Son dönem Osmanlı âlimlerinden Muhammed Zâhid Kevseri, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ve Düzce Belediyesi tarafından organize edilen ve Türkiye’nin yanı sıra Mısır, Cezayir, Fas, Lübnan, Pakistan, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün ve İngiltere’den ilim adamlarının katıldığı uluslararası bir sempozyumla anıldı.
Prof. Dr. Ali Erbaş: “9 ayda hazırlandık, öğretmenler gününde hocaların hocasını andık.”
Doç. Dr. Ramazan Muslu: “Babası Hacı Hasan Efendi, A. Ziyaeddin Gümüşhanevi’nin talebesiyken, M. Zâhid Kevseri’nin hem hocası ve hem de mürşidi Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi’dir.”
Mısır’dan Prof. Dr. Macide Salah Mahluf: “İlâhi prensiplerden hiç taviz vermedi. Sömürgeden kurtulunması için İslam ülkelerine çağrılarda bulundu. Bir Türk olmasına rağmen Arapça eserler yazması onun İslam dünyasında tanınmasını sağladı.”
Cezayir’den Prof. Dr. Ammar Djidel: “Yaklaşık 100 eseri var. Her eseri diğerinden daha değerlidir. Tek başına bir enstitü gibiydi. Hayatının son yıllarında yaşadığı maddi sıkıntı nedeniyle çok sevdiği kitaplarını dahi satmak zorunda kaldı.”
Lübnan’dan Iyad Ahmed Salem al-Ghouj: “Mısır’a gittiğinde gizli bir hazineydi. Sözleri kısaltılamaz, yazıları özetlenemez. Terimler yerli yerindedir. Terbiye, insaf ve istikamet sahibidir. Allah’ı seveni sever, sevmeyeni sevmez. Arapçayı öyle ustaca kullanırdı ki, kimse onun Türk olduğunu anlayamazdı.”
Suudi Arabistan’tan Muhammed er-Reşîd: “Ya bize Türkçe’yi öğretin ya da Kevseri gibi önemli âlimlerinizin eserlerini Arapçaya çevirin!”
Doç. Halil İbrahim Dr. Bulut: “Yazdığı her alanda ana kaynaklar arasına giren eserleri, uzmanlarca göz ardı edilemeyecek ehemmiyete haizdir.”
Prof. Dr. Ramazan Altıntaş: “O, hayatın her alanında tevhid aramıştır. Parçalanmışlığı yeniden tevhid etmeyi, sadece siyasi coğrafyayla sınırlandırmamış, itikat ve fikir alanına da taşımıştır.”
Katar’dan Prof. Dr. Din Muhammed: “İhlâs sahibi bir âlim olduğu için üstün başarılar nasip oldu. Zühd içinde yaşadı, ilayı kelimetullah için mücadele etti.”
Prof. Dr. Abdullah Aydınoğlu: “O öyle bir âlim ki, vefatından 55 yıl sonra, Fas’tan Pakistan’a İngiltere’den Suudi Arabistan’a kadar farklı coğrafyadan yüzlerce insanı bir salonda topladı.”
Düzce Müftüsü Alaaddin Gürpınar: “Ana dili Çerkezce, lisanı Türkçe, eserleri Arapça… Zahiri ilimlerin yanı sıra tasavvufta yol almış. 100’ün üzerinde eseri var ama birini okumadık. Düzceliler olarak utancımız büyüktür.”
Belediye Başkanı Mehmet Keleş: “Yanı başımızda ne büyük bir hazine varmış da farkında bile değilmişiz. Geç de olsa kendisini hatırladık, inşallah memnun edebilmişizdir, ruhu şad olsun. Belediye olarak bugüne kadarki en önemli hizmeti yaptık.”
Son dönem Osmanlı âlimlerinden Muhammed Zâhid Kevseri, Düzce’de düzenlenen uluslar arası bir sempozyumla anıldı. Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ve Düzce Belediyesi tarafından organize edilen ve 11 oturumdan oluşan sempozyuma Türkiye’nin yanı sıra Mısır, Cezayir, Fas, Lübnan, Pakistan, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün ve İngiltere’den ilim adamları katıldı.
