyonlarcadır, milyarlarcadır. Hangi birine uysan, herkes bir baş olmak istiyor. Baş olduğu zaman da kurum kurum kuruluyor, çalım satıyor. O bakımdan, asıl karışıklık o zaman çıkar ve ondan çıkıyor. Bir devletin başına filânca geçiyor, öteki devletin başına ötekisi geçiyor; harbediyorlar. "Neden harbediyorsunuz?" diyorsun, bir sebep buluyor. Bir cihangirlik arzusu, bir kavga; böyle gidiyor.” [29]
Peygamber varisi ve halifesi, ümmetin kandilleri olan âlimler toplumların tabii liderleridir. Siyaseten halkı idare etmeseler bile manen onları sevk ve idare ederler. Esad Coşan Hocaefendi’ye göre onlar Resulullah’ın zamanından bu yana gelmiş İslam halifeleridir:
“Bütün ümmetin bir lidere bey'at etmesi gerekir. Buna imâmet-i kübrâ veya hilâfet makamı derler. İslâm'ın ilk zuhurunda öyle oldu. Asırlar geçtikten sonra bir ara öyle olmuş gibi idi. Sonra halifelik lağvedildi. Bu bağlanılan şahıs, âlim olacak, kâmil olacak, fâzıl olacak, bilgin olacak... Bir çok vasıfları olması lâzım!.. İntisâbdan, ittibâdan, iktidâdan maksad, bir insanın bir başka insana bağlanmasıdır. Bu bir tane olur. İttibâ, iktidâ, bey'at, intisab hepsi bir yeredir. Tekdir, bir tanedir. Peygamber Efendimiz'in zamanında da bir taneydi. Peygamber Efendimiz'den sonra Hulefâ-i Râşidîn geldi, insanlar onlara bey'at ettiler… Peygamber Efendimiz'in varisleri İslâm'ı en iyi bilen âlimler olduğu için, bey'at da, ittibâ da, iktidâ da, ittibâ da; ne kelime ile olursa olsun bağlanmak âlimlere olacak.”[30]
Tek bir lider etrafında toplanılması âlimleri ümmetin birliğini sağlama noktasına taşımaktadır. Bu politika değildir, iktidar hırsı hiç değildir. Bu ümmetin felahı, kurtuluşu ve birliği için gerçekleştirilmiş mesuliyeti ağır büyük bir sorumluluktur. Ancak durum zamanla rayından çıkmış Müslümanların önderliğine layık olmayanlar gelip talip olmuştur. Bu konudaki fikirleri şöyledir:
“Öyle gidip dururken, politikacılar çıktılar, iktidarı zorla aldılar, saltanat usûlüne çevirdiler. Ama ehl-i iman ve irfan hiç onlara kulak asmadan, kıymet de vermeden çalışmalarına devam ettiler… İslâm, hangi grup olursa olsun --küçük-büyük-- mutlaka birisinin başkan olmasını emrediyor, düzeni emrediyor. Namazda nasıl birisi öne geçip namazı kıldırıyorsa, onun gibi düzenli olmayı emrediyor.”
İslam’ı tanımlamak için pek çok şey söylenir. İslam akıl dinidir, İslam, sevgi dinidir, İslam bilgi dinidir, hatta İslam kılıç dinidir. Bunların hepsi yerli yerince kullanıldığı takdirde doğrudur. Merhum Esad Coşan Hocaefendi, bu tanımlara bir yenisini daha ekliyor ki o da İslamın intizam dini olmasıdır. Onda başka hiçbir dinde olmayan bir nizam ve intizam vardır. Bu sebeple Müslümanlar arasında inanç, fikir ve fiilde birlik ve beraberlik olması başka hiçbir toplumda olmadığı kadar mühimdir. Bu sebeple Müslümanların lider etrafında toplanması da merhum Hocaefendi tarafından son derece önemli bulunmuştur:
“Resûlüllah SAS'in vâris-i hakîkîsi ve halife-i mânevîsi, ümmetin önderi, mü'minlerin serveri ve rehberi olur. Halkın ona ittibâsı ve itaati lâzım gelir, ittibâ etmeyen câhiliye ölümü ile ölür; bu cihana a'mâ gelip a'mâ gider.”[31]
Fert olarak doğru yetişmek, toplumun değerli bir üyesi haline gelmek, birbirlerinden aldıkları güçle medeniyetler inşa etmek, istikamet üzere bulunmak, iç ve dış zararlardan korunmak, fitnelerle ve batıl inançlarla mücadele etmek, dünya milletleri arasında saygın bir yer eidnmek, hakiki mü’min olmak, Allah’ı tanımak ve ona layık kul olmak, dünya ve ahiret saadetini kazanmak ve daha pek çok hayırlı netice için Esad Coşan Hocaefendi herkese ilim öğrenmeyi tavsiye ediyor:
“Genç, dinamik ve idealist kimselerin, zihni ilme yatkın ve maddî-mânevî her durumu âlim olmaya elverişli müslümanların derhal tedbir almalarını, ilme olağanüstü önem vermelerinin zorunlu olduğunu belirtiyor. Bununla birlikte ilim sahasındaki beynelmilel savaşı kazanmak için herkesin var güçleriyle çalışmalarını hararetle tavsiye ve temenni ediyor.”[32]
Esad Coşan Hocaefendi, ilimle, amelle ve hizmetle dolu dolu bir ömür sürmüştür. Onun bereketli ve feyizli hayatı binlerce kişinin hayatını değiştirmiş, sosyal çalışmaları toplumu irşad etmiş, görüş ve önerileri yöneticilere ihtar olmuş, hükümetlere, devlet adamlarına cesaret vermiş, âlimler ilminden feyz, sanatkârlar ondan ilham almış, gençler onun ideallerini sahiplenmiş, yolunu kaybedenler istikamet bulmuş, erkekler yüreklenmiş, kadınlar şahsiyetlerini yeniden keşfetmişlerdir. Hayattayken izhar ettiği idealleri henüz tamamlanmamış olsa da yön belirleyip şevk aşıladığı bireylerin oluşturduğu topluluk, özlemi çekilen saadet toplumuna her gün biraz daha yaklaşmaktadır.
Rahmet ve hürmetle kendisini yâd ediyoruz.
Unutulmayan büyükler arasında yerini alan Mahmud Esad Coşan Hocaefendi gibi gönül ve fikir dünyasına aşina olmazını, ilim irfan yolunda yorulmanızı, halka hizmet ile şeref bulmanızı ümid ve temenni ederiz.
Allah’a emanet olunuz.
Derleyen: Serpil Özcan
AKRA FM






