Sonsuz zenginlikler, farklı etnik kökenlerden çokkültürlü bir mozaik, çarpıcı coğrafya, gökdelenler ve zamanın durduğu bir kent: Urumçi
Birinin teröristi, ötekinin ''bağımsızlık savaşçısı''; birinin ''bağımsızlık mücadelesi'', ötekinin ''ayaklanması ya da isyanı''dır artık... ''Doğu Türkistan'' sözleri kimileri için bir idealken ötekiler için etnik ayırımcılığın adıdır. Bir hafta boyunca ister Uygur olsun ister Çinli, burada görüştüğüm hiç kimse, politik konulardan konuşmak istemeyecekti. Sorularım hep yanıtsız kalacaktı.
Taklamakan...
Bu sözcüğü okul sıralarında bir kez öğrenen çocuk, bir daha hiç unutabilir mi!
Taklamakan Çölü... Ben hiç unutmadım. Taklamakan... Söylemesi bile acayip... Taklamakan... Başka bir dünyaya ait bir sözcük gibi...
Çocukken her Taklamakan Çölü dediğimde, dünyanın bir yerinde çöllerin takla attığını sanırdım... Yıllar sonra hatırladım bunu. Kendimi Taklamakan Çölü'nde bulduğumda...
Hayır, Taklamakan Çölü takla atmıyordu. Ama kızgın demirle dağlanmış gibi alev alev yanıyordu... Kumdan değil de sudanmış gibi yapıyor, akarsular gibi akıyordu... İpek gibi kat kat kıvrılıyordu... Akan, kıvrılan, yanan kumlarla kıpır kıpırdı, yer değiştiriyordu... Kıpır kıpırdı ve uğulduyordu, ''şarkı söylüyordu'' ... Hayır takla atmıyordu ama bunları yapabiliyordu.
Taklamakan Çölü, Sincan'daydı, Uygur Özerk Bölgesi'nde. Taklamakan Çölü, Tanrı ya da Tiyenşan Dağları'nın güneyindeydi, İpek Yolu güzergâhındaydı.
İpek Yolu yalnız bir ticaret yolu değildi benim için. Kültür yoluydu, düşünce ve iletişim yoluydu. Çin, Türk, Hint, Fars, Arap, Yunan, Roma uygarlıkları arasında eşsiz bir serüven yoluydu.
O serüvenin, dağların ve çöllerin keyfini çıkarmak için önce Urumçi'ye varmalıydım.
URUMÇİ'DE
Seçuan'ın başkenti Changdu'dan üç buçuk saatlik bir uçuşla Sincan'ın başkenti Urumçi'ye vardık. Hiç böyle kalabalık, böyle büyük, böylesine gelişmiş bir kent beklemiyordum. İki yanı sıra sıra ağaçlarla kaplı geniş bulvarlar, altgeçitler, üstgeçitler, gökdelenler, lüks oteller, yoğun mu yoğun bir trafik...
Heykeller, fıskiyeli havuzlarlarla bezenmiş meydanlar, ağaç, çiçek düzenlemeleri, parklar... Kentin orta yerinde yükselen Kızıl Tepe ve onun da üzerinde yükselen Pagoda...
Burası Bankalar Caddesi, iş merkezleri... Şurası lüks alışveriş merkezleri, şurası halk pazarı, şurası kültür siteleri, dev kitapçılar... Şurada geleneksel mimariyi taklit eden yeni siteler, villalar, burada modern yapılar... İleride sıra sıra lokantalar, diskolar, barlar sokağı... Lokantalar tıklım tıklım, yemek masaları teraslara, balkonlara, camekânlara, kaldırımlara, sokaklara taşmış...
Akşam saat yedi ve tüm Urumçi sokaklarda. Sanki bu kentte yaşayan herkes alışverişte, herkes dışarıda yemek yiyor, herkes bir yerden bir yere gidiyor... Bu ilk izlenimlerimi yüksek sesle dile getirdiğimde Sincan'daki Uygur rehberimiz Aynican , ''Elbet burası Çin'in en gelişmiş sanayi kentlerinden biri. Burada yüz bin otomobil var... Bu şehir yakında Şanghay'ı geçerse hiç şaşmayın!'' diyecekti gururla.