Düzce Gölyaka’daki Efteni Otel’de 2 gün süren sempozyumda 35 ilim adamı tebliğ sunarken, 35 ilim adamı da bu tebliğleri müzakere etti. Sempozyumun temel amacı, son dönem Osmanlı âlimi M. Zâhid Kevseri’nin ilmi mirasını değişik açılardan gün ışığına çıkartmaktı. Düzce halkı tarafından yoğun ilgi gösterilen sempozyumu, İstanbul başta olmak üzere yurdun değişik illerinden gelen ilim adamlarının yanı sıra Kevserî’nin talebelerinden Emin Saraç Hocaefendi ve Dr. Muzaffer Özcanoğlu da takip etti.
Kevseri’yi anma sempozyumlarından ilki, merhum Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi’nin öncülüğünde 9-10 Aralık 1995 tarihinde yine Düzce’de gerçekleştirilmişti.
Sempozyumun açılışında konuşan Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ali Erbaş, sempozyuma yaklaşık 9 aydır hazırlandıklarını belirterek, hocaların hocası M. Zâhid Kevserî’yle öğretmenler gününde anmayı uygun gördüklerini ifade etti. Medeniyetlerin ilerlemesinin yahut gerilemesinin, ilim adamlarına verilen değerle doğru orantılı olduğunu belirten Prof. Dr. Erbaş, Kevseri’nin uluslar arası şöhreti bulunan bir alim olarak hakkında sempozyum düzenlenmesini fazlasıyla hakkettiğini vurguladı.
Düzce Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Kepez ise tarihi şahsiyetlerin bir hazine gibi ortaya çıkartılmasının çok önemli olduğunu belirterek, Düzce Üniversitesi’nde kütüphanenin bir bölümünü Kevseri’ye ayıracaklarını ve ilk olarak sempozyum tebliğlerini buraya koyarak öğrencileri bu şahsiyeti daha yakından öğrenmeye teşvik edeceklerini söyledi. Daha sonra oturumlara geçildi.
KEVSERİ’NİN HAYATI
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez’in başkanlığını yaptığı ilk oturumda, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Araştırma Görevlisi İrfan İnce, Muhammed Zâhid Kevseri’nin hayatının anlattı. 1863 yılında Kafkasya’dan göç ederek Düzce’ye yerleşen ilmiye sınıfından Çerkez bir aileye mensup M. Zâhid Kevseri’nin 1879 yılında doğduğunu belirten İrfan İnce, ilk eğitimini babasından aldığını, 1893’te gittiği İstanbul’da eğitimini tamamlayarak 1906 yılında Fatih Camii’nde ders vermeye başladığını, 1913’te İstanbul Müderrisliği unvanı aldığını söyledi. 1914’te Kastamonu’da kurulan medreseye tayip edildiğini ve 3 yıl sonra İstanbul’a döndüğünü kaydeden Arif İnce, Kevseri’nin zamanın Şeyhülislam’ı Mustafa Sabri Efendi’nin vekili sıfatıyla Beyazıd Medresesi’nde dersler verdiğini, ancak, 1922 yılında dönemin olumsuz şartları nedeniyle Mısır’
“GÜMÜŞHANEVİ TEKKESİNDE YETİŞTİ”
Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr. Ramazan Muslu ise M. Zahid Kevseri’nin tasavvufi yönü hakkında bilgi verdi. İslami ilimlerde üstad kabul edilen ve onlarca eser yazan M. Zahid Kevseri’nin babası Hasan Hilmi Efendi’nin medrese tahsilini tamamladığını ve mürşidi Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi’nin emriyle Düzce’de bir tekke yaptırdığını ve burada hayatının sonuna kadar irşad ile meşgul olduğunu vurguladı. M. Zahid Kevseri’nin ilmi ve tasavvufi bir muhitte büyüdüğünün ve yetiştiğinin altını çizen Doç. Dr. Ramazan Muslu, “İstanbul’a gidinceye kadar Düzce’de eğitim gördü. Babası onu İstanbul’a gönderdiğinde Darulhadis’te kalmıştır. Babasının yakın dostu ve arkadaşı ve aynı zamanda pirdaşı olan Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi’nin, Zahid Kevseri’nin yetişmesinde önemli bir yeri vardır. Kevseri’nin hem hocası ve hem de tasavvuftaki mürşidi olan Hasan Hilmi Efendi, Gümüşhanevi Tekkesi’nin ikinci postnişinidir. Kevseri’nin ilmi açıdan en çok etkilendiği ve kendisine model aldığı Alasonyalı Ali Zeynelabidin
