02.02.1996 - Ramazanın İlk Haftası

02.02.1996 - Ramazanın İlk Haftası
es-Selâmu aleyküm verahmetullâhu ve berakâtüh
Aziz ve sevgili Akra dinleyicilerim,
Cuma konuşmamı, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mübarek Medine-i Münevvere'sinden yapıyorum, çok mutluyum. Allahu Teâlâ hazretleri cümlenizin ramazan-ı şerîflerini mübarek eylesin. Ramazan-ı şerîfin feyzinden, bereketinden istifade eden mü'min kullarından eylesin. Oruçlarınızı, teravih namazlarınızı, zikr-i tesbihâtınızı, hayrât u hasenâtınızı, ikramâtınızı kabul eylesin. Bu aydan en güzel tarzda istifade edenlerden ve rızasını kazananlardan eylesin.
Burada da zaman zaman oturup sohbet ediyoruz. Önce burayı şöyle bir kısaca anlatayım, sohbetim biraz gözlerinizde canlansın. Bir kere hitap ettiğimiz kardeşlerimizin yerlerine göre burası günlük güneşlik sıcak bir yer, latif bir akşam oluyor, gündüzleri yakmayan bir sıcaklık oluyor. Evvelki haftalarda, üç hafta önce geldiğimizdeki acı soğukları bu sefer görmedik. Latif gidiyor ramazan.
Harem-i Şerîf'in Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mescidinin içini akşamları bir göreceksiniz! Her zaman bir kalabalık. İbadet var, izzet var, gayret var, şevk var. Herkes Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'in mescidinde namazı kaçırmamak için vakitlice evinden çıkıyor, koşup geliyor. Ama akşamleyin Mescid-i Saadet'in, Efendimiz'in mescidinin manzarası görülmeye değer, videoya alınmaya değer bir manzara. Bir kere mescidin içi akşam namazında tıklım tıklım dolu. Bu Türkiye'de böyle değil. Akşam namazlarında ramazanlarda Türkiye'de camiler çok tenhadır. Birkaç takvâ ehli müslüman camideki namazı cemaatle kılayım kaçırmayayım diye gelir, ötekilerin hepsi "iftar ediyoruz, oruçluyuz" diye evinde masasının başında olur. Böyle âdet olmuş, bu yanlış. Çünkü ramazanda ibadete şevkimiz, gayretimiz artacağına göre daha kârlı, puan bakımından daha çok puan kazanacak, sevap kazanacak çalışmalar yapmamız gerektiğine göre ramazanda camilerin daha çok dolması, akşam namazlarının daha kalabalık olması lazım. Öyle olmuyor, akşam namazlarında cami boş oluyor. Namaz dört vakite iniyor.
Kaç vakit namaz var?
Beş vakit. Dörde iniyor, neredeyse akşam namazları camilerde kılınmıyor. Bazen gittiğimiz yerlerde görüyoruz bakıyoruz müezzin de yok, imam da yok. Kapıyı çalınca, kendimiz ezan okuyunca kalkıp geliyor;
"E ne yapayım, cemaat gelmediği için ben de evimde kılıveriyorum, şu odada kılıyorum." diyor.
Bu bizim ülkemizde bir kusur, burada ise çok güzel bir meziyet.
Burada[ki] İslam'ın doğru olan şekli, demiş oluyoruz. Cami akşam namazında tıklım tıklım dolu. Bunlar da bizim gibi oruçlu, sabahtan akşama [kadar] oruç tutan insanlar.
Niye akşam namazında bizim camilerimiz boş da bunlarınki dolu, fark nedir?
Bunlar namazı cemaatle kılmanın evde kılmaktan 27 kat fazla sevaplı olduğunu biliyor, sevaba daha çok gayret gösteriyor. Bizimkiler "Allah affeder" diye düşünüyorlar, yemekleri tercih ediyorlar. Hâlbuki öyle olmaması lazım. Camiye gittiği zaman orucu orada açıverir, ezan okunduktan sonra namazını kılar, namazı kılmış olarak rahat bir şekilde sofrasının başına gelir.
