08.08.1997 - Merhamet, Kalbin Katılaşması, Hakikati Görmemek, Adalet

08.08.1997 - Merhamet, Kalbin Katılaşması, Hakikati Görmemek, Adalet
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh.
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri,
Hepinize kucaklar dolusu dualar, hayır temennileri, selamlar, sevgiler, saygılar...
Bugünkü hadîs-i şerîflerin birincisi konusu merhamet, acıma, şefkat üzerine ...
Allahu Teâlâ hazretleri, Rabbimiz, mevlâmız, yaradanımız, erhamür’r-râhimîn, merhametlilerin en merhametlisi...
فَلَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰىۚ
Fe-lehü’l-esmâü’l-hüsnâ. “En güzel sıfatlar Rabbimizindir, kemal sıfatlarıyla muttasıftır.”
Her türlü nakîsadan, noksandan, eksiklikten, kusurdan münezzehtir, yücedir. Rabbimiz teâlî ve ulûm sahibidir.
O’nun sıfatları en güzel sıfatlar olduğu için herkesin de o sıfatları iyice öğrenmesi, ona göre kendisine çeki düzen vermesi lazım. Onlardan bir nebze edinmeye, onlara sahip olmaya çalışması lazım.
Bu merhamet, acıma, şefkat, sevme, sevip de acıma, iyiliğini isteme, kötü durumunu görünce üzülme duygusu, çok yüksek bir duygudur. Çok önemli bir duygudur. Dinimizde yeri çok büyük olan bir duygudur. Merhamet etmezse bir insan; merhametsizse, katı kalpliyse, duygusuzsa, merhamet edilecek durumda olan, acınacak durumda olan kimselere merhamet etmiyorsa, Allah da ona merhamet etmez.
مَنْ لاَ يَرْحَمُ لاَ يُرْحَمُ
Men lâ yerham lâ yürham. “Merhamet etmeyen merhamet bulamaz, merhamete mazhar olamaz.”
Bu, mü’minin umumî evsafı arasında çok önemli bir yer tutuyor. Acıma duygusu, severek, herkesin iyiliğini isteyerek, kötü durumda olanların o durumdan kurtulmasını temenni ederek, şefkat, sevgi, acıma göstermek önemli bir duygu... Tabii bunun herkese yönelik olması lazım.
Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ın bize rivayet eylediğine göre buyurmuş ki;
وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلَّا رَحِيمٌ قَالُوا كُلُّنَا رَحِيمٌ قَالَ لا حَتَّى يَرْحَمَ العامة
Vellezî nefsî bi-yedihî lâ yedhulü’l-cennete illâ rahîmün. Kâlû: Küllünâ rahîmün. Kâle lâ, hattâ yerhame’l-âmmeh.
Sadaka resûlüllâh.
Bu hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bir nebze açıkladığım merhamet duygusunu anlatıyor. Buyuruyor ki;
Vellezî nefsî bi-yedihî. “Şu canım, nefsim, hayatım, elinde olan Yaradan’a, Allah’a, âlemlerin Rabbine yemin olsun ki...”
İnsanın, Peygamber Efendimiz’in canı, niye O’nun elinde?
Dilerse yaşatır, dilerse hayatına son verir. Ölmesini murat ederse öldürür, yaşamasını murat ederse hayat verir.
وَاللّٰهُ يُحْـي۪ وَيُم۪يتُۜ
Vallâhu yuhyî ve yümît. “Dilediğini diriltir, dilediğini öldürür.”
Vellezî nefsî bi-yedihî. “Şu nefsim...”
-Buradaki nefisten maksat nefs-i emmâre değil yani
“Şu varlığım, kendim, canım, vücudum elinde olan Allah’a yemin olsun ki..” diyor Peygamber Efendimiz.
Vallâhi dese, düz bir yemin olacak, öyle demiyor.
Vellezî nefsî bi-yedihî. “Şu canımın elinde olduğunu bildiğim Rabbim, Yaradan’ıma yemin olsun ki...” diye bir yeminle başlıyor.
Bu çok önemli bir söz, yemin etmek çok önemli bir hareket... Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in yemini çok önemli bir şey söyleyeceğini gösterir ve hayatını ortaya koyarak ettiği bir yemin…
“Bak ben biliyorum ki beni yaşatan Allah, vefatım geldiği zaman da öldürecek olan Allah. O’nun huzuruna gideceğini bilen, hesaba çekileceğini bilen bir insan olarak söylüyorum...” gibi mânalar da anlayabiliriz. Bu yeminden.
Bu büyük yeminin arkasından Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki;
Lâ yedhulü’l-cennete illâ rahîmün. “Cennete ancak merhametli kişi girecek, merhameti olmayan girmeyecek. Lâ yedhulü’l-cennete “Cennete giremeyecek” illâ rahîmün “Ancak merhametli olan, rahim olan, rahmet sahibi, şefkat sahibi, acıma duygusuna sahip kişi girecek.”
