Men karae inde emîrin kitâballâhi leanehu'llâhu bi-külli harfin karae indehû la'neten ve leane'l-emîre aşre la'nâtin ve yuhâccuhu'l-Kur'ânu yevme'l-kıyâmeti fe-yünâdî hünâlike subûren. Fe-hüve mimmen yukâlu lehû: Lâ ted'u'l-yevme subûran vâhiden. el-Âyeh.
Bu da Ebu'd-Derda radıyallahu anh'ten Deylemî'nin naklettiği bir hadîs-i şerîftir.
Bu hadîs-i şerîfte de Kur'ân-ı Kerîm'in iyi maksatlarla okunması, kötü yerlerde kötü maksatlarla dünya menfaati celbetmek için veyahut da birilerine yağcılık yapmak için okunmaması gerektiğine dair, okunursa onun iyi olmayacağına dair.
Men karae. "Her kim ki okur." İnde emîrin. "Bir hükümdarın, komutanın yanında." Kitâballâhi. "Allah'ın kitabı olan Kur'an'ı okursa." Leanehu'llâhu bi-külli harfin karae indehû la'neten. "Onun yanında okumuş olduğu her bir harf için Allah ona bir lanetle lanet eder." Ve leane'l-emîre aşre la'nâtin. "O emire de her bir harf için on defa lanet eder."
Okuyana bir, o emire de on defa lanet eder.
Neden?
Emir zalim, okuyan kimse de riyakâr ve gösteriş ehli; emirden bir şey celbetmek için... Çünkü komutan ya, başkan ya; parası var, pulu var, sarayı var, imkânı var; ya ona bir vazife verir, ya bir kese altın verir, ya bir maaş verir, ya bir şey verir diye...
Bu hadisin içinden çıkardığımız mânaya göre, biz bugünkü sözlerle söyleyelim;
"Bir insan dünya menfaati celbetmek için liyakatsiz bir adamın yanında Kur'an'ı okursa..."
Hani var ya; adamın dinden imandan nasibi yok, haberi yok; Ramazan'da şurada burada heves ediyor;
"Ben yapmazsam ayıplarlar. 'Ağadır bu.' Yapmam lazım." diye düşünüyor. O da bir ziyafet çekiyor, etrafına bir sürü insan topluyor;
"Hadi bakalım şunu okuyun, bunu okuyun..."
Artık orada ona riya, gösteriş olsun diye, onun menfaatini celbetmek için, cebine aktarmak için sahtekâr insanlar [bazı] şeyler okuyabiliyorlar. Az da olsa bunlar bazı yerlerde zaman zaman görülebiliyor.
Tamam, böyle zalim bir başkanın, emirin yanında Allah'ın kelâmını riya ile, gösteriş ile bir kimse okursa her bir harf için Allah'ın bir kere lanetine uğrar. Emir on misli lanete uğrar.
Ve yuhâccuhu'l-Kur'ânu yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde Kur'an ondan davacı olur."
"Beni riya ile okudu, o zalimin yanında okudu!"
O zalim, Kur'an'ı dinleyecek adam değil ki, onun emirlerini tutacak insan değil ki... Şarkı dinler gibi dinliyor, gazel dinler gibi dinliyor...
Peygamber Efendimiz;
"İlmi nâehle vermeyin." demiş, biraz ona benziyor.
İlmi nâehle vermeyin, ilme yazık olur, ilme zulmetmiş olursunuz. İlmi ehlinden esirgemeyin, bu sefer bu adamcağıza yazık etmiş olursunuz. Ehli işte, öğrenecekti ne güzel, sen ona ilmi öğretmedin. Beriki herife öğrettin; onun hiç o tarakta bezi yok, adam olacağı yok, nâehil kimse. Yazık ettin. Şimdi ilmi nerelerde kullanacak o; şerde kullanacak, dünya menfaati celbetmekte kullanacak.
İlmi nâehle vermeyecek, ehlinden esirgemeyecek.
Ehli geldi;
"Bana şunu öğret."
"Peki gel. Sabah gel, gece gel, gündüz gel..." ona öğretecek.
Ama nâehle de ilmi vermeyecek.
