Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Kemâ yenbeğî li-celâli vechihî ve li-azimi sultanih. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîn.
Konumuz; es-seyyîd, eş-şeyh Muhammed Zahid Kotku el-Bursevî ve İsalam’da Tasavvuf diye tespit edilmiş. Bu şunu gösteriyor;
Gerçek bir sûfî olarak yaşamış, bizler tarafından görülmüş bir kimse olarak, -etrafında bulunduk, hayatını müşahede etme imkânını bulduk- bir numune insan anlatılmış oluyor. Böylece tasavvuf; sadece nazarî bir bilgi olmaktan çıkıp, pratik uygulaması olan, elle tutulur, somut bir örnekle anlatılmış oluyor.
Örnekle anlatım, pedagojik bakımdan uygundur, güzeldir, anlaşılması da daha kolaydır. O bakımdan uygun olmuş.
Mehmed Zahid Kotku Hocamız, Türkiye’de ve Almanya’da çok geniş bir şekilde tanınmış bir insandır. Hakkında konferans verilebilecek bir kimsedir. Türkiye’nin dinî ve siyasî hayatında çok büyük etkileri olan bir kimsedir. Çok enteresan bir şahsiyeti vardır.
Kendisi birinci planda Nakşî tarikatının Hâlid-i Bağdâdî ile Hindistan’dan Ortadoğu’ya gelmiş Hâlidiyye kolunun, İstanbul’da devam eden Gümüşhanevî şûbesindendir.
Biliyorsunuz iki tane Trablus var; biri Trablusşam adını alıyor, biri Trablusgarp adını alıyor.Trablusgarp bugün Libya’da, Trablusşam da Lübnan’da. Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin halifelerinden, Trablusşam müftüsü olan Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî hazretleri. tek bir şahıs için, Gümüşhanevî Ahmed Ziyâüddin Efendimiz için İstanbul’a gelmiş, kendisini bulmuş ve;
“Sırf seni irşat etmek için ,buraya vazifeli olarak gelmiş bulunuyorum!” diye onu halvete alıp, tasavvufun âdâbını, erkânını, ahlâkını, esrârını öğretmiş.
Böylece Hindistan’dan bizzat Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin gidip Nakşî tarikatını kaynağından, Ahmed el-Fârûkî es-Sirhindî’nin mensup olduğu Müceddidiye şûbesinden çok mükemmel bir tarzda, hocası Abdullah-i Dehlevî hazretlerinin tam rızasını alarak Bağdat’a getirmiş, yerleştirmiş ve bütün Ortadoğu’ya yaymıştır. Nakşî tarikatı daha sonra, böylece Gümüşhaneli hazretleriyle İstanbul’a geçmiş oluyor.
Bendeniz dört sene önce Güneydoğu Anadolu’da gezdim. Urfa, Mardin, Diyarbakır, Batman, Bitlis, Siirt, Tatvan gibi yerleri gezdim. Çok net olarak hatırıma geldi ve söyledim, hâlâ çok kesin olarak, net olarak aynı kanaatteyim: Güneydoğu Anadolu’nun ismi bence “Nakşibendistan” olsa, “Nakşibendîler Diyarı” olsa revâdır. Çünkü her tepede bir Nakşî şeyhinin türbesini gösterdiler. Her yerde Nakşî-Hâlidî şubesinin mensuplarını gördüm.
Allah, makamını alâ eylesin, Hâlid-i Bağdâdî Efendimiz, zaten kendisi Urfa’ya da gelmiş. Hatta torunu Urfa Ulu Camii’nin hazîresinde medfundur. O diyarları bizzat gezmiş. Halifeleri vasıtasıyla oralara yaymış ve mükemmel bir şekilde yerleştirdikten sonra, İstanbul’a böylece aşılanmış oluyor.
Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendi hazretleri, 1311 Hicrî (1893 Milâdî) yılında, yani 20.yüzyılın başında vefat eden bir büyük muhaddistir. Terceme-i hâl kitaplarına, biyografi kitaplarına “büyük bir fakih ve muhaddis” olarak geçmiştir. Ulûm-u şer’iyyede çok sağlam bilgilere sahip bir kimsedir.
Gümüşhanevî hazretleri çalışmasına devam etmiştir ve 114 kadar halife yetiştirmiştir kendisi. Üç sene de Mısır’da kalmıştır. Halifelerini Anadolu’nun her yerine, Kafkasya’ya, Mısır’a ve Ortadoğu’ya yaymıştır. Onun çalışmalarıyla son derece büyük bir gelişme göstermiştir. Harplerde Devlet-i Aliyye’nin korunmasında, bu sûfî alimlerin iştirakleriyle, çok büyük hizmetler meydana gelmiştir.
Ömer Ziyâüddin hazretlerini de bu konularla ilgilenen herkes tanıyabilir bu konuyla ilgilenenler. Çünkü kendisi hem Kur’ân-ı Kerîm hafızı, hem de Buhârî-i Şerîf hafızı idi. Buhârî-i Şerîf’i ezbere bilen müstesna insanlardandır.
Çok kıymetli eserler bırakmıştır. Buhârî’nin hulâsasını, Zübdetü’l-Buhârî isimli eseri bırakmıştır.
Ve birde kıymetli evlat bırakmıştır, Prof. Dr. Yusuf Ziya Binatlı. O’da Bursa İlahiyat Fakültesinde dekanlık yapmıştır.
Hocamız’ın asıl şeyhi Ömer Ziyâüddîn-i Dağıstânî hazretleridir. Hocamız da zaten Dağıstan’dan gelme bir “seyyid” ailesindendir. Dağıstan’ın Nuha, bugünkü Şeki isimli şehrindendir. Bu şehir bugün Azerbaycan’da bulunuyor. Dağıstan’ın muhteşem dağlarının yamacında, Bursa gibi yeşillik, ipekçilik yapılan bir şehir imiş. Ben Şeki’yi gidip göremedim. Dedesi oradan gelmiştir ve Bursa’ya yerleşmişlerdir. Onun için, Hocamız da Muhammed Zahid-i Bursevî diye tanınıyor.
Hocamızın hayatıyla ilgili, kendisinin eserlerinin önünde, biyografisi ile alakalı malumat vardır. Ben onları kısa geçmek istiyorum.
Hocamız 1315 Hicrî-Kamerî yılında (1897 Milâdî) doğmuştur. Bursa’da tahsilini tamamlamış, Rüşdiye’ye gitmiştir. Bir ara teknik bir eğitim görecekken, harpler çıkması dolayısıyla muhtelif yerlerde askerlik yapmıştır. Kudüs’te, Çanakkale’de bulunmuştur. Ağabeyi de aynı şekilde asker imiş. Ağabeyini çok severdi; ondan bahsederken çok duygulanırdı.
Hocamız, tasavvufî eğitimini; Abdülaziz Efendi ve Hasib Efendi ile beraber Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi hazretlerinde tamamlamış ve icazeti ondan almıştır.
Abdülaziz Hocaefendi Râmûzü’l-ehâdîs’in mütercimidir, ordan tanıyabilirler. Hakkında birde Müridânı tarafından kitap yazılmıştır. Hasib Efendi ondan önce, Abdülaziz Efendi onun arkasından postnişîn olmuştur. Onların arkasından da Hocamız, 1952 yılı Aralığında makâma geçmiştir, postnişîn olmuştur.