Burada, rahîm sıfat-ı müşebbehedir, hattâ mubalağalı ism-i fâil siygasıdır. Biraz da acıma duygusu fazlaca olacak, az değil, bir lokma, azıcık, şöyle bir göstermelik, numunelik miktar değil... Müslümanın bayağı merhametli olması, gözü yaşlı olması, sevmesi lazım insanları, mahlûkları. Müslümanın herkese acıması lazım.
Rahîm sıfatını kesp edecek kadar merhametli olması lazım. Rahîm olanlar cennete girecek. Mesela İbrahim aleyhisselam’ı anlatılırken Kur’ân-ı Kerîm’de Allahu Teâlâ hazretleri şöyle tavsif buyuruyor:
إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لَأَوَّاهٌ حَلِيمٌ
İnne İbrâhîme le-evvâhün halîm. “İbrahim çok ah-vah eden, çok halim selim, çok gözü yaşlı bir kimseydi.” diye methediyor İbrahim aleyhisselamı.
İbrahim aleyhisselam gözü yaşlı, merhametli insandı. Peygamber Efendimiz gözü yaşlı, duygulu, merhametli insandı. Yakup aleyhisselam Yusuf’u için ağladı, gözü yaşl bir insandı. İman, insanı rikkatli, merhametli, şefkatli yapıyor, sevgili yapıyor; mü’min başka insanlara acıyor.
Şu Yâsin sûresinde düşünün ki kendisini öldüren insanlara Habîbü’n-Neccâr ne diyor;
قِيلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَ
Kîled’huli’l-cenneh. Cennete gir denildiği zaman, o mübareğe cennetlik olduğu bildirilip Allah tarafından “Haydi kulum, cennete gir!” diye, kendisine hitâb-ı ilâhîyle iltifat olunurken ne diyor kavmini düşünüp;
قَالَ يَالَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُكْرَمِينَ
Kâle yâ leyte kavmî ya’lemûne bimâ gaferalî rabbî ve cealenî mine’l-mükramîn. “Ah kavmim keşke benim haklı olduğumu, söylediklerimin doğru olduğunu bilselerdi. Rabbimin beni afv ü mağfiret eylediğini bilselerdi. O mürsellerin söylediği ilâhî hakikatlerin gerçek olduğunu bilselerdi, keşke öyle cinayet işlemeselerdi...” diyor.
Hâlâ âhirette bile onlara acıdığını anlıyoruz bu âyet-i kerîmeden. Cennete gir denildiği zaman bile kavmini düşünüp “Ah keşke bilselerdi bu durumun böyle olduğunu yanlış iş yapmasalardı.” diye.
Aziz ve sevgili kardeşlerim!
Çok merhametli olacak müslüman; hem de suç işleyenlere, günah işleyenlere karşı bile... “Ah, günahı işlemeselerdi, ah keşke günahın ne kadar kötü olduğunu anlasalardı, keşke haksızlık etmeselerdi, keşke zulüm yapmasalardı... Âkıbetleri fena olacak, cehenneme düşücekler, cayır cayır yanacaklar, keşke yanmasalardı.” diye günahkârlara bile acıyacak, günahtan dönmelerini isteyecek.
Peygamber Efendimiz yemin ederek, cennete ancak çok merhametli insanların, merhamet duygusu içine iyice yerleşmiş, şefkatli, merhametli, rikkatli insanların gireceğini söyleyince;
Kâlû küllünâ rahîmun. “Dediler ki: ‘Yâ Resûlallah, hepimiz merhametliyiz, sizin bu söylediğiniz, buyurduğunuz güzel duyguya sahibiz, hepimiz merhametliyiz.’”
Peygamber Efendimiz onlara itiraz buyurdu;
Kâle. “Buyurdu ki:” Lâ, hattâ yerhame’l-âmmeh. “Azıcık bir merhametle olmaz”
Çocuk düşmüş, “Ah yavrum!” diyor, acıyor. Atın, devenin yükü fazla gelmiş, burnundan soluyor, acıyor...
Hattâ yerhame’l-âmmeh “Azıcık bir şey değil, herkese, topluca, umûma acıyacak.”
Âmme; umûm, herkes, genel olarak tüm toplum, tüm insanlar, hepsine acıyacak, ayırım yapmaksızın, topluca herkesin iyiliğini isteyecek.
“Herkesin iyiliğini istemedikçe rahîm sayılmaz.”
Bir müslümanın topluma karşı merhameti olması lazım, herkesin iyiliğini istemesi lazım.
Fakat burada bir noktaya işaret etmek istiyorum. Başka zaman konuşmalarımda da, yazılarımda da daima bu hususu açıklamaya çalıştım. Bu güzel hadîs-i şerîfleri dinleyen, Yunus Emre’yi, Mevlânâ hazretlerini, onların aşktan, sevgiden, şevkten bahseden sözlerini duyan kimseler diyorlar ki:
“İslâm sevgi dini, şefkat dini, rikkat dini, hassaslık dini...”