M. Zahid Kevseri’nin tasavvufla ilgili kaleme aldığı eserlere “el-Buhûsü’s-seniyyye, İrgâmü’l-merîd, Mahk’t-takavvül ve el-Cevabü’l-vefi’nin örnek olarak gösterilebileceğini belirten Doç. Dr. Ramazan Muslu, onun eserlerinde tevessül, istiğâse, istiâne, insanın hakikati, seyrü sülûk, mürşid-i kamil, vahdet-i vücûd gibi konulara yer verdiğini belirterek, tebliğini şöyle sonlandırdı:
“Kevseri, ilmi ve tasavvufi bir muhitte yetişmekle birlikte, daha çok İslami ilimlerdeki derin bilgisiyle tanınmış bir Osmanlı âlimidir. Medrese tahsilinin yanı sıra tasavvufu bir mürşid rehberliğinde yaşayarak öğrenmiştir. Bu nedenle, onun ‘zülcenâheyn’ (çift kanatlı) bir âlim olduğu söylenebilir. Ancak tasavvuf ve tarikat eğiti almış olmasına rağmen tekke hayatından uzak durması ve sadece ilmi çalışmalara yönelmiş olması da son derece dikkat çekicidir. Onun belki de tarikat mensubu bir âlim olarak tasavvuf sahasına yapmış olduğu en önemli katkı, muhaliflerince tevessül, istigâse ve râbıta gibi konularda tasavvufa karşı yöneltilen eleştirilere saygın bir İslam âlimi olarak cevap vermesi ve eserler yazarak mutasavvıfları desteklemesidir.”
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr.
MISIR’DA İLMİN ZİRVESİNDEYDİ AMA…
M. Zahid Kevseri’nin uzun yıllar yaşadığı Mısır’dan sempozyuma katılan Aynu’ş Şems Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Macide Salah Mahluf, Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki Türkiye’den önemli âlimlerin göç etmek zorunda kaldığını, bunlardan ikisinin Mustafa Sabri Efendi ile M. Zâhid Kevseri olduğunu ifade etti. Mısır’ın en önde gelen ilim adamlarının dahi El Ezher’in yakınında ikamet eden Kevseri’den ilim talep ettiklerinin altını çizen Prof. Dr. Mahluf, “Bu, Kevseri’nin ne kadar önemli bir âlim olduğunu ortaya koymaktadır” dedi. Prof. Dr. Mahluf, Kevseri’nin el yazmalarına karşı büyük ilgi göstererek nice eserleri günyüzüne çıkardığını, araştırmacı kişiliğiyle, güçlü kalemiyle kısa sürede Mısır’da zirveye oturduğunu vurguladı. Çok sayıda âlim yetiştiren Kevseri’nin temel amacının İslam’ı zenginleştirmek ve doğru anlaşılmasını sağlamak olduğunu kaydeden Prof. Dr. Macide Mahluf, “İlâhi prensiplerden hiçbir zaman taviz vermedi. İslam’ın özünden uzaklaşılması onu her zaman üzmüştür. Müsteşriklerin iddialarına cevap veren makaleler yazdı. Sömürgeden kurtulunması için İslam ülkelerine çağrılarda bulundu. Mısırlılar olarak Kevseri ile onur duymaktayız. Bir Türk olmasına rağmen Arapça eserler yazması onun İslam dünyasında tanınmasını sağladı” diye konuştu.
Cezayir Algries Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ammar Djidel ise M. Zahid Kevseri’nin eserleri hakkında bilgi verdi. Prof. Dr. Djidel, Kevseri’nin hadisten kelama, fıkıhtan tarihe, tasavvuftan akaide kadar çok geniş yelpazede yaklaşık 100 eser ortaya koyduğunu, her eserinin diğerinden daha değerli olduğunun günümüzde daha iyi anlaşıldığını söyledi. Kevseri’nin özellikle bid’atlere karşı çok çaba sarf ettiğini kaydeden Prof. Dr. Djidel, Kevseri’nin tek başına bir enstitü gibi olduğunu vurguladı. Kevseri’nin eserlerinin büyük kısmının günümüze ulaştığını ancak bir kısmının kayıp olduğunun altını çizen Prof. Dr. Djidel, “Hayatının son yıllarında büyük maddi sıkıntılar çekti. Çaresiz kalınca her şeyden çok sevdiği kitaplarını satmaya başladı. O kadar onurluydu ki, öğrencilerinin yardım taleplerini geri çeviriyordu” dedi.