İlk önce bulvar üzerinde bir camide vazife gördü. Bendeniz de o zaman bir ortaokul talebesi olarak konuşmalarını dinlemeye giderdim. O cami Ümmügülsüm Camii idi. 1958 tarihinde, vazifesi İskenderpaşa Camii’ne nakloldu. Çünkü bulvarın genişlemesi dolayısıyla Ümmügülsüm Camii yıkılacak gibi sözler, rivayetler vardı, nakloldu, fakat o cami de yıkılmadı, öyle kaldı. Hocamız’ın dervişânı ve tekkesi “İskenderpaşa Tekkesi” olarak tanındı. O şekilde şöhret buldu.
Hocamız’ın yetiştirdiği, halvet çıkartıp icazet verdiği pek çok halifesi vardır. Kendisi bunları bir deftere işlemiştir. O defterler bendenizde mevcut bulunuyor.
Bizim geleneksel Nakşî an’anesine uygun olarak, müslümanların her şeyiyle ilgilenmiştir.
Mesela, Türkiye’nin en büyük motor fabrikası olan, Gümüş Motor Fabrikası’nı kuran, kurduran odur. Konuşmalarında bendeniz de bulundum. Nasıl kurulsun, nerede kurulsun tarzındaki müzakereler hep onun huzurunda olmuştur. Türkiye için son derece gerekli, böyle bir fabrikayı kurdurmak, önemli bir olaydır.
Anadolu’da muhtelif yerlere seyahatlerimiz olurdu. O seyahatlerimizde de, gören dururdu, yanıma gelirdi, “Bu zât-ı muhterem kim?” diye sorardı. Herkesi kendisine cezbeden, ilgi çeken, çok hoş, güzel bir hâli vardı.
Uzunca boylu, şişmanca bir kimse idi. Şişmanlığını kendisi şöyle anlatırdı:
“Ben öksüz büyüdüğüm için, evde yemek filan olmazdı. Kümese girer bir kaç tane yumurtayı kırıp içerdim. Onlar beni böyle şişmanlattı.”
Yoksa, dervişliğinin başında son derece zayıf bir kimse imiş.
Şeyh Ömer Ziyâüddin Efendi’nin profesör olan oğlu anlatıyor:
“Tekkenin aşçısı, bu Bursalı Mehmed’e -dal gibi zayıf olduğundan- çok acırdı. Pilav tepsisinin bir köşesine etleri saklardı. Tepsiyi getirip o zayıf, nahif Bursalı Mehmed’in önüne et kısmı gelecek şekilde koyardı.” diyor.
Fakat Hocamız bir iki kaşıkta meseleyi anlayınca, çevirir, başkalarına ikram edermiş. Aşçı da ona uzaktan, “Kime niyet, kime kısmet... Verdiğim şeyler yine başkası tarafından yeniliyor.” diye kızarmış.
İlk başta zayıfmış. Hatta halvetten çıktığı zaman, o sarı benziyle ölecek diye tahmin etmişler.
Çok sevgi ve saygı uyandıran bir hâli vardı. Hafızası müthiş kuvvetli idi. Kendisi hafızdı zaten. Hafızasının kuvvetine hayrandım, hayret ederdim.
Ankara’ya geldiği zaman cuma namazına gittik, Etlik’te bir camide cuma namazı kıldık. Akşamleyin Tandoğan Meydanı’nda bir arkadaşın evinde yatsıdan sonra oturduk. Hocamız;
“Cuma hutbesinde hoca ne söyledi?” diye sordu.
Hepimiz Hocamız’la beraber cuma namazı kılmaya gitmiştik o camiye. Hiçbirimiz hatırlayamadık. Hoca bir şeyler söylemişti ama hatırımızda kalmamış. O bir cümle söyledi, ötekisi yarım cümle söyledi. Cuma hutbesini anlatamadık. Hocamız bir başladı, başından sonuna kadar teyp gibi, gayet güzel anlattı.
Hutbeleri son derece celâlli olurdu.
“Bu kadar halim selim, bu kadar sevimli, bu kadar sempatik, bu kadar tatlı bir insan; minberde niçin böyle aslan gibi, kaplan gibi kükrüyor, niye bu kadar sert oluyor?” diye hayret ederdim. Sonradan hadîs-i şerîfleri okuyunca öğrendim; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri de minberde öyle celâlli imiş.Demek ki ,o sünneti uyguluyor.
Çok nefis, hutbeleri olurdu ve kâğıt kullanmazdı. Âyetleri, hadisleri, vaaz vereceği şeyleri kendisi ezberinde tutup söylerdi. Kâğıt kullanarak, okuyarak hutbe îrâd etmezdi. Son derece muhteşem hutbeleri olurdu.
Ali Rıza Sağman diye İmam-Hatip Okulu’nda hocalık yapmış meşhur bir hoca var. Birisine Hocamız’ı anlatırken; “Bilhassa hutbeleri tüyler ürpertici idi.” diyor.
Kendisi fevkalâde mütevâzi bir insandı. Kendisine bir tavır, edâ, bir poz, bir makam vermezdi. Çok yumuşak bir tarzda, “Ben âciz kardeşiniz...” diye hitap ederdi.
Arkadaşların birisine hitabı neyse, aynen onu kullanırdı.
Mesela arkadaşlar bir üniversite hocasına “Osman Abi!” diyorsa, o da, “Osman Abi!” derdi. Halbuki Osman, onun çocuğu yaşında ama “Osman Abi!” derdi. Halkın verdiği ünvanı kullanırdı. Fakat şurası çok kesin: Her günü, her sözü keramet idi. Kerametleri zahir ve bâhir, şeksiz şüphesiz bir hakiki velî idi.
Birisini ele almak istedi mi, onu mutlaka adam ederdi. Bir zengin amcayı hatırlıyorum. Çok negatif bir amca idi. Hocamız onu ele aldı, öyle mükemmel bir mü’min hâline getirdi ki ben hayret ederim. Sırf ona ders verdi. Oturdu bir kişiye ders verdi. Onu çok faydalı bir insan eyledi.
Birisini ele aldı mı bırakmazdı.
Son derece vefâlı bir kimse idi. İhvanı ve ihvanın özel meselelerini çok iyi takip ederdi.
Maraş’ta bir olay olmuşsa, bana İstanbul’dan telefon ederdi.
“Es’ad git Maraş’a!.. Filanca kimse vefat etmiş, başsağlığı dileyiver.” derdi.
Müslümanların kardeşliğinin icabı neyse, onu çok güzel yapardı. O takibine, o vefâsına çok hayret ederdim.
Evde latifeci bir insandı. Hadîs-i şerîflerden; Peygamber sallallahu aleyhi ve selem Efendimiz’in de evde hanımlarıyla, çoluk çocuğu ile latifeci olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla o hâli de tam sünnet-i seniyeye uygundu.
