Dünyada siyasi gerilimin tırmandığı şu günlerde, kamuoyunda hakim duygu kaygı ve korku
Beynin ve vücudun korku karşısında nasıl tepki verdiğini araştıran bilim adamları, süreğen kaygının vücutta yarattığı hasarları ve bu hasarların kalıcı olmaması için neler yapılması gerektiğini inceliyor.
Kaygılı insanlar daha fazla yer içer. Daha fazla kaza yapar. Daha sık soğuk algınlığına yakalanırlar ve daha fazla kalp krizi geçirirler
Dünyanın savaşın eşiğine geldiği şu günlerde insanlar olup biteni kaygıyla izliyor. Pek çok ülke, ekonomik ve siyasi bir darboğazın eşiğinde. Japonya, zayıflayan ülke ekonomisinin doğurduğu olumsuz koşullar nedeniyle gelecek kaygısı içinde. ABD ve İngiltere yeni bir 11 Eylül saldırısından korkuyor. Irak halkı savaş korkusunu en şiddetli şekilde yaşıyor. Türkiye 'nin karşısındaki ikilem ortada. New Jersey'deki Robert Wood Johnson Üniversitesi, Tıp Fakültesi'nden Dr. Afton Hassett ve Dr. Leonard Sigal , yaşadığımız günleri şöyle tanımlıyor:''Kronik, kaygı ve çaresizlik durumu en üst düzeylerde.... tanımlanamayan bir tehlikenin her an, her şekilde, önceden haber vermeden vurabileceği kaygısı insanları büyük bir boşluğun içine itiyor....''
Bu tür olumsuz duygular, derinliği ölçüsünde, insanların ruh ve beden sağlını bozuyor. Başta, bağışıklık sistemini zayıflatıyor, uyku bozukluğuna yol açıyor, ülserden akneye dek pek çok hastalığı azdırıyor. ''Korkunun psikolojik yönü hepimizi biyolojik açıdan etkiliyor'' diye konuşan psikiyatrist Carole Liberman, ''Kaygılı insanlar daha fazla yer ve daha fazla içer. Daha fazla kaza yaparlar. Daha sık soğuk algınlığına yakalanırlar veya daha fazla kalp krizi geçirirler. Kısaca bir zamanlar bizi vahşi hayvanlara yem olmaktan kurtaran kaygı ve korku sistemi, şimdi bizi yiyip bitiriyor.'' diyor.
Bu, doğanın bizi karşı karşıya bıraktığı bir paradoksudur. Hayatta kalmamızı sağlayan bu temel duygu, sıçan, balık veya meyve sineği gibi farklı boyutlardaki organizmaların tümünde mevcuttur. Ne var ki korku ve kaygı yaşam kurtardığı gibi öldürücü de olabiliyor. Bilim bu aşamada devreye girerek, korkunun öldürücü olmaması için neler yapılması gerektiğini araştırıyor. Alternatif terapi olarak isimlendirilebilecek bazı tekniklerle stresi azaltmak mümkün, ancak bilim adamları köklü çözümlerden yana. Dolayısıyla stres hormonlarını azaltarak korkunun önünü almak daha uzun vadeli ve daha akılcı bir çözüm.
Beyindeki korku kaynağı
Son yıllara kadar beynin korku ve kaygı duygusunu nasıl yarattığı veya bunlardan kurtulmanın niçin bu kadar zor olduğu bilinemiyordu. New York Üniversitesi sinirbilimcilerinden Joseph LeDoux 1970'li yılların sonlarına doğru korku konusunu araştırmaya başladığı zaman pek çok uzman, bilimin bu duygulara erişemeyeceğini düşünüyordu. Oysa o tarihten bu yana, korku konusunda hiçbir duygu hakkında toplanmadığı kadar bilgi toplandı.