Sempozyumun öğleden sonraki oturumunun başkanlığını Sakarya Üniversitesi’nden Prof. Dr. Veli Ulutürk yaptı. Bu bölümde Kevseri’nin ilmi kişiliği üzerinde duruldu. Beyrut İslam Üniversitesi’nden araştırmacı Iyad Ahmed Salem al-Ghouj, İstanbul’da çok önemli görevlerde bulunan Kevseri’nin Mısır’a gittiğinde gizli bir hazine olduğunu kimsenin bilmediğini ancak kısa sürede keşfedildiğinin ifade ederek, “Kevseri’nin yazıları incelendiğinde sözlerinin kısaltılamadığı hatta özetlenemediği dikkati çeker. Kullandığı terimler çok yerli yerindedir. Her kelimeyi özenle seçmiştir. Yazılarında cevap verdiği kişilerin isimlerini zikretmez. Ona göre fikirler ve konular önemlidir, kişiler değil. Terbiye, insaf ve istikamet sahibidir. Allah’ı seveni seviyor, sevmeyeni sevmiyordu. Değerli bir âlime cevap verirken kalemini yumuşatırken insafı bulunmayanlara cevap verirken şeditti. İslam Dergisi’nde yazıları yayınlandı. O yazınca dergi ilk günden tükenirdi. Hem akli, hem nakli bilimlerde imamdı. Öyle usta bir Arapça kullanıyordu ki, çoğu insan onun Türk olduğunu anlayamazdı” diye konuştu.
“YA BİZE ARAPÇA ÖĞRETİN YA DA ÂLİMLERİNİZİN ESERİNİ ARAPÇAYA ÇEVİRİN”
Suudi Arabistan’tan Muhammed er-Reşîd ise M. Zahid Kevseri’nin eserlerinin Urduca’dan Hintçe’ye, hatta İngilizce’ye kadar birçok dile çevrildiğini ancak Türkçeye çevrilmediğine dikkat çekti. Kevseri’nin İstanbul’dan ayrıldığında tam donanımlı bir âlim olduğunu, bu yüzden İstanbul’da da eserler neşrettiğini, zira, Suudi Arabistan kütüphanelerindeki bazı kitaplarda onun İstanbul’daki eserlerine atıfta bulunulduğunu ancak o eserlerin henüz Arapça’ya tercüme edilmediği, belki de kaybolduğunu söyledi. Muhammed er-Reşid, salonda alkışlanan şu teklifte bulundu:
“Ya bize Türkçe öğretin ya da Kevseri gibi önemli âlimlerinizin eserlerini Arapçaya çevirin! İlim adamlarınızı Arap dünyasına, dünyaya tanıtın ki, kaybolup gitmesinler.”
Muhammed er-Reşid, Türkiye’deki bir üniversiteye Zâhid Kevseri adının verilmesini ya da önemli üniversitelerden birinde Zâhid Kevseri Kürsüsü kurulması gerektiğini belirterek konuşmasını tamamladı.