Çok cömert bir insandı. Verdiği zaman verdiği miktarlara, “Bu kadar da bol verilir mi?” diye içimden itiraz ederdim; öyle bol verirdi. Verdiği zaman çok fazla verirdi. Verdi mi ihyâ ederdi. Peygamber Efendimiz’in de öyle olduğunu biliyoruz.
Sofrasında ekseriyetle misafir olurdu. Misafirsiz yemek yemezdi. Camide, gelen kimselere bakar, sonra arkadaşlara işaret eder, “Filancayı, filancayı içeri çağır!” derdi. Yemek yedirirdi.
Biz de daha kendisiyle bir damatlık alakamız yokken, çok defalar sofrasında yemek yemişizdir. Ben utanırdım, gitmek istemezdim ama hasseten beni içeriye çağırttırırdı.
Böyle sofrası misafirliydi. Bu da Hz. İbrahim’in âdetidir. İbrahim aleyhisselam hiç misafirsiz yemek yemezmiş; onun âdetini devam ettirirdi.
Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet ederdi. Geceleyin seher vaktinde mutlaka, uyanıktı. Ayrıca, sabah namazından sonra, işrak vaktine kadar camide bulunma sünnetini de, ben Hocam’dan öğrendim. O zamana kadar başkasında görmemiştim.
Biliyorsunuz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in âdetiydi, severdi. Kendisi sabah namazından sonra camide otururdu. Peygamber Efendimiz; eğer cihad gibi, cenaze gibi, hasta ziyareti gibi mühim bir şey yoksa, camide oturmayı severdi. Güneş doğup kerahat vakti çıkacak kadar zaman ilerledikten sonra işrak namazı kılardı. Bunun çok sevap olduğunu hadîs-i şerîflerden biliyoruz.
Bu sünneti ben Hocamız’da gördüm. Başka hiç bir camide görmemiştim. Sonra, Anadolu seyahatlerimde bir de Urfa Dergâh Camii’nde gördüm. Aynen bizim okuduğumuz evrâdı okuyorlar. Tahmin ediyorum o da Hâlidiye kolunun âdeti olarak, zaten oraya mürşidlerimiz daha önceden gitmişler. Oradan geliyor.
Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Şöyle bir olayla anlatayım.
Buna bazıları itiraz ediyorlar. Evliyânın hâlini bilmeyen bir insan için, ben tabii karşılıyorum. Anlayamıyorlar, meseleleri. Görseydi, müşahede etseydi, anlayacaktı. Başka şeylerde anlatacağım. Bunları anlatırken arada şunları söylemek istiyorum.
Biliyorsunuz İslâm’da da tasavvuf var. İslâm’dan önceki dinlerde de tasavvuf var. Daha eski dinlerde buna, mistisizm deniliyor. Hristiyan mistisizmi var, mistikleri var... Belki Brahmanlar, Hindular var; Hindistan’daki mistikler var...
Bu çeşit mânevî hayatı yaşayan insanlar, eski ümmetlerin arasında da olmuş. Olabilir, onlar bizi ilgilendirmiyor. Daha önceki dinlerin itikatları, ahkâmı ve o dinlere mensup insanların yaşamları; tamam, olabilir, ayrıca dinler tarihi onu incelesin. Ama bizim İslâm’daki tasavvuf; asıl Peygamber Efendimiz’in hayatından çıkmıştır, ahvâlinden alınmıştır, sözlerinin uygulanmasından, ortaya çıkmıştır.
Kur’an’ı tam yaşamak isteyenlerin, Peygamber Efendimiz’in sünnetine tam uymak isteyen insanların; Resûlullah’ın hâli gibi hallenmesi çalışmaları İslâm tasavvufunu meydana getirmiştir. Buna “sünnî tasavvuf” diyoruz; Ehl-i Sünnete, Kur’ân-ı Kerîm’e, hadîs-i şerîfe uygun tasavvuf...
Bunun dışında 1400 yıl devam etmiş zaman içinde, beş kıtaya yayılmış bir dinin mensupları, mutlaka başka kültürlerle de karşı karşıya geldiler. Orta Asya’ya gelince, Çinliler’le karşı karşıya geldiler, Çinliler’in dinlerini gördüler. Hindistan’ı fethederken; Hindistan’ın Hinduları’nı, Brahmanları’nı gördüler. Hindistan’ da 400 kadar din ve mezhep var onları gördüler. Afrika’ya geldiler, Afrika’yı gördüler, Mısır’ın hıristiyan mistiklerini gördüler. Anadolu’ya geldiler, Anadolu’nun hıristiyan mistiklerini gördüler. Yahudi mistiklerini biliyorlar. İran’a geldiler, Zerdüştîler’i ve onların inançlarını biliyorlar. Belki onlardan etkilenmeler de olmuştur.
Onun için, tasavvuf yolunda; çeşitli tasavvufî meşrepler, renkler meydana gelmiştir.
Hocamız, sünnî tasavvufun mümessilidir. Harfiyen, Kur’an’a, sünnet-i seniyye-i nebeviye’ye uymak isteyen ve o yolda yürüyen bir kimsedir. Hocamız’ın meşrebi Nakşibendî; Kur’an’a, ulûm-u dîniyeye sımsıkı bağlı, dinî ilimleri iyi bilen ve sünnet yolunda yürüyen, bid’atlara sapmamış bir yol... Hocamız bunu temsil ediyor.
Cüneyd-i Bağdâdî, hadis dersi almaya gidiyormuş. Hocası;
“Nereye gidiyorsun?” demiş.
“Hadis dersi var, onu öğrenmeye gidiyorum.” demiş.
“Tamam, güzel!.. Önce hadisçi olup, sonra tasavvufa girmek bence, önce sûfî olup sonra ulûm-u dîniyeyi öğrenmekten daha iyidir.” demiş.
Çünkü işin aslını, temelinden öğrenmiş oluyor. Ondan sonra, karşısına gelen hallerde ve problemlerde, kararı verme imkânına sahip oluyor. Ama önce tasavvufa girerse, fıkıh bilmezse, ulûm-u dîniyeyi bilmezse, o zaman aykırı işler yapabiliyor.
Onun için, büyüklerimiz;
مَنْ تَصَوَّفَ بِغَيْرِفِقْهِ تَزَنْدَقَ
Men tasavvefe bi-gayri fıkhın tezendeka. “Bir insan fıkıh bilgisi olmadan tasavvuf yoluna girerse, ayağı kayar, zındıklaşır.” [1] Ya namazı inkâr eder, ya itikadında bir sapıklık olur. Daha başka birtakım hatalar işler, diye bildiriliyor.
Hocamız’ın meşrebi o idi.
İmâm-ı Rabbânî’den beri gelen o çizgi, sapasağlam, sünnet-i seniyeye bağlı olan yol... Giyimde, kuşamda, yemede, içmede, yaşamda; tamamen hadîs-i şerîfleri hazmetmiş, ona uyan bir insanın yoludur.
Bizim bu meşrebimize göre, fena fiş şeyh makâmı vardır. Mürid şeyhine ittibâ ede ede, böyle bir hâle ulaşır, şeyhinde fâni olma hâli kendisine gelir. Ondan sonra “fenâ firresûl” makâmı gelir.