Edebiyat fakültesinde okuduğumuz zaman bizim bir profesör vardı. Kendisi Almandı. Buraya gelmiş; Cihan harbinde, Çanakkale harbinde bulunmuş. Almanlarla beraber yaptık ya o harbi... O zamandan yerleşmiş. Arapça, Farsça mütehassısı. Almanya'da öyle yetişmiş. Türkiye'de de mükemmel Türkçe öğrenmiş. Ne makaleler yazmış, ne kitaplar yazmış; herkes kitaplarını okur, "çok bilgili bir kimse" diye hürmet eder.
Bir gün derste bize Arapça okutuyor, Arapça eski metinlerden okuyoruz, dedi ki;
"Ben Şâfiî mezhebindenim." dedi, ben yerimden hopladım. Vay Alman vay… "Şâfiîyim" deyince benim gözlerim açıldı.
O da benim heyecanımı anladı. "Ben Şâfiî mezhebindenim." deyince benim heyecan duymamdan anladı, güldü, dedi ki;
"Benim hocam..."
İsmail Saib Hoca diye bir hoca varmış Beyazıt Umumî Kütüphanesi'nde, derya gibi bir adammış. Birisi bir mesele sorduğu mu;
"Evladım, git kütüphaneden filanca dolabın üçüncü rafından sağdan sekizinci kitabı al, 75. sayfasını aç, işte o mesele oradadır." diye söylermiş.
Hafızası öyle kuvvetli bir insanmış. "İsmail Saib Hoca" derlermiş. Çok büyük eserler de yazmış da eserleri basılmış...
O adam yanına müslüman olmayan hiç kimseyi kabul etmezmiş.
Bunlar ondan ilim öğreneceğiz diye müslüman olmuş. Bir bizim bu bize Arapça öğreten profesör, dünya çapında meşhur bir oryantalist -yani müsteşrik- profesör. Bir de bir başkası vardı, o da yine ismini değiştirmiş, müslüman olmuş, o da bir başka yerdeydi Edebiyat fakültesinde; o da onun talebesi.
Bak ilim adamı vakar sahibi oldu mu gavuru nasıl döndürtüyor, o ilmi öğreneceğim diye...
Kalbi Allah'a kalmış... Zahirde "Ben müslüman oldum." diyor, "Şâfiî mezhebindenim." diyor, hocasına hürmet ediyor, elini öpüyor. Eh, kalbi Allah'a kalmış. Kalbinden müslüman olursa kurtulur, olamazsa ne diyelim?..
Sizler de bizler de öyle değil miyiz?
Müslümanlığı has hâlis yaparsak kurtuluruz. Kalbimizde riya, fesat, fitne olursa herkes zarar eder. O da zarar eder, biz de zarar ederiz.
Zahiren müslüman olmuş; biz zahire göre hükmederiz, ötesine aldırmayız. Adı Oscar iken değiştirmiş Osman adını almış. Anne Maria iken adını değiştirmiş, bilmem ne bilmem ne adını almış. Şöyleyken böyle...
"Eh, bizi aldatmış."
Bizi aldatmadı, kendini aldattı. Bizi ne aldatacak, biz ne zarar gördük? Kendisi görecek âhirette, aldatmışsa... Hakikaten müslüman olmuşsa kendisi faydasını görecek.
Ama "Müslümandan gayrisine ilim öğretmem." deyince kaç tane profesörü önüne diz çöktürmüş de o İsmail Saib Hoca, "müslümanım" dedirtmiş.
Biz öyle... Nâehle ilim öğretmek yok.
Bir gün fakültedeyim. Baktım çocukların bazısı, birkaç tanesi başka fakültelerdeki gibi, hani hocaya saygı yok, öyle bir şey yapmaya kalkar gibi oldular. Dersi kestim... Çok sinirlendim ama; elim ayağım titredi. Bir kestim dersi, camın önüne gittim, birkaç derin nefes aldım... Çünkü çok fena söyleyeceğim; kendimi tutmasam çok fena olacak iş... Ama çocuklar da mum gibi sarardılar. Sonra döndüm dedim ki;
"Bak, ben size bu dersi siz müslümansınız diye, imanlısınız diye veriyorum. Yoksa çatlasanız vermem bu dersi size. Ağzımı açıp size bir harf öğretmem. Nâehle ilim öğretir miyim? Edebinizi takının, bu şey bir daha tekerrür etmesin."