Burada Mescid-i Saadet'in içinde bir kere ikindide sofralar kuruluyor. Yani ikindi namazını kıldınız mı cami kalabalık, bakıyorsunuz hemen rulo şeklindeki muşamba sofra örtüleri yuvarlanıyor bir uçtan bir uça, saflar boyunca kocaman muşambalar insanların önüne seriliyor.
Bu ne demek?
Akşamleyin burada ki sofranın yeri burası. Yeri hazırlanmış oluyor. Evet! Herkes onun kenarına çekiliyor, ikindi namazından sonra mescidin içi saf saf sofra doluyor. Ve bir güzel şey daha; ikindiden akşama kadar camide namaz kılarak, Kur'an okuyarak, tesbih çekerek, ibadetle geçiriyorlar. Bu da çok sevaptır. Peygamber Efendimizin sallallâhu aleyhi ve sellem hadîs-i şerîfinde var:
İntazâru's-salâti ba'de's-salât. "Bir namazdan öteki namaza kadar camide beklemek çok sevaptır."
İnsan namaz kılsa da kılmasa da camide namazı beklediği müddetçe namazdaymış gibi büyük mükâfat alır, büyük sevap alır. Oruçlunun duası da makbul. Allahu Teâlâ hazretleri oruçlu kulunu seviyor, "Bu benim için şehvetini, yemesini içmesini, yeme arzularını terk etti, nefsine hâkim oldu, kendi iradesine sahip çıktı, yemedi, içmedi…" Ağzı kokuyor açlıktan, gözleri baygınlaşmış, biraz süzülmüş, rengi sararmış; seviyor ve duasını kabul ediyor. O duaların en güzel tarzda, en çok kabul edildiği, en büyük mükâfatların verildiği zamanlardan bilin ki:
Hem Ramazan'da hem başka namazda her zaman duaların çok güzel kabul olduğu, güzel zamanlardan birisi de ikindi ile akşamın arasıdır, güneşin battığı zamandır.
Bir başkası nedir?
Güneşin doğduğu zamandır. O zaman sabah namazından sonra oturuyoruz, Kur'an okuyoruz, işrak vaktine kadar bekliyoruz, o sevapları alıyoruz. [Mehmed Zahid] Hocamız'ın tertiplemiş olduğu Evrâd-ı Şerîfleri okuyoruz, Yâsin-i Şerîfleri okuyoruz, duaları okuyoruz, o vakti değerlendiriyoruz.
Bir de ikindiden sonra akşama kadarki vakitte bunu değerlendirmek pek olmuyor.
Abdülaziz [Bekkine] Hocamız, rahmetulllahi aleyh dermiş ki: "Galiba benim tecrübe ettiklerime göre, hayattaki kendi deneyimlerime göre bu ikindiden akşama kadar beklemekle insan daha da sevap alıyor." diye buyurmuş. Alim, mürşid-i kamil mübarek insanların sözleri değer taşır. O öyle dediğine bizim de sabah namazından sonra işrak vaktine kadar zamanımızı öyle evrad okuyarak, zikir ederek, sûre okuyarak, cüz okuyarak değerlendirdiğimiz gibi o vakti de değerlendirme alışkanlığımız inşaallah bundan sonra olur.
Harem-i Şerîf'te Mescid-i Nebevî'de bu da olmuş oluyor. Yani ikindide gelenler akşama kadar bekliyorlar.
Biz de arkadaşlarla konuşuyoruz;
"Nasıl durum müsait mi? Akşama kadar durabilecek miyiz? Mideniz rahat mı? Abdestiniz sıkışmadan rahat bir şekilde akşam namazı kılabilecek misiniz?"
"Kılabiliyoruz. Kalıyoruz."
Hatta bizden daha babayiğitler vardı. Tahminime göre onlar akşam yemeğini yedikten sonra yatsıya kadar, teravih namazını kılıp da otellerine gidiyorlardı. Onlar daha babayiğit, abdesti daha sağlam durabilen kimseler, değiştirme ihtiyacı olmayan kimseler.