“Fenâ firresûl” makâmı sünnet-i seniyeye uymadan, sünnet çizgisinde gitmeden olmaz! Onun için her şeyinin sünnete uygun olması lazım!..
Ben, elime esans sürecekleri zaman sağ elimi uzatırdım; Medine-i Münevvere’de yaşlı bir zâtı ziyaret ettik. Kendisi Suud ordusunda generalmiş ama mütedeyyin bir kimse... Ben böyle sağ elimi uzatınca, bana, “Sol elini aç!” dedi. Ben de sağ elimi uzatıyorum, ihtiyarı da kırmak istemiyorum, yaşlı, eli ayağı titriyor... Yine sağ elimi uzatıyorum, “Sol elini aç!” diyor. Neyse, hatırı kırılmasın diye sol elimi açtım. Kokuyu oraya sürdü;
“Peygamber sallallahu aleyhl ve selem Efendimiz, kokuyu sol avucuna alırdı. Sonra oradan sağ elin işaret parmağı ile, sürmesi gereken yerlere sürerdi. Sünnet bu tarzdadır.” dedi.
Sonradan baktım, Medine’de öğrenmeme lüzum yokmuş.Hocamız’ın kitaplarında da var. Baktım ki Hocamız onu biliyor ve onu tatbik ediyor.
Hocamız’ın feyz aldığı Gümüşhaneli dergâhından, söz ettik. Gümüşhanevî hazretlerinin en büyük eseri, bir hadis kitabıdır. İmam Süyûtî’nin el-Câmiü’s-sağîr’i gibi olan Râmûzü’l-ehâdîs kitabıdır. Gümüşhanevî Hocamız çok enteresan bir ifade kullanmıştır:
“Bu Râmûzü’l-ehâdîs kitabını, tekrar tekrar okuyun! Umarım ki bunu okursanız, kısa zamanda hakikatli bir alim olursunuz.” [2] buyurmuştur.
Bu ifade çok mühim!..
Müridlerini hadîs-i şerîfle terbiye eden bir tekke... Sünnet-i seniyeye bağlılığın sağlam olması için uygulanan metot bu...
Hocamız böyle bir yolun mümessili idi. Sakallıydı. Uzun bir kıyafet giyerdi, şalvar giyerdi. Ve belirsiz bir insan olmayı, nişansız bir insan olmayı, çok göze çarpmayan bir insan olmayı severdi. Bir şey bilmiyormuş gibi davranırdı. Ümmî gibi davranırdı ama öyle değildi.
Çok yakından bildiği meseleleri, birisi gelir kendisine hevesle anlatırdı. Mesela;
“Hocam şöyle olmuş, böyle olmuş...”
Ben biliyorum ki Hocamız onu biliyor. Çünkü daha önce geçmiş, ben Hocamız’ın yanındayım, biliyorum. Hocamız onu;
“Yaa, öyle mi?..” diye hiç üzmeden, kırmadan sonuna kadar dinlerdi, keyfine zarar vermezdi. Karşı taraf da Hocamız’ı bilmiyor zannederdi.
Hocamız’ın teknik tarafı vardı. Belki o sanat okuluna gitmesinden... Nerede bir bozuk saat görse;
“Verin bakayım onu bana!” derdi. Bozuk saati mutlaka çalıştırırdı. Evi saat doluydu. Hangi yıldan kalma, üstü eski rakamlarla dolu, antika saatler vardı. Hepsini çalıştırırdı. Evinde çalışmaz olan başkasının saatlerini alır, çalıştırır ve verirdi. Veya kalsın derse, kalırdı.
O saatlerle ilgili, bir kerametini nakletmek istiyorum.
Hocamız’ın salonu, caminin bahçesiyle ile aynı seviyede idi ve camlarının demiri yoktu. Birisi camı kesse, elini uzatsa, kapıyı açar içeri girebilirdi. Bazı arkadaşlar:
“Efendim, parmaklık yaptıralım!” demişler.
Hocamız bir şey dememiş. O parmaklığı yapmışlar. O gün Hocamız’ın o salonuna hırsız girmiş, o zamana kadar bir şey yok. Ben Ankara’dayım, sonradan duyuyorum. Hırsız girmiş ve bütün o antika saatleri toplamış. Saatler çalınmış.
Hırsız, İskenderpaşa’dan bir iki sokak ileride, bulvara paralel, Aksaray’a inen bir cadde olan Horhor caddesinden aşağı iniyormuş. Fötrlü, kravatlı, grand tuvalet giyimli bir hırsız. Hırsız deyince insan, hep böyle hırpani bir insan hatırına getiriyor ama öyle bir hırsız... Aşağıdan da elinde copuyla bir polis geliyormuş. Bir ara polislerin elinde lastik coplar vardı. Elinde copla gelirken başını kaldırmış;
“Gelen bu beyefendi kim?” diye bakmış. Aa! Bakmış sabıkalı bir hırsız...
“… Bilmem ne, sen beyefendi mi oldun?” diye başındaki fötr şapkaya bir vurmuş. Hırsız şapkayı zor tutmuş. Meğer bütün antika saatleri fötr şapkanın içine doldurmuş, başına ters giymiş.
Adamın üstünü arasan bulamayacaksın, saatleri sakladığı yere bak!..
Başından fötr çıkınca, bir sürü antika saat ortaya çıkıyor. Polis yakalamış;
“Gel bakalım, bunları nereden aldın?” demiş. Dosdoğru Hocamız’ın evine gitmişler;
“Buradan aldım.” demiş. Saatler geri gelmiş.
Öyle evliyânın saati çalınır mı?..
İslâm’da, evliyânın kerameti haktır. Ehl-i Sünnet mezheplerinin hepsi ittifak etmişlerdir: “Evliyânın kerameti haktır.” Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de var, çünkü hadîs-i şerîfte var...
Hz. Ömer hutbede iken;
“Yâ Sâriye, dağa dikkat et!” demiş, İran’daki komutanına seslenmiş.
Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk Efendimiz’in kerameti var, Hz. Osman Efendimiz’in kerameti var, Hz. Ali Efendimiz’in kerametleri var...
Kur’an-ı Kerim’den kerametlerden ,iki tanesini söyleyeyim de bazıları bu kerametleri bilmiyor ve itiraz ediyor,o bakımdan delil olsun.
Meryem validemiz Hz. İsa’nın annesidir. Daha annesi onu doğurmadan, dünyaya getirmeden evvel, annesi;
“Ben doğacak çocuğumu, dine adıyorum, ibadethaneye vakfedeceğim.” dedi.
Meryem validemiz doğdu. Kız da olsa, o adağını yerine getirdi. Meryem validemiz, ibadethaneye vakfedilmiş bir kız oldu. Onun işlerini kim görecek diye kura çektiler. Zekeriya aleyhisselam onun bakımıyla meşgul oldu. Meryem validemize, bir ibadet yeri tahsis edildi.
Meryem validemiz cennetlik, Allah’ın sevgili kullarından bir kul... Çocuklarımıza Meryem adını veriyoruz, Müslüman olduğumuz halde, İsa adını veriyoruz, Musa adını veriyoruz. Çünkü hepsi bizim başımızın tâcı, kıymetli insanlar...