DEĞİŞEN-DEĞİŞMEYEN
Bugün Çin kaynaklarına baktığınızda ''Batı Bölgesi'' diye bilinen bu bölgenin iki bin yıldan beri Çin topraklarının bir parçası olduğunu okursunuz. (İÖ 60 yılına kadar geriye gidiyorlar.) Çin'in dışındaki kaynaklar ise Uygurların, önce Moğolistan'da, Hunların ve Göktürklerin topraklarında, sonra güneye yayılarak çeşitli devletler kurmuş Türk boyları olduklarını; yetiştirdikleri değerli atlarla, İpek Yolu'yla ve ticaret yetenekleriyle güçlendiklerini; Moğol istilalarıyla parçalandıklarını; sonra Çarlık Rusya'sı ile-Çin İmparatorluğu arasında gidip geldiklerini ve yıllar süren bağımsızlık savaşlarını anlatır. 18. yüzyıldan sonra Çin egemenliği, 1900'lerde Sovyetler Birliği - Çin arasındaki hassas dengelerde ''Doğu Türkistan'' adlı devlet kurma girişimleri, 1944'te çok kısa süren bağımsızlık, 1949'da Mao 'nun galibiyeti ve Çin'in 1955'te bölgede ''Sincan Uygur Özerk Bölgesi" ni kurması...
Birinin teröristi, ötekinin ''bağımsızlık savaşçısı'' ; birinin ''bağımsızlık mücadelesi'' , ötekinin ''ayaklanması ya da isyanı'' dır artık...
''Doğu Türkistan'' sözleri kimileri için bir idealken ötekiler için etnik ayırımcılığın adıdır.
Bir hafta boyunca ister Uygur olsun ister Çinli, burada görüştüğüm hiç kimse, politik konulardan konuşmak istemeyecekti. Sorularım hep yanıtsız kalacaktı.
Bir yandan sorularımı çoğaltıp içimde büyütürken bir yandan da şunu görüyordum:
Yüzyıllardır değişmeyen ise bu bölgenin sonsuz zenginliklere sahip olmasıydı... Dün olduğu gibi bugün de farklı dinlerden, farklı etnik kökenlerden çok kültürlü bir mozaiği barındırıyordu. Bir de çok zengin çarpıcı bir coğrafyası vardı...
Sincan'da nereye gidersem gideyim, bu üç özellik peşimi bırakmayacaktı.
Sincan Uygur Özerk Bölgesi, Çin Halk Cumhuriyeti'nin eyalet ve özerk bölgelerinin en büyüğü (1.7 milyon kilometrekare). Nüfusu 16 milyon.
Yıllar içinde Uygurlar aleyhine Hanlar lehine nüfus dengelerinin değiştiği söyleniyor. Bu konudaki sorularıma da yanıt alamayacaktım. Bugün varılan yerde nüfusun en büyük bölümünü (yüzde 47'sini) Uygurlar; yüzde 37'sini Hanlar (Çinliler) sonra sırasıyla Hui, Moğol, Kırgız, Tacik, Özbek, Mançu, Tatar ve Ruslar oluşturuyor. Dinler ise, İslam, Budizm, Tibet Budizm, Taoizm ve Şamanizm...
Burası özerk bölge ya her dilde eğitim ve yayın var. Her etnik grubun kültürü gözetiliyor ve Çin'in öteki bölgelerinin aksine, kentlerde 2, kırsal alanda 3 çocuğa izin var.
GÜZEL OTLAKLAR
Yeniden başkent Urumçi'ye dönüyorum. Urumçi'nin sözcük anlamı ''Güzel otlaklar'' demek... Bura halkının göçebeliğini vurgulayan bir isim... Başkent, ekonomik refahın kucağında bu göçebe geçmişi gizlemeyi biliyorsa da, çevresi durumu hemen ele veriyor.
Burası bana hem çok tanıdık geliyor, hem çok yabancı.
Tanıdık gelen, insanların halleri, dilleri, tavırları, davranışları, bakışları... Hele Tibet'ten sonra... Doğrudan insanın gözünün içine bakıyorlar. Kadınları, bizim 50'li yılların ''Türk güzelleri'' ... Gençleri, bizim gençlerin dinamizminde...
Tanıdık gelen, bizimkiler kadar, ince, narin olmasa da göğe uzanan minareler, şişman yuvarlak hatlı kubbeler...
Mimarideki geleneksel özellikler kadar, modern yapılanma ve trafik keşmekeşi de bana İstanbul'u anımsatıyor.
Tanıdık gelen çarşı pazar, her köşe başında meyve, kuru meyve, kuru yemişin bin bir türünün rengârenk sergilenmesi... Simit benzeri, yuvarlak ''nam'' tezgâhları... Et, kebap, kuzu haşlama, pilav yemekleri... Tanıdık gelmeyen ise bütün o etlerin, sokak ortasında, açıkta, boy boy sergilenmesi ve satılması...
En yabancı gelen ise bunca lüks ve refah içinde ansızın, zamanın sanki yüz yıl öncesinde durmuş izlenimini veren görüntüler...