İkindide sofralar kuruluyor Mescid-i Saadet'in içinde, gayet güzel ve herkes sofrasına insan kazanmaya çalışıyor, ayakta. Böyle bir sofranın sahibi kimselerden birisi ayakta gelene geçene güleç yüzle, tebessümle saadette bulunuyor. En güzel sözleri söyleyerek "Hacı efendi lütfen bizim soframızı şereflendir gel otur." diye birinin kolundan tutuyor, birisinin ayakkabısını elinden alıveriyor, yarı şaka yarı ciddi, yarı zorlama, yarı serbest. Böylece sofrasına oturtmaya çalışıyor.
Bu neden kaynaklanıyor, ne sebeple böyle yapılıyor?
Çünkü Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîfinden biliyoruz ki; bir oruçluya isterse bir hurmayı verir, isterse bir içim suyu verir. Ona yardım ediyor, oruç tutunca akşama kadar ona biraz bir şey vermiş oluyor. İftar ettiren bir kimseye o oruçlunun oruç tutmasından kazandığı sevap kadar sevap verilir. Ama oruç tutanın sevabından bir şey eksilmeden onun misli veriliyor. Yani oruç tutana bir şey yok, o oruç tutan zaten sevabını alıyor. Ona iftar ettiren de onun kazandığı sevap kadar sevap kazanır diyor hadîs-i şerîf.
Onun için herkes sevap kazanmaya gayret ediyor. Kolundan yakalıyor insanları sofrasına davet ediyor, oturtmaya çalışıyor. Hatta ikindiden sonra camiye girmişseniz caminin kapısından, arkadaşlarınızın olduğu oradaki sofraya varıncaya kadar bin defa yolunuz kesiliyor, önünüze birisi çıkıyor, bizim soframıza buyur diye hiç tanımadığınız insanlar. Siz de tabi o güleç yüzle davete cevap veriyorsunuz;
"Çok teşekkür ederim ama benim arkadaşlarım var, soframız var, müsaade edin oraya gideyim." diyorsunuz.
Bu lafları anlatmak zor olduğundan bir kurnazlığı var bu işin; bir arkadaşı öteki arkadaşının elini tutuyor, sürükleye sürükleye götürüyor. Yani sofra sahibi bir müşteriyi yakalamış sofrasına getiriyor gibi olduğu için kimse ona ses çıkartamıyor artık bu sahiplenilmiş bir şey diye. O zaman rahatça sofranızın başına gidiyorsunuz. Herkesin dili kıpır kıpır, zikir fikir ile, dua ile meşgul, elinde tesbihler, bir ruhanî, mübarek güzel hava. Hava umumiyetle günlük güneşlik oluyor, latif bir hava... Mescidin bir köşesinden etrafa baktığın zaman böyle ruhanî, ilâhî çok hoş bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Tam iftara beş dakika kala artık oruçlunun duası makbul diye sofrada bir mübarek hoca efendi, yaşlı bir kimse, aksakallı bir kimse, güzel bir şahıs elini kaldırıyor, umumî olarak dua ediyor. Yani yemekten evvel iftar olmadan önce herkes "âmin" diyor. Herkes umumî duasını da ediyor, iftardan önce bu dua ediliyor, ondan sonra top patlıyor iftara geçiliyor.
Bir güzel âdet de burada; Hicaz'da akşam namazını oruçlular iftar etsin diye on dakika kadar geciktirerek kılıyorlar. Hemen kamet getirip farza durulmuyor. Herkes sofrasında ne getirmişse, müsaade ediyorlar. Simit gibi, ekmek gibi bir şey, tukka dedikleri, güzel kokulu bir baharat, hurmanın çeşitleri, irileri, ufakları, acve, çelebi, sukkeri cinsi, buzdolabından çıkmış rutab cinsi, yarısı olmuş, yarısı taze, yarısı tatlanmış, çıtır çıtır, kıtır kıtır, güzel hurma çeşitleri. Buzlu buzlu buzdolabından su dolduruyorsun, zemzem suları, Arap kahvesi sarı renkli, her demden şey içine konulmuş, baharat konulmuş, o da mideye iyi gelirmiş, tansiyonu düşürürmüş, şekeri azaltırmış, şifalı bir şey. Bunlarla güzel bir iftar ediliyor.
Beş dakika içinde hafif, çok hafif iftar oluyor ondan sonra kamet getiriliyor, cemaatle namaz kılınıyor, isteyen evine gidiyor.