Bir oda tahsis ettiler ama kapısı kilitli idi. Kimse girmiyor sadece Zekeriyya aleyhisselam girebiliyordu.
كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًا قَالَ يَامَرْيَمُ أَنَّى لَكِ هَذَا قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّه إِنَّ اللَّهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
Küllemâ dehale aleyhâ Zekeriyye’l-mihrâb. Vecede indehâ rizkâ. Kâle: Yâ Meryemü ennâ leki hâzâ? Kâlet: Hüve min indi’llâh. İnna’llâhe yerzuku men yeşâü bi-gayri hisâb. [3]
“Zekeriya ne zaman onun ibadethanesine, onun yanına girse, orada rızıklar, meyveler, yiyecekler görürdü.” Şaşırırdı. Zekeriya aleyhisselam da peygamberlerden bir peygamber; o da Allah’ın vahyine mazhar olan bir kimse, sıradan bir insan değil. “Allah Allah!.. Ey Meryem! Nereden geliyor bu erzak sana?” diye sorardı. Meryem validemiz de, “Allah tarafından geliyor. Allah dilediği kullarını böyle hesaba sığmaz şekilde, hesapsız olarak rızıklandırır.” diye cevap verirdi.
Kur’ân-ı Kerîm’de bu bir keramet olayıdır. Meryem validemiz ,bir mübarek hatundur ve bu onun kerametidir.
“Mihrab” deyince biz; bugün imamın namaz kıldığı oyuk yeri anlıyoruz. “Caminin mihrabı” deyince, sanat tarihinde niş denilen, kör pencere, kör kapı gibi bir girinti anlıyoruz. Halbuki “mihrab”, “mif’al” vezninde “ism-i âlettir.” “Miftah” nasıl “feteha” kelimesinden “açma âleti” ise, “mihrab” da “harb” kelimesinden “harb âleti” demektir. İnsanın, bir şeyle harbi var... “Harp edilen yer”, “harp etme âleti, mekânı, vasatı, yeri.” İnsanın nefsiyle harp ettiği yer...
Biz bunu tasavvuftan biliyoruz. İslâm tasavvufunda, bunun adı nefisle cihad etmektir. Nefisle cihad etmek, cihad-ı ekberdir. Demek ki Meryem validemizin yeri de, nefisle cihad etme yeri mânasına “mihrab” adını almış. Özetle, “mihrab” kelimesi “harb” kelimesinden geliyor. Oraya giren insan kendi nefsiyle, şeytanla, içindeki negatif duygularla harp ediyor. Onları yok etmek, kötülükleri def etmek için bir mücadele veriyor.
Buna halvet diyoruz. Kırk gün olunca “halvet” ve “çile” adını alıyor. “Çil” veya “çihil”, Farsça’da kırk demektir. Çile; bir insanın kırk gün, bir yerde durup ibadet etmesi demektir. Araplar buna “erbaîn” der; “erbaîn çıkarmak”, “çile çıkarmak”, “çile görmek” demektir.
Demek ki; Meryem validemiz de böyle bir yerde, nefisle, şeytanla, negatif şeylerle ibadet yoluyla, zikir yoluyla cihad etmek için, oraya kapanmış. Mihrabın mânası budur.
İşte bu, Kur’ân-ı Kerîm’den bir keramettir.
Meryem validemize olağanüstü bir şeyler geliyor, gelir mi gelir.
Neml sûresinin 40. âyeti bir başka misalidir. Biliyorsunuz, bu âyetler Süleyman aleyhisselam ile Sabâ melikesi Belkıs hadisesini anlatan âyetlerdir. Onu kısaca özetleyeyim:
Sabâ, Güney Yemen’de bir ülkedir. Bu ülkenin başında ,Belkıs isminde bir kraliçe vardır. Bunlar Güneş’e tapıyorlar. Güneş’e taptıkları Hz. Süleyman aleyhisselama, Hüdhüd isimli bir kuş tarafından bildiriliyor. Bunun üzerine Süleyman aleyhisselam bir mektup yazıp oraya gönderiyor. Bu mektup;
إِنَّهُ مِنْ سُلَيْمَانَ وَإِنَّهُ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم أَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُونِي مُسْلِمِينَ ِ
İnnehû min Süleymâne ve innehû bismillâhirrahmânirrahîm. Ellâ ta’lû aleyye ve’tûnî müslimîn. [4]
diye başlıyor. Demek ki Bismillâhirrahmânirrahîm sözünü Süleyman aleyhisselam da kullanıyordu.
“Bana karşı çıkmayın! Bana teslim olmuş bir şekilde gelin! Güneşe tapmayı, yanlış inancı bırakın, Allah’a güzel kulluk edin! Doğru, hak olan dine gelin!” diyor.
Bu mektup gelince, kraliçe vezirlerini topluyor.
“Filistin’den, Süleyman isimli hükümdardan böyle bir mektup geldi. Ne yapalım?” diye soruyor.
Adamlar kabadayılık yapmak istiyorlar.
نَحْنُ أُولُو قُوَّةٍ وَأُولُو بَأْسٍ شَدِيدٍ
Nahnü ülû kuvvetin ve ülû be’sin şedîd. “Biz kuvvetliyiz, iktidarımız var, imkânımız var. Ne istersen öyle yapalım! İsterseniz çarpışalım?..” [5] diyorlar.
Sabâ melikesi dirayetli bir kadın, tecrübeli bir insan...
إِنَّ الْمُلُوكَ إِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً أَفْسَدُوهَا
İnne’l-mülûke izâ dehalû karyeten efsedûhâ.
“Hükümdarlar bir yere girdi mi, harp oldu mu; o ülkenin altı üstüne gelir, insanlar esir olur, perişan olur. Öyle yapmayalım, hediye götürelim!” [6] diyor ve bir heyetle hediyeler gönderiyor.
Süleyman aleyhisselam hediyeleri reddediyor.
“Ben böyle şeylerle uğraşıyor değilim! Mühim olan imana gelmenizdir. Bana ancak müslüman olmanız önemlidir.” deyince, Sabâ melikesi bu sefer müzakereleri yapmak üzere, Yemen’den bizzat kendisi gelmeye karar veriyor ve heyetle Yemen’den yola çıkıyorlar.
O yola çıkmış, aylarca sürecek olan yolculuğa başlamış olsun. Bu tarafta Süleyman aleyhisselam;
“Bakın bu kadın ülkesinden kalkıp buraya gelecek. O gelmeden evvel, Belkıs’ın tahtını içinizden kim buraya getirebilir?..” diye soruyor. Birisi çıkıyor;
“Ben getiririm!” diyor.
“Kendisine ilim verilmiş birisi” diye söyleniyor. İsim zikredilmiyor ama rivayete göre veziri Âsaf, bir anda tahtı oraya getiriyor. Tabii, keramet yoluyla getiriyor.
فَلَمَّا رَآهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ
Felemmâ raâhü müstakırran indehû. [7]
Süleyman aleyhisselam kendisi yapmıyor, nihayet ashabından, vezirlerinden birisi getirebiliyor. Demek ki o vezir, ermiş bir kimse... O taht orada duruyor; hayal değil, illüzyon değil, reel olarak, elle tutulur bir şekilde, somut olarak taht oraya geliyor.