“HAYATIN HER ALANINDA TEVHİD ARAMIŞTIR”
Sempozyumun ikinci gününün ilk oturumunda konuşan Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ramazan Altıntaş, M. Zâhid Kevseri’nin Osmanlı’nın yetiştirdiği son devrin müçtehid düzeyinde bütünlükçü bir İslam âlimi olduğunun altını çizerek, “Hem Osmanlı’nın hem de Osmanlı hinterlandının parçalanmasını yakinen görmüş bir inkıraz döneminin insanıdır. Dolayısıyla böyle dönemlerin âlim ve mütefekkirlerinde fikir istihalelerinin yoğun yaşanması ve dillerinin biraz muğlak olmasına rağmen, aksine biz Kevseri’nin fikirlerinde bir istikamet görüyoruz. O, başta Arap dili ve edebiyatı, fıkıh, hadis, mezhepler tarihi, İslam tarihi, Kur’an-ı Kerim olmak üzere kelam ilminde de derin ve köklü bilgi sahibidir. Bu alanla ilgili de gerek te’lif, gerek tahkik ve gerekse ta’lik alanında birçok eser vermiştir” dedi. M. Zahid el-Kevseri’nin Osmanlı hinterlandının emperyalistler tarafından parçalandığı tarihsel bir dönemde yaşadığını anımsatan Prof. Dr. Altıntaş, “Belki de bundan dolayı o, hayatın her alanında bir tevhid aramıştır. Bu parçalanmışlığı yeniden tevhid etmeye, sadece siyasi coğrafya ile sınırlandırmamış, itikat ve fikir alanına da taşımıştır” diye konuştu. M. Zahid Kevseri’nin mezhep taassubundan ziyade bir ilim adamı olarak muhatabının fikirlerinde mantıklı tutarlılık aradığını kaydeden Prof. Dr. Altıntaş, tebliğini şu cümlelerle tamamladı:
“Geleneğimizin hem hafızı hem de muhafızı olarak değerlendirdiğimiz M. Zâhid el-Kevseri, ne Müslümanların sorunlarına kayıtsız kalacak şekilde körü körüne geleneğe sığınmıştır ne de tamamen bir medeniyet imhasının adını, din anlayışlarında yenilik koyanların cazibesine kapılmıştır. O, gelenekten yana bir tutum sergilemekle birlikte tutarlı ve kalıcı olan yeniliklere de daima açık olmuştur. Ona göre, faydalı olan yenilik, evrenin sırlarından yeni bilgiler elde ederek onu hayatın ihtiyaçları için kullanmak, ahlaki bozulma ve dini sarsıntıların sebeplerini gidermek suretiyle, toplumun işlerini ıslah etmektir. İslam toplumlarının konumunu yükseltecek ve diğer milletlere muhtaç olmaktan kurtaracak şey, böyle bir bakış açısıdır. Günümüzde İslami ilimlerin metodolojisinin tartışıldığı dönemde, onun izlediği yöntemin ufuk açıcı ve öğretici olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.”
Oturum Başkanı Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr.
Sempozyum’daki önemli tebliğlerden biri de Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekan Yardımcısı Doç. Dr.
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. Hasan
KAPANIŞ VE DEĞERLENDİRME
Kapanış ve değerlendirme oturumunda, M. Zahid Kevseri’nin hemşehresi ve talebesi Dr. Muzaffer Özcanoğlu söz aldı. M. Zahid Kevseri’nin gerçek soyadının Gusar olduğunu, dedelerinin Kaskasya’nın şu andaki Kevasia köyünden olduğunu söyledi. Kevseri’nin babasının adıyla anılan Hacı Hasan köyünün sonradan adının Çalıcuma olarak değiştirilmesinin bir talihsizlik olduğunu vurgulayan Muzaffer Özcanoğlu, köyün adının ya yeniden Hacı Hasan ya da Kevseri Köyü olarak değiştirilmesini teklif etti.
Yabancı misafirler adına söz alan Cezayir Algriers Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ammar Djidel, M. Zahid Kevseri adına Türkiye’de ve farklı ülkelerde bölümler kurulmasını, Türkiye’nin bu tür çalışmalarda öncülük yapmasını istediklerini belirterek, “Biz kendimizi burada yabancı olarak görmüyoruz. Biz kendimizi sizden biri olarak hissediyoruz. Siz de kendinizi bizden hissedin. Yabancı değiliz sizin gibiyiz” şeklinde bir ifade kullanması salonda sevinçle karşılandı.