Bir güzel şey daha akşamla yatsının arası bir buçuk saat olduğu halde Ramazan'da iki saat yapıyorlar. Yatsı namazının asıl vaktinden yarım saat sonra ezan okuyorlar, kılıyorlar. Bu da oruç tutan insanın yemek yemesi, abdest tazelemesi, camiye yetişmesi bakımından çok münasip oluyor. Türkiye'de de galiba bu sene böyle yapılmaya başlanmış, güzel bir şey. Çünkü yatsının zamanı geniştir. Akşamdan bir saat 20 dakika, bir buçuk saat, bir saat 40 dakika, mevsimine göre yatsının vakti girer, sahur vaktine kadar yatsı namazı kılınabilir. Yatsı namazı geniş zaman olduğu için acele etmeye bir mecburiyet yoktur. Yarım saat tehir edildiği zaman herkes güzelce namazı kılabiliyor. Herkes burada sevap kazanmaya çalışıyor. Muazzam bir gayret görüyoruz insanların yüzlerinde, hareketlerinde, davranışlarında. Herkes sevap kazanmak için koşuşturuyor. Sadakalar veriliyor, zekâtlar dağıtılıyor, yemek ziyafetleri çekiliyor, sahur ziyafetleri oluyor. Sahura çağırıyorlar, sahurda da ziyafet çekiyorlar, arkadaşlar birbirlerine sevap kazanmak için ellerinden geleni yapıyorlar.
Neden?
Çünkü gönül kazanmak çok önemli, mü'minlerin arasındaki arkadaşlık, muhabbet çok önemli.
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bir hadîs-i şerîfini Abdullah b. Ömer radıyallahu anh rivayet etmiş, size okuyayım.
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri Kâbe-i Müşerrefe'ye nazar eylemiş. Kabe-i Müşerrefe dünyanın en mübarek mescidi, en mübarek ibadethânesi. Hz. Âdem atamızın zamanından [beri] akrabalarla dolu bir yer, nice zamanlar orada ibadet edilmiş. İbadethâne yıkılmış, tamir edilmiş, bu güne kadar gelmiş. Dünyanın en eski, en şerefli mescididir, Kâbe-i Müşerrefe'nin olduğu yer. O Kabe-i Müşerrefe'ye nazar etmiş, bakmış sevgi ile Peygamber Efendimiz hitap eylemiş, buyurmuş ki:
Lekad şerrefekallahu ve kerremeke ve azzemeke velmü'minu a'zamu hurmeten minke ya'ni'l-Ka'bete.
Sadaka Resûlullah
Ka'be diyor Kâbe'ye. Diyor ki Peygamber Efendimiz:
"Allah seni şereflendirmiş yâ Kâbe! Allah seni mükerrem eylemiş, Allah seni ulu eylemiş, muazzam eylemiş, şereflendirmiş soylu, ulu, şerefli bir bina eylemiş, Allah sana bu meziyetleri ihsan eylemiş." Ve'l-mü'minu a'zamu hurmeten minke. "Mü'minin hürmeti, mü'min kulun izzeti, kıymeti, hürmeti senden daha fazladır." diye buyurmuş bu hadîs-i şerîfte.
Peygamber Efendimiz söyleyince çok mühim oluyor, önem kazanıyor, İslam'ın güzelliğini de gösteriyor. İslam'ı bilmeyenlerin bu hadîs-i şerîfi duymasını o bakımdan isteyerek özellikle sözümün arasında beyan etmek istedim. Müslüman kardeşlerimizin de bilmesini istedim. Müslüman kardeşlerimiz de insanın kıymetini bilsinler, birbirlerinin kadrini bilsinler, arkadaşlığın önemini bilsinler, din kardeşliğinin ne kadar sevap olduğunu bilsinler, insanoğlunun ne kadar şerefli bir mahlûk olduğunu, Kâbe'den bile daha hürmetli olduğunu, gönlünün kırılmaması gerektiğini, gönlünün yapılması, gönlünün hoş edilmesi gerektiğini hiç kimse unutmasın. Bizim büyüklerimiz unutmamışlar. Yunus Emre'nin sözü ne kadar güzel halkımıza asırlarca önceden öğretmiş ilahîleriyle, şiirleriyle:
Bin Kâbe'den yeğrektir, bir gönül imâreti.