Sabâ melikesi günler geçtikten sonra geliyor. Süleyman aleyhisselam tahtı gösteriyor;
“Senin tahtın böyle miydi?” diye soruyor. Sabâ melikesi şaşırıyor.
“Aaa! Sanki ta kendisi!” diyor. Bakıyor, kendi tahtı...
Ondan sonra, kendi yolunun yanlış olduğunu, Hz. Süleyman’ın dininin hak din olduğunu anlayıp ona iman ediyor. Bu da bir keramet olarak, Kur’ân-ı Kerîm’den misal...
Kur’ân-ı Kerîm’de başka misaller de var ama, hadîs-i şerîften bir misal nakletmek istiyorum.
Bu, Hz. Aişe validemizden Ahmed b. Hanbel’in, İbni Abdilber’in, Tayâlisî’nin, İbni Asâkir’in, Beyhakî’nin ve Hakîm-i Tirmizî’nin rivayet ettiği bir hadîs-i şerîftir, hadîs-i kudsîdir.
Peygamber Efendimiz, “Azîz ve Celîl olan Allahu Teâlâ hazretleri buyurdu ki” diyor.
Peygamber Efendimiz; Allah’ın bize ne buyurduğunu hadîs-i şerîfi ile bildiriyorsa, bu hadîs-i şerîflere hadîs-i kudsî denir.
“Kim, benim bir velîmi ezâlandırır, üzer, canını sıkar, eziyet eder; benimle harp etmeyi meşrûlaştırmış olur.” [8] Allah’la harbetmeyi kabul etmiş olur. Çünkü Allah’ın sevgili kuluna sataşıyor, onu üzüyor. Demek ki ,Allah’la harp etmeyi helal hâle getirmiş. Allah’ın onunla harbedeceğini kabul etmiş oluyor. Bu kadar önemli...
Demek ki Allah’ın evliyâsını üzmemek lazım; o dersi alıyoruz.
“Kulum bana farz olan ibadetleri yapmaktan başka bir şeyle, o kadar güzel bir şekilde yaklaşamaz.”
Buradan anlıyoruz ki farz ibadetlerin sevabı çoktur. Namazlar kılıyoruz, Elhamdülillah oruçlar tutuyoruz, paramız varsa hacca gidiyoruz, zekât veriyoruz...
Bu ferâizin, Allah indinde kıymeti çoktur. Kulu Allah’a yaklaştırıyor. Kulu Allah’a yaklaştıracak, bunların emsâli gibi bir şey yoktur.
Fakat farzları yapmanın üstüne, bir de Peygamber Efendimiz’in hayatında gördüğümüz fazladan ibadetler var. Mesela sabahın farzı iki; Efendimiz iki rekât önceden sünnet kılarmış. Öğlenin farzı dört; dört rekât önceden, dört rekât veya iki rekât arkadan kılarmış. İkindinin farzı dört ama önden dört rekât kılarmış. İki kıldığına dair de rivayetler var. Yatsının farzı dört ama başında sonunda sünnetler var.
Bu çeşit ibadetlere “nafile ibadet” diyoruz. Farz değil ama sevap; yapıldığı zaman sevap kazanıyor. Efendimiz bunları çok yapardı ve çok severdi. Şu dünyada hepimizin sevdiği bir şeyler var. Meyvelerden, çiçeklerden bazısını severiz. Birçok şeylere gönlümüz bağlıdır. Peygamber Efendimiz;
قُرَّةُ عَيْنِي فِي الصَّلَاةِ
Kurretü aynî fi’s-salâh. “Gözümün şenliği namazda...” [9] diyor, namazı çok seviyor.
Biz de kendimizi yoklayalım: Namazı seve seve mi yapıyoruz, vazife olduğu için zorlanarak mı yapıyoruz? Efendimiz severek yapardı. Fırsat buldu mu namaza dururdu. İsteyerek, canı çekerek yapardı. Bu önemli çünkü, namaz mü’minin mirâcıdır. Allah’ın huzuruna çıktığından, onun lezzeti çok yüksek olduğundan, namazı çok seviyor.
“Peki, biz niçin sevmiyoruz? Bizim çocuklarımız niçin sevmiyor?”
Cahil de ondan... Namazın mahiyetini kavrayamadığından sevmiyor.
Onun için Peygamber Efendimiz, nafile namazlar kılardı.
“Kulum bana nafile ibadetlerle yakınlaşmaya devam eder.”
“Mâ yezâlü”, “hiç durmadan” demektir.
“Nafile ibadetleri yapa yapa kulum bana yaklaşmaya devam eder.” Buna, “es-Seyrü ilallah”, “Allah’a doğru ilerleme” diyoruz.
“Nihayet ben kulumu sevinceye kadar bu böyle devam eder.” veyahut hattâ uhibbehû “Ben o kulumu severim.”
Demek ki farz ibadetleri Allah çok seviyor, kul onunla Allah’a yaklaşıyor ama nafile ibadetlerle de yaklaşmaya devam ediyor. Nihayet Allah kulunu seviyor. Kul, Allah’ın sevgili kulu, evliyası oluyor.
“Ben o kulumu sevdiğim zaman, o kulumun gören gözü olurum, işittiği kulağı olurum. Tuttuğu eli olurum. İdrak ettiği, anlayışa erdiği, kalbi, gönlü olurum. Konuştuğu dili olurum.” [10]
Bunu Allahu Teâlâ diyor.
Bu hadîs-i şerîfin bazı başka rivayetleri var, oralardan biliyoruz. “Ben onun gören gözü olurum.” demek, “O kul, artık olağanüstü görüş kabiliyetine kavuşur.” demektir. Çünkü Allah her şeyi görüyor. Her şeyi gördüğü için o kul artık her şeyi görebiliyor. Allah onun gören gözü oluyor. Allah her şeyi gördüğüne göre, o kul da her şeyi görüyor. Kulağı olduğu için her şeyi duyuyor. “Tutan eli olurum.” demek, Allah bir şeyi istedi mi yapar, evliyâ da bir şeyi istediği zaman yapar. Allah’ın lütfuyla yapıyor. “Yürüdüğü ayağı olurum.” Çok uzak mesafeyi bir anda aşar. Bakarsın Mekke’de namaz kılar, gelir.
“Aklettiği gönlü olurum.” O zaman çok derin şeyleri, akledecek bir hâle geliyor, irfanı muazzam genişliyor.
“Söylediği dili olurum.” O zaman dili de şâhane tatlı bir dil oluyor. Yunus Emre gibi, Mevlânâ gibi...
Mevlânâ hazretlerinin, beyitlerinin sayısı korkunçtur. Divânı’ndaki beyitler, Mesnevî’sindeki beyitler... Mübarekler bu kadar vezinli, kafiyeli, sanatlı sözleri nasıl söylemişler?.. Tabii, Allah’ın verdiği bir kabiliyetle oluyor.
“O kulum dua ederse, ben onun duasını kabul ederim.”
Duası makbul...Geçen gün takvimde okudum.