Etmedi elhamdülillah...
Biz başka bir fakültedeyiz, hocayız. Bir hukuk profesörü var, o da Elazığ Üniversitesi'ne gidiyor, Ankara Üniversitesi'ne gidiyor, bir de bizim o bulunduğumuz [fakülteye] geliyor. Ben de oraya başka yerden geliyorum. İkimiz de üniversite hocasıyız.
Ben öteki hukuk profesörüne sordum;
"Hocam, nasıl buradaki talebeler?"
"Valla Es'ad bey, ben buradaki çocuklara hayret ediyorum. Bunlar melek gibi çocuklar." dedi.
Bu Adapazarı'nda, Sakarya Mimarlık Mühendislik Mektebi -şimdi fakülte oldu- oradayız.
"Bunlar melek." dedi.
"Kapıyı çalıyorlar;
'Hocam çok özür dilerim, tren geç kaldığı için geç geldim, izin verir misiniz, derse girebilir miyim?'
diyor, bayılıyorum.
'Buyur evladım.' diyorum, giriyor içeriye.
Müslüman olmadı mı hiçbir şeyin kıymeti kalmaz.
Nerelerden nerelere... Bunu riyakârlık etmemek ve ehline ilim öğretmek sözünden açtık.
Emir, Kur'an okumaktan anlayacaksa, Kur'an'a hürmet edip emrini tutacaksa onun yanında oku. Anlamayacak bir insanın yanında gazel okur gibi Kur'an okumak olur mu?
Olmaz.
Okursan ne olur?
Her harfi için Allah'ın bir lanetine uğrarsın. O herif-i nâşerif de her harfi için on lanete uğrar.
Demek ki Kur'an ciddi bir kelâm olduğundan insanın söyleneceği, okunacağı yere bile dikkat etmesi lazım.
Şurada, Allah rahmet eylesin, nice hürmetkâr, eski, ilimleri öğrenmiş hafızlar geldi geçti... Diz çöktüler mi burada heykel gibi otururlardı; ne ağzını kıpırdatır, ne vücudunu sallar, ciddi ciddi Kur'ân-ı Kerîm okurlardı.
Bir keresinde, hiç unutmuyorum; müezzinlik yapan gençlerden, çocuklardan bir tanesi;
Ve lem yekün lehuuu küfüven ehad.
Orada lehû bu kadar uzatılmayacak.
Ve lem yekün lehû küfüven ehad. denilecek.
Fazla uzatmış.
Namazı kıldık, şuradan dışarıya çıkıyoruz. Hoca efendi rahmetli -bizim Hocamız değil de buraya misafir gelir giderdi, iyi hafız- dedi ki;
"Niye lehû'yu o kadar uzattın?"
O da işin ciddiyetini anlamadı, yani hocasının ikâzını... Biraz gülerek, ezilerek, büzülerek işte bir laflar söyledi, ne söylediğini unuttum da, "İşte oldu..." gibilerden...
"Yüzüne bir tokat aşkedersem görürsün! Anlarsın o zaman oldu mu olmadı mı..." dedi.
Ben de hayret ettim; bir lehû'yu birazcık uzattı diye hiç ona bile razı olmuyor. Nasıl okuması gerekiyorsa ona göre okuyacak. Kendisi çünkü oturdu mu yerinden kıpırdamazdı; heykel gibi.
Kur'an saygısı, sevgisi, edebi öyledir.
Edep kitaptan öğrenilmez; üstattan öğrenilir. Hocanın karşısına diz çökersin, öğrenirsin; ilme nasıl kıymet veriliyormuş, ilim nasılmış...
Şurada ben hatırlarım hafız kardeşlerimizden, seneler öncesi mahâric-i hurûfu öğrenmiş; "Şurada hocam bana yeniden öğret." Diz çöküyor, oturuyor. Bir be harfini kaç defa tekrar ediyor, bir cim harfini kaç defa tekrar ediyor... Mahâric-i hurûf taalimi. O kadar ciddi.
Kur'ân-ı Kerîm kıymetli olduğundan her şeyi böyle.