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Doç. Dr. Bünyamin Erul ise merhum Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan’ın katkısıyla 9-10 Aralık 1995 tarihinde Düzce’de düzenlenen ilk sempozyuma katıldığını anımsatarak o tarihte sunulan tebliğlerin kitap haline getirildiğini kaydetti. Doç. Dr. Bünyamin Erul, Kevseri ile ilgili yapılaması gerekenleri şöyle sıraladı:
“- Sempozyum tebliğleri mutlaka hem kitap haline getirilmeli hem de internette yayınlanmalı,
- Kevseri’nin adına profesyonel bir internet sitesi kurulmalı ve her türlü bilgi toplanmalı,
- Üniversitelerde master ve doktora tezleri yapılmalı,
- Kitaplarını satması pahasına kimseden yardım talep etmeyen bir alimin kitapları mutlaka günümüz dillerine çevirmeli ve basılmalıdır,
- Kevseri’nin Düzce, İstanbul, Kastamonu, Mısır, Suriye yılları üzerine ayrı ayrı çalışmalar yapılmalıdır,
- İstanbul dönemine dair kitapların günümüze ulaşması üzüntü vericidir. Kayıp yazma eserleri araştırıp bulunmalıdır.
- Düzce’dekine benzer Mısır’da, Pakistan’da, Ürdün’de, Suriye’de sempozyumlar düzenlenmelidir,
- Düzce’de Kevseri Kültür Evi inşa edilmeli ve günümüze ulaşan eserleri, fotoğrafları, hakkında yazılanlar sergilenmelidir,
- Düzce’nin işlek bir caddesine veya parkına Kevseri’nin adı verilmelidir.
- Kevseri’nin doğduğu köye bir gezi tertip edilseydi çok makbule geçecekti.
- Düzceliler Kevseri’yi duyunca önce hayret etti, sonra sevdi, sonra da iftar etti. Yeni Kevserilerin yetişmesi için yoğu çaba sarf etmeliyiz.”
Sempozyumun düzenleme kurulu başkanı Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. Abdullah Aydınoğlu da, Kevseri ile ilgili sempozyumu ilan ettiklerinde özellikle yurtdışından yüzlerce tebliğ talebi gelince şaşırdıklarını, eleme yaparken çok zorlandıklarını ifade etti. Prof. Aydınoğlu, “O öyle bir alim ki, vefatından 55 yıl sonra, Fas’tan Pakistan’a İngiltere’den Suudi Arabistan’a kadar farklı coğrafyadan yüzlerce insanı bu salonda topladı. Hakiki âlimlerin böyle bir fonksiyonu var. Kevseri gibi bir alimin bu toprağın bağrından çıkması bizleri onurlandırmaktadır” ifadesini kullandı.
Düzce Müftüsü Alaaddin Gürpınar ise bir itirafta bulunulması gerektiğini belirterek, “Düzceliler olarak Kevseri adında bir âlimin ismini biliyorduk. Ama burada 2 gündür anlatıldığı gibi bir âlim olduğunu kesinlikle bilmiyorduk. Ana dili Çerkezce, lisanı Türkçe, eserleri Arapça… Zahiri ilimlerin yanı sıra tasavvufta da seyrü sülükünü tamamlamış. 100’ün üzerinde eseri var ama birini elimize alıp okumadık. Dolayısıyla Düzceliler olarak utancımız büyüktür. Mutlaka Kevseri adına büyük bir kültür ve eğitim merkezi inşa etmeliyiz. Müftülük olarak birkaç yıldır bu tür bir proje üzerinde çalışıyoruz” diye konuştu.
M. Zahid Kevseri’nin akrabası Ferit Güsar da soy ismini Kevseri olarak değiştireceğini söyledi.
Belediye Başkanı Mehmet Keleş ise son konuşmayı yaptı. Başkan Keleş, sempozyumla ilgili üniversiteden kendisine gelindiğinde teklifi normal kültürel bir faaliyet gibi algılayıp sadece sempozyum ifadesiyle ilgilendiğini, Kevseri kimdir, niye bu isim önemli gibi bir soru yöneltmediğini ancak 2 günlük sempozyumda gördüğüne, duyduğuna inanamadığını belirterek, “Meğer yanı başımızda ne büyük bir hazine varmış da farkında bile değilmişiz. Geç de olsa kendisini hatırladık, inşallah memnun edebilmişizdir, ruhu şad olsun. Belediye olarak bugüne kadarki en önemli hizmeti yaptık. Eserlerinin yayınlanmasında belediye olarak üzerimize düşen her şeyi yapmaya hazırız. Tekliflerin hepsini değerlendireceğiz” dedi.
Naim Güleç-AKRA FM