Hz. Ali’ye birisi atın üstünde söğüp sayıyormuş. Hz. Ali’nin aleyhinde konuşuyor, etrafında da insanlar var... Sa’d b. Ebî Vakkâs koşmuş gelmiş. Münker görünce engellemek lazım; emr-i mâruf nehy-i münker... Ters bir iş yapıyor adam...
“Be adam! Hz. Ali, ilk müslümanlardan değil mi? Şu meziyeti yok mu, bu meziyeti yok mu?”
Bütün güzel şeylerini sayıyor. Ondan sonra da el açmış;
“Yâ Rabbi! Bu edepsize ,bu yaptığı çirkin iftiraların cezasını gözümüzün önünde çektir, biz de görelim!” diye dua etmiş.
Sa’d b. Ebî Vakkâs duası makbul bir kimseydi, Aşere-i Mübeşşere’dendi, cennetlikti. [11]
Râviler rivayet ediyorlar ki o anda at bir ürküyor, üstündeki şahıs pat diye yere düşüyor, başını taşa çarpıp ölüyor. Duası kabul oluyor. [12] Sevdi mi, duası kabul olduğunun alameti görülüyor.
“Benden bir şey isterse, istediğini veririm.
Ben hiç bir şeyde, o sevgili kulumun, vefatı kadar tereddüt etmem.
Çünkü ölümden korkuyor ya insan; o ölümden korkuyor diye, ben de onun canını almaya tereddüt ederim.
Sevmediği şeyi ben de yapmak istemem.”
Allah’ın sevgili kullarıyla ilgili sahih bir hadistir.
Şimdi bu âyet ve hadislere dayanarak Hocamız’la ilgili bazı ispatlı, şahitli şeyleri anlatacağım. Bu netice itibariyle tasavvuf ilmiyle ilgili, bir laboratuvar çalışması gibi olacak. Laboratuvarda olaylar incelenir ya… Deney gibi olacak.
Enteresan bulduğum olaylardan bir tanesi şu:
Bursa’da bir üniversite doçenti kardeşimiz var. Sağdır, üniversitede doçent çok kaliteli bir kardeşimiz... Bu kardeşimiz anlatıyor:
“Ben ortaokuldan beri namaz kılardım. Öyle aşırı bir müslümanlığım yoktu da, namazımı kılardım. Bir gün nereden aklıma geldi bilmiyorum, içim sıkıldı. İçim sıkıldığı zaman dedim ki: ‘Gözümü kapatayım, gözümün önüne böyle mübarek bir insan getireyim. Nasreddin Hoca gibi tatlı, sevimli, mübarek bir insan getireyim, onunla konuşayım.’ dedim.” diyor.
Kendisi bir hayal oyunu oynuyor. Gözünü kapatmış, gözünün önüne ak sakallı, pembe yanaklı, güzel bir insan tasavvur etmiş hayalinden, onunla dertleşmiş. “Bundan rahatladım ve çok yapmaya başladım. Sıkıldıkça bunu yapıyordum, rahatlıyordum.” diyor.
“Sonra ortaokul bitti, lise bitti. Teknik Üniversite’yi kazandım, İstanbul’a geldim. İstanbul’da da arkadaşlar beni aldılar, Mehmed Zahid Hocaefendimiz’in yanına götürdüler. Baktım ki ,yıllardan beri hayalime getirdiğim şahıs karşımda!..” diyor.
Bu bir olay... Bu arkadaş ciddi bir arkadaştır. Ben de ciddi bir ilim adamı olarak bu meseleyi ortaya koyuyorum. Yıllar önceden, bir insanın hayaline tesir etmek ve onunla böyle bir ilişki içinde olmak... Bu çeşit kerametleri ben kitaplarda okumadım. Değişik ve enteresan bir keramet...
Adam yıllar yılı, bir hayalle meşgul olduğunu sanıyor ama demek ki hayalle meşgul olmuyormuş, Hocamız’la meşgul oluyormuş. Enteresan bir şey... Demek ki Hocamız ona tesir etmiş. Onun düşüncesini bilmiş, onunla bir irtibat kurmuş. Bu böyle bir olay...
Sonra yine, bizim bir doktor kardeşimiz var, ondan bizzat dinledim. Başkalarına da anlattı. Bu da ciddi bir doktordur, iyi bir doktordur. Palavracı bir insan değildir, realist bir insandır. Ben de öyleyim. Bazı şeyleri büyütüp, öyle allayıp pullayıp anlatma taraftarı olan bir insan değilim. Kılı kırk yaran bir insanım. Şüpheyi, saygı ile karşılayan bir insanım. Çünkü şüphe; insanı hakikate götüren bir anahtardır, onun da faydası var. Gerçekleri bulmak bakımından, bilimsel şüphe gereklidir.
Şimdi bu, Sedat Bey isimli doktor kardeşimizin kendi hayat olayıdır. Ciddi bir insandır. Kardeşimiz, ağabeyimiz, öyle kimseye eyvallah edecek, yağ çekecek, dalkavukluk edecek bir insan değildir.
Bu şahıs rüyasında, üç defa bir kişiyi görüyor. Bu kişi;
“Evladım bana gel!” diyor. Rüyada üç defa birisi bunu çağırıyor ama kim?.. Bilmiyor. Liseyi bitirmiş, tıbbiyeyi kazanmış, üniversiteye İstanbul’a gitmiş. İstanbul’da Kumkapı yakınında, Kadırga Yurdu diye bir yurt var; orada kalıyorlarmış. Yurdun mescidi var. Orada Teknik Üniversite’ye, Tıp Fakültesi’ne, Hukuk Fakültesi’ne, İktisat Fakültesi’ne giden arkadaşların müslüman olanlarıyla akşam, yatsı, sabah namazlarını kılıyorlar, yurdun mescidinde. Fakat bazı akşamlar, o arkadaşlar yok...
“Siz haftanın bazı akşamlarında, topluca camide olmuyorsunuz. Nereye gidiyorsunuz?..” diye soruyor. Onlar da;
“Gizli bir şey değil... Bir hocaefendi var, seviyoruz, ona bağlıyız, ona gidiyoruz. İstersen sen de gel!” diyorlar.
O da kalkıp gidiyor. Zeyrek Ümmü Gülsüm Camii’ne, Hocamız’ın ilk camisine gidiyor. Yatsı namazını safın arkasına durup kılıyor. Namaz bittikten sonra, mihrabda Hocaefendi yönünü cemaate dönünce, bakıyor ki üç gece rüyasına giren, “Gel!” diyen Hoca!.. Tabii ter boşanıyor sırtından, şaşırıyor, hayretler içinde oturup kalıyor.
Kalabalık biraz dağıldıktan sonra, Hocamız yanına geliyor.
“Biraz beklettin beni evladım!” diyor. Önüne oturup, ders tarif ediyor. Dervişlik öğretiyor.
Bu bir olay... İşte tasavvufu inceleyecek insanlar, hani “Eski kitaplardaki rivayetler ya doğrudur, ya yanlıştır!” diyebilir de; bu, yaşanmış bir olay...