Bir gönül yapmak, bir gönlü hoş etmek, bir insancağızı sevindirivermek bin Kâbe'den daha kıymetlidir. Bin defa Kâbe'yi tamir edip yapmaktan daha kıymetlidir, demiş. Nereye dayanarak söylüyor Yunus Emre bu sözleri. Bilgili insan, dini bilen bir insan, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'in işte böyle demin okuduğum hadîs-i şerîflerine dayanarak.
İnsanın kıymeti Kâbe'den üstün. Kâbe'nin kıymetinin ise ne kadar üstün olduğunu herkes görüyor, cümle cihan halkı biliyor. Herkes, milyonlar, masraflar yaparak, zahmetler ederek bu mübarek Kâbe-i Müşerrefe'yi ziyarete geliyor. İhram bezini beline ağlaya ağlaya sararak, ağlaya ağlaya lebbeyk çekerek, ağlaya ağlaya tavaf yaparak bu mübarek mescidi, bu mübarek binayı ziyaret ediyor, tavaf ediyor, Hâcer-i Esved'i öperek. Onu öpmek için insanların birbirleriyle izdihamî yarışması, "ben öpeceğim, ben öpeceğim" diye gayreti çok önemli. Şimdi bu kadar herkesin büyük itibar ettiği, uzak yerlerden kalktığı, geldiği Kâbe-i Müşerrefe ile Peygamber Efendimiz mukayese ediyor insanın kıymetini, "İnsan daha kıymetli." diyor. Yanımızdaki insan, elimizin altındaki insan belki çocuğumuz, belki eşimiz, belki komşumuz, belki kardeşimiz, belki iş arkadaşımız, belki yabancı bir kimse her kim olursa olsun netice itibariyle insan. Bir insanın gönlünü yapmak fevkalade önemli.
Buradaki insanlar Arapça'yı daha iyi biliyorlar. Hadîs-i şerîfleri daha çabuk okuyorlar. Doğrusu âyet-i kerîmeleri daha iyi anlıyorlar. Onun için sevap kazanmaya, gönül kazanmaya gayret ediyorlar. Bir de inşallah; sevgili kardeşlerim. İnsan kıymeti bilelim. Müslümanlığın, müslüman insanın kıymeti çok yüksektir, onun gönlünü yapmak, onun sevindirmek çok önemlidir.
Ramazan deyince bazı çağrışımlar, hatırımıza hemen bir şeyler gelir.
Ramazan nedir?
Bir, ilk çağrışım Mahu Gufrandır.
Ramazan Mahu Gufrandır ne demek?
Allah'ın kullarını aff-ı mağfiret ettiği aydır demek.
Oruç tutacak, tevbe edecek, estağfirullah diyecek, ibadet edecek, teravih kılacak ve Allah'tan mağfiret dileyecek. Gufran ayı. Allah'ın çok kullarını her iftar vaktinde, nice nice cehennemi hak etmiş kulları, bağışlayıp affettiği bir ay.
Ramazan [ile ilgili] başka bir çağrışım. Hatırımıza derhal gelen kelimelerden birisi [de] Ramazan Mahu Kur'an, Kur'an ayıdır. Peygamber Efendimiz ramazanda Kur'an-ı Kerîm'i baştan sona okuduğu için Cebrail aleyhisselam ile, ramazanda hatim indirmeye çok gayret ediyoruz. Kur'ân-ı Kerîm'e çok çalışmamız lazım, ezberimizi arttırmamız lazım. Hatim yapmamız lazım, Kur'ân-ı Kerîm'le ilgili gayretimizin, mânasını anlama yolundaki gayretimizin de, tefsiri ile ilgili gayretimizin de artması lazım.
Bir başka çağrışım nedir?
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem insanların en cömertiydi, çok kerametli, çok ikramlı, çok cömertti. Ama en cömert olduğu ay da ramazan ayı idi. O halde ramazan ayında bizim de çok cömertlik [yapmamız], cömertliğimizi arttırmamız lazım. İnsan "Ben zaten başka aylarda da hayrımı yapıyorum." diyebilir ama ramazanda daha önemli ve yapılan, verilen sadakaların, zekâtların, hayrât u hasenâtın ramazanda mükâfatı çok daha fazla. Onun için bazı büyük zâtlar zekâtlarını ramazanda vermeye gayret ediyorlar. Ramazanda dağıtıyorlar.