Soyut bir tehdidin yol açtığı duygular, yanmakta olan bir binada veya kaçırılan bir uçakta olanların hissettiklerinden doğal olarak farklıdır. Ancak yine de bu fark tahmin edildiği kadar büyük değildir. Korku ve kaygı birbirinin uzantısıdır. İkisinin de kökleri aynı psikolojik temele dayanır ve benzer şekilde sonuçlanırlar. Kaygının özüne inmek için korkunun anatomisi ile işe başlamak gerekir. Beyin yalnızca düşünen bir makine olmadığı gibi biyolojik bir uyumun sonucudur; temel misyonu organizmayı içinde bulunduğu ortama göre şekillendirerek hayatta kalmasını sağlamaktır. Beynin hayatta kalmayı sağlayan yapısal kısmı, neo-korteksten (bilinç merkezi) çok önce evrimleşmiştir. LeDoux'un ''duygusal beyin'' olarak tanımladığı bu eski bölüm (amigdala başta olmak üzere), olası bir tehlikenin işaretlerini algılamaya odaklanmıştır.
Korku bedeni ele geçirdiği zaman bir dizi olayı tetikler. Eğer bu tekrarlayan olaylar dizisi sık sık ortaya çıkar ve uzun sürerse insan sağlığına zarar verecek bir duruma gelir. Bu olaylar silsilesi amigdala'nın (beyinciğin yan yarımkürelerinin alt yüzeyinde bulunan yuvarlak çıkıntılardan biri-beyincik bademciği) yanındaki hipotalamus'u kortikotropin-salgılayan faktör (veya CRF) üretmesi için tetikler. Bunun üzerine hipofiz ve adrenal bezleri kan dolaşımına bol miktarda epinefrin (adrenalin), norepinefrin ve kortizol pompalar. Bu stres hormonları acil durumla ilgisi olmayan sindirim ve bağışıklık gibi sistemleri kapatır ve vücudun tüm kaynaklarını kaçma veya kavgaya hazırlar. Nabız hızlanır, akciğerlerde broşlar açılır, oksijen alma kapasitesi artar ve kaslar enerji veren glükoz bombardımanına uğrar.
En çok kalbi etkiler
Korku hakkındaki edinilen bilgiler artıkça, bu duygunun neye mal olduğu da netleşiyor. ''Norepinefrin dokular için bir zehir niteliğindedir. Bütün dokulara zarar vermekle birlikte en çok kalbi etkiler'' diye konuşan Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden nörolog Martin Samuels, 11 Eylül tarihinden sonra New York civarında yaşayan kalp hastalarında aritmi denilen ritm bozukluğunun normale oranla iki misli artığına dikkat çekiyor. ''Uzun süren stres fizyolojik sonuçlar doğurur'' diyen New York'taki St.Luke's-Roosvelt Hospital Center'dan kardiyoloji bölümü şefi Dr. Jonathan Steinberg , ''Bu hastaların pek çoğu yaşamlarının bir noktasında ölümcül olaylarla karşı karşıya kalmışlar. Ancak bunların pek çoğunda şu anda korkularının yerini kaygı almış'' diyor.
Başka bir deyişle, fizyolojik bozukluklar yalnızca şiddetli korkudan kaynaklanmaz. Süreğen, düşük dozda adrenalin salgısı kalbe zarar vererek kalp-damar hastalıklarına davetiye çıkartır. Sürekli kortizole maruz kalmak bağışıklık sistemini zayıflattığı için insanları enfeksiyona, hatta kansere açık hale getirir. Stres hormonları beyne de zarar verir; nöronlar arasındaki bağlantıları zayıflatır, hatta kesilmesine yol açar. İnsanlar ve hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalara göre uzun süren kaygı ve stres, bellek konusunda çok önemli bir rol oynayan hipokampusun küçülmesine zemin hazırlar.
Stresin sinsi zararları
Uzun süren stres kalp ve beyne verdiği hasarların yanı sıra, başağrısı, uykusuzluk, sırt ağrısı, boyun ağrısı ve uyumsuzluk gibi göze fazla çarpmayan etkiler yaratır. Bu tür şikayetler kuruntulu insanlarda çok yaygındır ve bunların hastalık hastası (hipokondriyak) olması gerekmez.
