İslam ülkelerindeki iktidar kadroları, dinin anlatımında kendi siyasi tavırlarını öne çıkarıyor, dini dış politika aracı sayıyor. İslam, başörtüsü ve sarık türü görsel sembollere indirgeniyor
İslam dünyasında Hz. Muhammed'in hayatta olduğu yıllar dahil Vatikan benzeri tahakküm içeren bir 'din iktidarı' var olmadı. Bunun en açık kanıtı, peygamberin kendi içtihadıyla hareket etmekte engelinin bulunmadığı; esasen Kuran dışında bir kaynağa ihtiyaç da hissedilmediği halde, bizzat başında bulunduğu yönetimi 'Medine Vesikası' olarak bilinen, farklı inançtan insanların bir arada yaşama kurallarının belirlendiği seküler hukuk mantığının ürünü bir tür 'anayasa' metniyle sınırlamakta tereddüt göstermemiş olması...
Hz. Muhammed bu belgede 'ehli kitab' kabul edilen Yahudi ve Hıristiyanarın hukukundan, uygulamada Mecusilerin de (ateşe tapanların) yararlanmasını öngören bir anlayışa sahipti.
Keza 14 asır boyunca halifelerin hiçbiri, Amerika ve Afrika'da Hıristiyanlığın yayılma sürecinde örnekleri sık görülen tarzda, egemenlikleri altına aldıkları coğrafyada İslam'ı tebliğden öte 'dayatılan'
inanç durumuna düşürmediler.
Kuran'dan rahatsızlık
Bu olumlu yaklaşım ve Kuran'ın tahrif edilmemişliğinin verdiği güven, yaşanan İslam'ın kendiliğinden 'Kurani' olması sonucunu sağlamaya yetmedi. Hıristiyan dünyasında felsefi düşünce, teoloji, kilise bağnazlığına muhalefet, İsevi inancı çağın ihtiyaçlarına göre yeniden inşa fikri gelişirken, İslam dünyasında doğrudan ve fiilen 'Kuran'ı göz önünden kaldırma' anlayışı hâkim oldu!
Din, Hint ve Yahudi masallarından devşirilen mistik öyküler, tasavvuf kisvesine bürünmüş itaatkârlık, siparişe göre düzenlenmiş uydurma hadisler vs. ile çerçevelendi. Örneğin Osmanlı'nın çözülme döneminde ortaya çıkan Kadızadeliler ayaklanması, iyiliği hedefleyerek hadis uydurmayı mubah gören bir anlayışa sahipti.
Kayıt yasağı
Peygamberimiz hayattayken kendi sözlerinin yazılmasını yasaklamıştı.
İsteği açıktır: "Benden Kuran'dan başka bir şey yazmayınız. Kim benden Kuran'dan başka bir şey yazdıysa imha etsin."
Hadisler Hz. Ebubekir döneminden itibaren tartışma konusu oldu. Hz. Ömer'in vali tayin ettiği kişilere Kuran ve herkesçe bilinen hadisler dışında hadis rivayet etmemeleri konusunda uyardığı biliniyor.
Daha sonra yazıya geçirme süreci başladı. Ünlü hadis kaynağı Buhari, Müslim, Ebu Davud dahil günümüzde itibar edilen kaynakların tamamı yaklaşık 1 milyon hadis ihtiva ediyor. Buhari'nin tespit ettiği 600 bin hadis içinden sadece 4 binini güvenilir bularak seçtiğini ve kitabına aldığını bilmek bir fikir verebilir. Kaldı ki 'seçilmiş'ler içinde de bir kısmının, ya hadisi rivayet ettiği söylenen kişinin anılan tarihte bulunduğu şehir veya yaşı itibarıyla bunu nakletmesine imkân olmadığı ya da hadise temel teşkil eden olay veya sorunun hiç gündeme gelmediği bugün biliniyor. Doğruluğu tartışma gerektirmeyen hadis sayısı da bir yaklaşıma göre (Celaleddin Abdurrahman Suyuti) 100, bir yaklaşıma göre (Muhammed bin Cafer el Kattani) 320 adet.
11. yüzyılda düşünce üretiminin yasaklanmasının ve devletçe kabul edilen yorumlar dışında akıl yürütmeye izin verilmemesinin de etkisiyle; o zamana kadar en doğru şekilde anlaşıldığı ve artık izah gerektiren hiç bir yanının kalmadığı kabul edilen Kuran hükümlerini hile-i şeriyye (şeriata karşı hile) yoluyla aşma düşüncesi hâkim oldu.