Her yerde tüm tabelalar Uygur ve Han dilinde. Üstte Uygur, altta Han... İkisi de resmi dil... Okullarda her ikisi de temel dil, ancak herkes farkında ki, daha iyi bir iş bulmanın, ekonomik kalkınmadan daha çok pay almanın yolu ikincisinden geçiyor...
Hayır Uygurcayı pek öyle sanıldığı kadar rahat anlayamıyorum. Arada kimi sözcükleri tanıyabiliyorum o kadar. Eğer yavaş konuşursam, Uygurların benim Türkçemi anlamaları daha kolay. ''Uygur dili, konuşulan bütün Türkçelerin anasıdır, siz çok bozmuşsunuz Türkçeyi'' diyecekti Kaşgar'da tanıdığım, öğretim üyelerinden biri...
Uygur yazısını ise hiç okuyamıyorum, Arap harfleri kullanıyorlar. 1963-79 arasında Latin harflerini denemişler, ''Başarılı olmadı vazgeçildi ama o arada, öğrenenin yanına kâr kaldı'' diyor konuştuklarım. Kentte dev reklam panoları hep Latin harflerle...
Ekonomik gelişmeden en büyük payı almış olan Urumçi'de öteki kentlerin aksine, nüfus çoğunluğu Çinlilerde, Uygurlar azınlıkta.
ÇARPICI DOĞA
Urumçi'den Kaşkar'a, Urumçi'den Turfan'a giderken hem o muhteşem çarpıcı doğayı, coğrafyayı tanımak hem de dillerden düşmeyen Sincan'ın zenginliklerini tanıma, ipuçlarını izleme fırsatını buluyorum.
En yalın ve kestirme şöyle anlatabilirim: Sincan'ın en kuzeyinde boydan boya Altay Dağları... Sincan'ın tam orta yerinde doğudan batıya, uzadıkça uzayan, uzadıkça uzayan Tiyenşan ya da Tanrı Dağları... Sincan'ın en güneyinde Kunlun, Karakurum ve Altındağları... Tiyenşan Dağları'nın kuzeyinde Çungar Havzası, güneyinde Tarım Havzası ve Taklamakan Çölü... Uzun tarihleri boyunca kuzeyde göçebe yaşam, güneyde vaha kentler...
Vaha kent dediğim, çarpıcı bir olay! Binyıllardır, Tiyenşan Dağları'nın tepesinden çözülen buzulların sularıyla beslenen, İpek Yolu boyunca gelişen yemyeşil yerleşim merkezleri...
Bütün bu söylediklerim, Türkiye'nin iki katından daha büyük bir alanda...
Urumçi'den, Turfan'a giden otoyolda, Tiyenşan Dağları'yla yan yana, omuz omuza ilerlerken uzaktan gördüğümüz karla kaplı tepelerle yarenlik ediyoruz.
Yol boyunca barajlar... ''Çevrenin suyu buradan gelir'' ... Yol boyunca binlerce, on binlerce rüzgâr pervanesi... ''Tüm çevreye elektrik buradan verilir'' ... Yol boyunca tuz gölleri... ''Tuz fabrikalarımız var, çevreye tuz ihraç ederiz'' ...
Derken otomobilin içinde iki yanık ses: Aynı şarkıyı Yücel Bey Çince, sürücümüz Tuğrul Bey Uygurca söylüyor: '' Darbent şehrinin kızları güzel, karpuzları tatlı olur / Darbentli kız evlenmek istiyorsan, sakın başkasıyla evlenme benimle evlen!'' Anladınız elbet: Darbent şehrinden geçtik biraz önce... Her kasaba köye, her dağa taşa, göle akarsuya bir türkü yakmak, göçebelikten ve Şamanizmden günümüze kalan...
Dağlar arasında kıvrıla kıvrıla ilerliyor otoyol. Dağların kolları kah birleşiyor, kâh ayrılıyor. Dağları örten kara toprak, siyah toprak, gri toprak, yer yer Tarım Nehri'nin kollarını yutuveriyor... Kaya dağları, taş dağları... Daha sonra kum tepeleri... Tek bitki, tek ağaç yok, tek ot bitmiyor... Çölün burası kapkara...
Sonra ansızın uzakta, çukurda yemyeşil bir vaha gözlerimizi boyuyor: Uzakta görünen Turfan şehri. Turfan'a varmadan önce Alev Dağı... Efsaneye göre içinde yanan ateşten kimselere yol vermeyen bu kızıl dağ, bugün rengini ve adını çevredeki petrol kuyularının tepesindeki ateş nedeniyle koruyor belki de...
CUMHURİYET 26.05.2004