Bunlar birer misaldir ama bu misaller benim için çok önemlidir. Ben bir üniversite hocasıyım. Doktora, doçentlik, profesörlük çalışmaları yaptım. Bilimsel çalışmayı, bilen bir insanım. Öyle abuk sabuk, ipe sapa gelmez palavra şeyleri sevmem, söylemem. Bizi tanıyanlar tanırlar, arkadaşlarımız
Bir müşahit gözüyle, Mehmed Zahid Kotku Efendi hazretlerinin yanında, yakınında bulunan bir insan gözüyle ve şüpheci bir insan gözüyle; mühendislik okullarında, fakültelerinde vakti geçmiş bir hoca olarak... Benim Yükseliş mimarlık mühendislikte dersim vardı. Adapazarı Sakarya Mühendislik akademisinde derslerim vardı. Yani etrafım teknik elemanlarla doluydu.
Kendi hayatım da öyle… Lisenin fen bölümünden mezunum.
Araştırıcı ruhlu bir kimse olarak, benim tespit ettiğim olaylardan bazıları bunlardır. Bizim bir profesör arkadaş var, “Hocamız gerçek bir velî olduğundan, binlerce misal bulabiliriz.” diyor.
Herkes tabii kendi hocasını sever, metheder ama bu anlattığım şeyler bana çarpıcı gelen misaller olduğu için sizinle dertleşme bâbında, modern hayatı bilen bir kimse olarak, bu misalleri arz ediyorum.
Buralardan göreceksiniz ki; şu bizim materyalist mantığımızın dışında bir başka mantık, bir başka dünya, bir başka âlem var. İnsanların bir ruh âlemi var ve insanların birtakım mânevî güçleri var... Bu ispat edilmiş bir olay... Bunlarla bence ispat edilmiş oluyor.
Tasavvufun bir gücü var... Bunun da kaynağını gösterdim. Kur’ân-ı Kerîm’de var... Tabii, bunları bilmeyen insan, Kur’an’a da inanmayabilir, Kur’an’ı da şüpheyle karşılayabilir. Ama bu işler oluyor. Bunu size, kendim de yaşamış bir insan olarak anlatıyorum.
Olayın özeti şu: Allahu Teâlâ hazretleri, sevdiği kuluna olağanüstü birtakım melekeler, kabiliyetler ihsan ediyor. O, sizin bizim gibi bir insan olmaktan çıkıyor, başka türlü bir insan haline geliyor. Bunun sebebi de Allah’ın yolunda yürümesi, farzları tutması, nafile ibadetleri yapması sonunda olan bir durum...
Allah’ın onu sevmesi; sevdiği zaman gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürüyen ayağı olması meselesi... Bunları kendi yaşamımda gördüğüm için, eski anlatılan olayların da nasıl olduğunu anlayabiliyorum. Sâfiyâne bir iman olarak değil de, bilimsel bir inançla, onların da gerçekliğini kabul ediyorum.
Biliyoruz ki, Allah inancına, mârifetullaha ererseniz, Allah’ı hakkıyla tanırsanız; Allahu Teâlâ hazretleri her şeye kâdirdir, her yerde hâzır ve nâzırdır. Bir şeyi istediği zaman, “ol” der, olur.
İnsan Allah’ın yolunda yürüdüğü zaman, Allahu Teâlâ hazretleri yardım ediyor, koruyor, ona ezâ cefâ eden kimseleri cezalandırıyor. Sahabenin hayatında bu böyle... Peygamberlerin hayatını misal olarak vermek istemiyorum. Çünkü, “Onlar peygamberdir.” diye sıyrılıyorlar. Peygamber olmayan insanlardan, misal veriyorum ki bu işlerin olurluğunu insanlar bilsin.
Bir üniversite profesörü olarak, merak edilen bir konuda somut, elle tutulan, gözle görülen misallerle bu olay hakkında bilgilendirmek istedim... İşin aslı, esası budur.
Allahu Teâlâ hazretleri cümlemizi kendisinin sevdiği kullardan eylesin... Sevdiği yolda yürümeyi nasip eylesin, sevdiği işleri yapmayı nasip eylesin... Hem dünyada hem âhirette aziz ve bahtiyar eylesin...
Bi-hürmeti hatme-i Kur’ânil azîm ve bi-hürmeti süveri’l-Kur’âniyye ve bi-hürmeti tehlili şerîf ve bi-hurmeti salavât-ı şerîfe ve bi-hurmeti leyletil cumaatil garra ve bihürmeti esrâr-ı sûreti’l-Fâtiha!
[1] Mâlik [b. Dînâr] rahmetullâhi aleyh’e nisbet edilen bu söz için bk. Ebü’l-Abbas Ahmed b. Muhammed, Îkâzü’l-himem fî Şerhi’l-Hikem, s. 5.
[2] Bk. Gümüşhânevî, Râmûzu’l-ehâdîs, s. 8-9.
[4] 27/Neml, 30-31. “Süleyman’dan ve o Rahman-Rahim Allah’ın ismiyle! Şöyle ki: Bana karşı başkaldırmayın ve Müslüman olarak gelin bana.”
[7] 27/Neml, 40. “Derken onu yanında duruyor görünce…”
[8] Aşağıda devamı anlatılan bu uzun hadîs-i şerîfin kaynakları için bk. Buhârî, “Rikâk”, 38; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 256, hadis no: 26236; Ebû Ya’lâ, XII, 520, hadis no: 7087; İbni Hıbbân, II, 58, hadis no: 347; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, VIII, 206, 221, hadis no: 7833, 7880; Ebû Ya’lâ, XIV, 372, hadis no: 6930, Beyhakî, ez-Zühdü’l-kebîr, II, 212, hadis no: 707.
[9] Enes b. Mâlik radıyallahu anh’den rivayet edilen hadisin tam metni şu şekildedir:
حُبِّبَ إِلَيَّ مِنَ الدُّنْيَا النِّسَاءُ وَالطِّيبُ وَجُعِلَ قُرَّةُ عَيْنِي فِي الصَّلَاةِ
Nesâî, “Işretü’n-nisâ”, 1, Hadis no: 3939-3940; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 128, 199, 285, hadis no: 12315-12316, 13079, 14069; Hâkim, II, 174, hadis no: 2676; Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, V, 241, hadis no: 5203; VI, 53-54, Hadis no: 5772; el-Mu’cemü’s-sağîr, II, 39, hadis no: 741; Ebû Ya’lâ, VI, 199, 237, hadis no: 3482, 3530.
Muğire b. Şu’be radıyallahü anh’den şâhidi için bk. Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, XX, 420, Hadis no: 1012.
[10] Ebû Hüreyre radıyallâhü anh’den nakledilen rivayet için bk. Buhârî, “Rikâk”, 38; İbni Hibbân, II, 58, hadis no: 347. Ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 256, hadis no: 26236; Ebû Ya’lâ, XII, 520, hadis no: 7087; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, VIII, 206, hadis no: 7833.
[11] Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 9, hadis no: 4649; Tirmizî, “Menâkıb”, 26, hadis no: 3748; İbni Hibbân, XV, 454, hadis no: 6993.
[12] İbni Asâkir, Târîhu Dımaşk, XX, 347.