Korku ve kaygıdan en çok çocuklar etkilenir. Çocuklardaki kaygı durumu, yetişkinlere oranla daha fazla fizyolojik hastalıklara neden olabiliyor, çünkü çocukların beyni gelişimini tamamlamamıştır. Genetik ve karakter yapısı çocukların korkudan etkilenme dozunu etkise de, bir çocuk büyük bir korkuya maruz kalırsa genel kaygı durumunun ötesine geçerek, fobi geliştirebilir veya post-travmatik stres sendromu (PTSS) denilen bozukluğa yakalanabilir. PTSS'nde çocuk orjinal korkusunu çağrıştıran herhangi bir olayla karşılaştığı zaman amigdala tüm beyni ele geçirirerek, çocuğun aslında zararsız bir uyarıcıya karşı şiddetle tepki vermesine yol açar.
Duygusal belleği silmek
Duygusal belleğin en olumsuz yönü silinme zorluğudur. Beyin korku tepkisinin silinmemesinde ısrarcıdır. Amigdaladan neokortekse çok sayıda nöral yol uzanmakla birlikte, tam tersi yönde yollar daha az sayıdadır. Beynimiz korku sisteminin tehlikeli koşullarda kontrolü ele geçirmesi ve bilinçli davranışların devreye girmesini önlemeye yöneliktir.
Yırtıcı hayvanların insanlar için büyük bir tehdit oluşturduğu dönemlerde bu ideal bir tasarım olmakla birlikte, modern koşulların hüküm sürdüğü günümüzde -yırtıcı hayvanların yerini işverenlerin aldığı- yaşamsal önemini yitiriyor. Amigdala, bir trafik kazası ile ilgili anıları bünyesinde tutarak benzer bir kazayı yapmanıza engel oluyorsa yararlıdır. Ancak araba kullanma yeteneğinizi sıfırlayacak kadar büyük bir korkuya yol açıyorsa zararlıdır. Şimdi burada sorun amigdalanın organizmaya zarar verdiği durumlarda sesinin nasıl kesileceği ile ilgilidir.
New York, Manhattan'da çalışan LeDoux, 11 Eylül'den bu yana bu konu üzerinde kafa yoruyor. Aynı bölgede çalışan pek çok kişi yüksek binalarda çalışmaktan korkar hale geldiği için LeDoux bu korku ve kaygının giderilmesinde en uygun yolu araştırıyor. Bilim adamlarına göre bunun tedavisi belleği bu anılardan temizlemek değil; tam tersi amigdalayı yeniden eğiterek bu anılar tetiklendiği zaman farklı tepkiler vermesini sağlamak.
Pek çok insan -çoğunlukla kadın- fobi adı verilen korkuların tutsağıdır. Bazıları genel, bazıları spesifik olan bu korkular, kolay kolay insanın yakasını bırakmaz. Bu insanları, bu karabasandan kurtarmanın yolu belleği silme değil, ''söndürme'' olgusudur. Söndürme sırasında korteksteki nöronlar yeni anılar yaratarak, amigdala tarafından yönetilen daha derin kısımlardaki anılarla yarışır. Bilim adamları son yıllarda prefrontal korteksin (beynin alın lobunun önünde olan bölümünün kabuk kısmı) bir noktasında böyle bir yetenek olduğunu keşfetti. Sıçanlar üzerinde yapılan son bir araştırmada, beynin bu bölgesi uyarıldığı zaman, sıçanların şartlı korku reflekslerinin hızlı bir şekilde ''söndüğü'' izlendi. Uzmanlar, aynı şekilde elektromanyetik cihazlar yardımı ile fobisi olan insanları da tedavi etmeyi düşünüyor.