Neden?
Sevabı daha fazla diye. Biz de hayrât u hasenâtımızı, sadaka ve zekâtlarımızı bu ayda vermeye çalışırsak, verirsek, sevabı daha fazla olacağı için çevremizi düşünelim. Tanıdığımız kimselere vermeye çalışalım. Tanıdığımız fakirleri bulmaya çalışalım. Gerçekten fakir olan insanları anlamaya çalışalım. Hayırlarımızı, zekâtlarımızı onlara bulup vermeye çalışalım.
Gerçekten ihtiyacı olan bölgeler var. Mesela taşrada, Anadolu'nun bazı fakir yerleri var. Ayrıca mesela Kuzey Irak'taki kardeşlerimiz var, çok yoksul durumdalar, ablukadan da çok bunalmış durumdalar. Kafkasya'daki kardeşlerimiz var, Makedonya'da, Bosna'da, Hersek'te kardeşlerimiz var. Afrika bize biraz uzak gibi görünüyor ama Somali'de, diğer Afrika ülkelerindeki kardeşlerimiz var. Organizasyonlar yapabiliriz. Artık Türkiye gelişti, beynelmilel ticareti ve münasebetleri güzel yapabiliyor. Hayratımızı oralara da götürebilir, bölebiliriz. Bu fakir yerlere birisini görevlendiririz, gider orada dağıtır. Böyle bir sistem, organizasyon yapmak mümkün. Gönül kazanmalı, hayr u hasenâtı arttırmalı, böylece çok sevaplara nâil olmaya çalışmalı.
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz'in Ramazan ayında cömertliğini artırması zaten kendisi cömert, zaten günahları bağışlanmış o Ramazandaki gayretinin böyle fark edilir bir hale gelmesi gözümüzün önünden gitmemeli.
Allahu Teâlâ hazretleri oruçlarınızı kabul eylesin, teravihlerinizi, hatim sürmenizi, mukabele okumanızı, zikirlerinizi, iftar, sahur ziyafetlerinizi, yaptığınız her türlü hayırları kabul eylesin. Bir anınızı bile boş geçirmemeye gayret edin.
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in dün akşam bir hadîs-i şerîfini okuduk. Oteldeki hacı kardeşlerimizi, umreci kardeşlerimizi topladık. Onu da size okuyuvereyim de sohbetimi öyle bitireyim.
İbn Abbas radiyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır:
Lekınû mevtâküm şehâdeten en lâ ilâhe illallâh. "Vefat etmek üzere olan hastalarınıza, ölmek üzere olan kişilere [(murtazıt diyoruz)] Lâ ilâhe illallâh sözünü telkin edin, yanında söyleyin, o da söylesin." Fe-men kâlehâ inde mevtihî vecebet lehu'l-cennete. "Kim ölürken telkin üzere lâ ilâhe illallâhı okursa ona cennet vacip olur." diye bizlere emretti.
"Vefat eden kimselere mevthânede lâ ilâhe illallâh, şehadet kelimesini eşhedü enlâ ilâhe illallâh kelimesini telkin edin." diye.
Kâle yâ Resûlallah. "Sordular"; fe-men kâlehâ. "Ne olacak?"
"Ölüm anında söyleyenlere cennet vacip oluyor, cennete girecek gibi oluyor. Sıhhatli halindeyken lâ ilâhe illallâh dese, eşhedü enlâ ilâhe illallâh dese onun hali ne olur?" deyince Efendimiz müjdeledi, buyurdu ki:
Kâlâ evcibü. "O daha çok cenneti vacip kılar, daha çok cenneti vacip kılar."