Avrupa'da reform süreciyle birlikte rönesans aydınlanmasına ilham veren İslam felsefe ve bilim anlayışı, doğuda siyasi iktidarı elinde
tutan hükümdarların keyfilik talebine ayak bağı olduğu için terk edildi. Daha önemlisi Müslümanlık iddiasındaki güç sahiplerinin hiçbiri Hz. Muhammed'in yarısı kadar dahi eleştiriye açık olmadı; istişareye, müşterek akla itibar etmedi ve çoğunluğun aldığı karara saygılı davranmadı. Neticede; Kuran'ı tarihsel süreç içinde oluşmuş geleneksel bilgiyle açıklamaktan kurtulamayan din adamları, değişen, yenilenen dünyanın ihtiyaçlarına uygun dönüşümü sağlayamadıkları için tarihin dışına düştüler. Bu bilgi yoksunluğu da kaçınılmaz olarak din adamlarını siyasete sığınmaya, siyasetten güç almaya itti.
Osmanlı örneği
Tarihin en büyük İslam imparatorluğu olan Osmanlı Devleti de uygulamada her bakımdan saltanat makamına bağlı ulema anlayışını temsil eder. Niyazi Berkes, 'Türkye'de Çağdaşlaşma' adlı eserinin girişinde, "İslam devleti ideolojisini yürütmek Osmanlı tarihinde hiç görülmemiştir. Ulema, bu dinsel bir iştir, ilahiyat işidir devleti ilgilendirmez, dediğinde devlet adamları bunları hiç dinlememişlerdir" diyor. Ortada ne denli yapaylığın bulunduğunu, Osmanlı medreselerinde asırlarca hilafet hakkının peygamberin mensup olduğu Kureyş kabilesine ait olduğu düşüncesine dayalı kaynaklarla eğitim verildiği halde, bu kurumlardan mezun olan hiç kimsenin çıkıp "O zaman Osmanlı padişahının halife olmasına ne demek lazım" sorusunu sormamasına bakarak da değerledirmek mümkün.
Gerçek şu ki; İslam dini tarih boyunca Kuran'ın, "Sizden olan emirlere itaat ediniz" hükmünün 'adil olma' şartına bağlandığını görmezden gelen iktidar sahiplerinin tasallutundan kurtulmadı. Halife sıfatı taşısın veya taşımasın, Müslüman toplumları yönetme mevkisine gelen 'emir'ler, akla gelebilecek her konuda kişisel arzularını 'dinin icabı' olarak sunmakta
sakınca görmediler ve bu yolda çevrelerinde kümelenmiş 'memur ulemadan' destek almakta zorluk çekmediler.
Tarih şunu açıkça gösterdi: Genelde bütün kutsal metinlerin özelde Kuran'ın bir konuda sadece neyi emrettiğini anlatarak insanları 'kötüden uzak tutmak' veya bu yolla onları 'iyiye yöneltmek' mümkün değil. Kuran, zulmü, anlaşmazlıkları şiddet kullanılarak çözmeyi, düşkünlük karşısında kayıtsızlığı, haksızlık karşısında sessizliği, canlı cansız yaratılmış her şeye karşı adaletsizliği reddeden bir ilahi iradenin ürünü. Bu iradeye
'teslim olduğunu' söyleyen Müslümanlar ona tabi olma taahhüdü altında. Geçen asırlar, Müslüman birey ve yöneticilerin bu hükümleri açıkça inkâr etmeseler de bunlara uymak konusunda samimi olmadıklarını gösterdi...
Nitekim günümüzde herkes kendi arzu ve ihtiyacına göre Kuran hükümlerini baypas edecek 'tevil', 'fetva', 'içtihad' peşinde. Bu anlayış, çoğunluğun heveslerine cevap vermesi dolayısıyla genel kabul de görüyor. Faiz yasağını aşmak için bulunan formüller, zekât emrini unutturup ondan doğan boşluğu fitreyle doldurma eğilimi, dinin aradığı şartlara bakmaksızın çokeşlilik talebi vs. bunun kanıtı.
Şekil ve İslam
Şimdilerde İslam'ın başörtüsü, sarık, cüppe, sakal gibi görsel sembollere indirgendiği; hâkim sınıfın, kendisine şatafat ve debdebe içinde her türlü ahlaki sınırlamadan azade yaşamayı hak görüp; halka 'tevekkül', kanaatkârlık', 'züht'ü önerdiği bir süreci yaşıyoruz.
İslam ülkelerinde iktidarı elinde tutan kadroların, tebliğde kendi siyasi tavır ve mezhebi anlayışlarını önceleyip dini bir tür dış politika aracı olarak algıladıkları, sosyal hayatın yerel kültüre ait öğelerini 'İslami yaşam tarzı' diye sundukları, sapla samanın karıştığı bir dönem bu. Din olarak İslamiyeti seçen kişilerin Allah'ın kitabını anlamaktan önce, isim ve kılıklarını değiştirip, sünnet olmaya teşvik edilmesiyle tezahür eden zihniyetin, şer'i tartışmaların odağına kadınların cep telefonundan gönderilecek mesajla boşanmış sayılıp sayılmayacağı konusunu yerleştirmesini fazla yadırgamamak lazım.
Avni ÖZGÜREL
RADİKAL 09.03.2004