Boston Üniversitesi Kaygı ve İlgili Hastalıklar Merkezi'nden Dr .David Barlow , bu konuda çok önemli gelişmeler kaydedildiğini belirtiyor:''Çok derin fobileri olan kişileri bir veya iki günde tedavi edebiliyoruz. Tedavi birkaç kısımdan oluşuyor, ancak en önemli kısım amigdalayı hedef alan çalışmalar. Sözgelimi yükseklik korkusu olan kişilere yüksek yerlerin güvenli olduğunu söylemek yerine yüksek yerlere çıkartıyoruz. Böyle bir deneyimden zarar görmeden çıkınca, insanın beyninde yeni bellek kayıtları oluşuyor. Ve bu yeni kayıtlar eskilerinin yarattığı olumsuz etkileri yumuşatıyor. Bu teknik çok eskiden de bilinmesine karşın, bugün nasıl yarar sağladığını anlıyoruz.''
Stres giderici önlemler
Korku konusundaki yeni bulgular PPSS hastalığına karşı yeni ilaçların geliştirilmesine zemin hazırlıyor. Travmatik olaylarla karşı karşıya kalan insanların beta-bloker adı verilen ilaçlarla tedavisinden oldukça olumlu sonuçlar alınıyor. Beta-bloker'lar stres uyandıran olayların yarattığı anıların derinleşmesini önleyerek, travma sonrası semptomların azalmasına yol açıyor.
Stresin yol açtığı rahatsızlıkları azaltmak için başka yollar daha var. İlk aşamada korku ve kaygının tanımlanması gerekiyor. Başağrıları, mide ağrıları, uykusuzluk ve hızlı nabız gibi semptomlar genellikle kaygı durumunda ortaya çıkar. Bunlara yol açan duyguyu tespit edip isimlendirmek kaygıyı daha pasif hale getiriyor, zarar vermesini önlüyor ve sonuçta baş edebilmeyi kolaylaştırıyor.
Stresi azaltmak için en etkin yollardan biri de soluk alıp-verme hızını ayarlamak. ''Zihin/Beden Enstitüsü'' adı verilen merkezde uygulanan teknikte insanlar tek bir sözcük üzerine odaklanıp ''rahatlama''yöntemlerini öğreniyorlar. Bu konuda yapılan araştırmalarda bu tekniğin tansiyonu düşürdüğü, soluk alıp vermeyi yavaşlattığı ve bütün olarak vücudu rahatlattığı gözlendi. Wisconsin Üniversitesi'nden Richard Davidson , meditasyon yapmanın beynin prefrontal kısmının sol yarısında beyinsel faaliyetleri artırdığını keşfetti. Bu bölüm pozitif duygular, düşük kaygı düzeyi ve amigdalanın faaliyetlerini baskılamasıyla tanınıyor.
Korku ve kaygı gibi negatif duyguları alt etmek için dünyayı algılama şeklinde köklü değişiklikler yapmak da yarar sağlayabilir. Bilişsel davranış psikolojisi (yıkıcı düşünceyi tanımlamak ve değiştirmeye çalışmak) kaygı giderme konusunda çok büyük yarar sağlıyor. Stanford Üniversitesi'nden David Burns bu konuda şöyle konuşuyor:''Eğer kaygılarınızdan kurtulmak istiyorsanız, bunları kabul edin, ancak sizi kontrol altına almasına izin vermeyin. Ve sakın o konu üzerinde odaklanıp kalmayın, çünkü kaygı kendi kendini besleyen bir kavramdır.''
Korku sisteminin evrimi, içgüdü ve öğrenme arasındaki alışverişin evrimine koşuttur. Tüm duygular gibi korku devresi de organizmayı daha olumlu bir duruma doğru yönlendirmeye kurguludur -yırtıcı hayvanlardan veya diğer tehditlerden korumak gibi-. İnsanlar duygularının esiri olmadığı gibi duygular da bizim emrimizde değildir. Bilim adamları amigdala ve neokorteks arasındaki bu sessiz savaşın, evrimin de yardımıyla, neokorteksin galibiyeti ile sonuçlanacağını umuyor. Ne var ki bunun için epey beklememiz gerekebilir.
Reyhan Oksay
Kaynak: Discover, Mart 2003 ve Newsweek, 3 Mart 2003
CUMHURİYET - BİLİM TEKNİK- 22.03.2003