Sıhhatliyken söyleyince daha çok cennetlik olması garantidedir. Çünkü vefat edince insan öleceğini biliyor, dünyadan ümidi kalmıyor. Tabi elbette âhirete imanla göçmek ister. Ama dünyada sıhhatli halindeyken keyifler var, zevkler var, haramlar var, şeytan var, nefis var, günahlardan kendisini tutarak, ibadeti yaparak, zikrini yaparak, sıhhatli halindeyken yani şerre günaha kayma durumu imkânı varken Lâ ilâhe illallâh demek daha da büyük bir güç, daha da büyük bir ruh kuvveti istiyor. Onun cenneti kazanması daha gerekli oluyor. Efendimiz müjdelemiş. O bakımdan lâ ilâhe illallah'ı çok söylememiz [lazım]. Hadîs-i şerîfi tamamlayayım:
Vellezî nefsî bi-yedihî. "Canım elinde olana yani Allah'a yemin ederim ki", lev cîe bi's-semâvâti ve'l-eradîne vemen fîhinne vemâ beynehünne vemâ tahtehünne fe-vedaat fî keffeti'l-mîzan ve vedaat şehâdeten enlâ ilâhe illallah fî keffeti'l-uhrâ li-racehat bihinne. "Eğer semalar ve yerler, yedi kat sema, yedi kat yer getirilse, onların içindeki varlıklar getirilse, arasındaki varlıklar getirilse, altındaki varlıklar getirilse terazinin, âhiretteki amellerin tartılacağı terazinin bir kefesine konursa; karşı kefesine de kelime-i şehadet, lâ ilâhe illallâh konursa o daha ağır basar." diyor.
Semalardan, yerlerden, yerlerin göklerin içindeki, altındaki, arasındaki varlıkların ağırlığından sevap bakımından daha kıymetli oluyor.
Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluhû demek, çok önemli. Çünkü insanın bütün iyilikleri imana dayanıyor, mü'min olduğu zaman her türlü hayrâtı hasenâtı hacı babalar yapıyor. Mü'min insanlar yapıyor, severek yapıyor. O bakımdan bunları çok söylemek gerekiyor. Sizin de bu mübarek ayda bu hadîs-i şerîf hatırınızda olsun, bir saniyenizi boşa sarf etmemeye gayret edin. Ağzınız zikirle meşgul olsun. Yunus Emremiz rahmetulllahi aleyh'in sözünü söyleyeyim:
Yunus sen bu dünyaya niçin geldin,
Gece-gündüz Hakk'ı zikretsin dilin
Enbiyâya uğramaz ise yolun
Göçtü kervan kaldın dağlar başında.
Sen bu dünyaya niye geldin?
Allah'a ibadet etmeye geldim. O halde gece-gündüz dilin zikretsin, diyor Yunus Emre. O da hadîs-i şerîflere dayalı, dinî bilgilerin desteklediği bir emir. O bakımından ramazanda oruç tutun, gözünüze sahip olun, haramlara bakmayın, dilinize sahip olun, zikrullah ile, şahadet kelimesiyle Eşhedü enlâ ilâhe illallâh, lâ ilâhe illallah diyerek, Allah diyerek daima sevap kazanın. Oruçlarınızı güzel tutun, teravihlerinizi kılın, cami cemaatini terk etmeyin, akşam namazlarını da camide kılın. İftar alın yanınıza, hatta bir kutu baklava, börek, hurma alın, camiye onunla gidin. Etrafınızdaki insanların da oruçlarını siz açtırırsanız onların sevapları kadar sevap da kazanırsınız, hem de cemaatle namazı evvel vakitte kılıp büyük sevabı kazanmış olarak evinize gelirsiniz, çoluk çocuğunuzla ondan sonra akşam iftarınızı geniş olarak yaparsınız.
Allahu Teâlâ hazretleri ibadetlerinizi kabul eylesin, Ramazan'dan istifade etmenizi nasip eylesin. Ramazan bitince hakiki bayramı hem bu dünyada hem âhirette bayram etmeyi Allah nasip eylesin. Hem iftar vaktinde sevindiğiniz gibi; "Artık yemek yiyoruz, açlık bitiyor." diye - tabi iftar ederken oruçlunun bir farklı sevinci oluyor - hem buradaki sevinciniz olsun hem de âhirette öylece sevincinizi cennetiyle, cemaliyle cümlenizi müşerref eylesin.
es-Selâmu aleyküm verahmetullâhu ve berakâtuh.
03.01.1997 -
Ramazan Ayetleri
02.01.1998 -
Ramazanın Faziletleri, Teravih,