İyi, güzel, peki, doğru, yanlış değil ama bir de dünyada azılı kötüler, azılı zalimler, azılı katiller var... Ne kadar söylesen, gülüp geçiyor. İmansız olduğu için senin imanla dolu sözlerini kabul etmiyor. Sen, “Allah celle celâluh böyle buyurdu, şöyle buyurdu...” diye âyet okuyorsun, imansız olduğu için senin imanla dolu sözlerini kabul etmiyor.
Eski devirde inanmayan, inançsız, ateist kimselere dehrî derlerdi. Öyle bir kimseye mollanın birisi; Kâlellahu teâlâ “Allahu Teâlâ hazretleri şöyle buyurdu, böyle buyurdu...” diye Kur’an’dan âyetler getirip ikna etmeye çalışırken; o da cevabında kendi bölgesine ait şiveyle demiş ki:
“Men özünü inkâr edirem, sen bana sözünü dirsen...”
“Ben Allah’ın kendisini kabul etmiyorum, ateistim, onun varlığını anlayamamışım, kalın kafalıyım; sen Kur’ân-ı Kerîm’den âyet okuyorsun.”
Demek ki öyle insanlar var ki ne söylesen tesir etmiyor. Bilimsel gerçekleri söylüyorsun, âyetleri söylüyorsun;
“Avrupa’da böyle diyorlar, Amerika’da ilim ilerlemiş, şöyle bir şey bulunmuş, bu Kur’ân-ı Kerîm’e falanca Amerikan senatörü inanmış, müslüman olmuş, filanca ilim adamı müslüman olmuş...”
Yumuşamıyor kalbi. Yumuşasın yumuşamasın, o kendisine ait, kişisel, özel bir durum. İnançsız olduğu için kâfir olduğundan ne olacaksa olacak. Ama onunla da, kendi özel halinde kalmıyor, bir de başkalarına zulmü, haksızlığı, cevri, cefası devam ediyor. Öldürüyor, vuruyor, kırıyor, üzüyor, haksızlığı, hırsızlığı, arsızlığı, yüzsüzlüğü yapıyor.
O zaman ne olacak?
Tamam, Müslümanlık merhamet, şefkat, re’fet, yumuşaklık, ünsiyet, saygı dini, hoşgörü dini ama kötüye de hoşgörü var mı?
Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında hırsıza müsamaha var mı, katile merhamet var mı, veyahut dolandırıcıyı koruma var mı?
Olmaz, hiç bir yerde olmaz.
Neden?
Haksızlık, suç kötüdür, o sevilmez.
Ama haksızlığı, suçu işleyen kişi belki iflah olabilir. O kötülük yapmaya devam ederse sonu ya hapis olacak, ya darağacı olacak ya da teneşir paklayacak, yıkılıp gidecek.
Ne kendi eyledi rahat, ne halka verdi huzur;
Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubûr.
dediği gibi şairin eski bir zalim insana.
Ahirette çekecek, âhirette durumu çok kötü olacak ama biz onun dünyada kötülük yapmasına müsaade edemeyiz ki... Bu yine merhamet duygusuna aykırı bir şey.
“Bırakın, kötü kötülüğünü yapsın!”
Olmaz! Bir zâlimin, öteki insanlara kötülük yapıp dururken, kötülük yapmasına müsaade etmek, merhametsizliktir, hoşgörüsüzlüktür, bu yanlış bir şeydir.
Onun için güzel ahlâk, yeri geldiği zaman iyi işleri yapmak, yeri geldiği zaman suçluyu da affetmek, bağışlamak, hoş görmek... Çocuğa da, “Bir daha yapma bakayım!” demek. Ama temerrüt varsa, inat varsa, ısrar varsa, uslanmazlık varsa, onu da durdurmak, kötülüğün kaynağını kurutmak, kötülüğü de yaptırmamak var. O da önemli.
Bazıları bunu anlayamıyor. Bu, dünyanın her yerinde her zamanında şarttır, gerekmiştir. Onun için suç olduğu yerde ceza vardır. Cezayı hak eden cezayı yer.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki:
“Kim suç işlemişse onun cezası verilmelidir. Âciz, nâçiz, halktan, vasıfsız sıradan insanlardan birisi suç işlediği zaman, kanunları uyguluyıp da; eşraftan, âyandan, yüksek tabakadan bir insan suç işlediği zaman onu kıvırttırmak, cezayı ona vermemek, hoş görmek, atlatmak, kayırmak, kollamak veya korkmak olmaz. Ona da ceza verecek. O hususta merhametliliğiniz tutmasın!”
وَلَا تَأْخُذْكُمْ بِهِمَا رَأْفَةٌ فِي دِينِ اللَّهِ
Ve lâ te’huzküm bihimâ re’fetün fî dînillâh “Allah’ın verdiği cezada, onu uygulamada merhamet etmeyin!”
Çünkü merhametten maraz olur, suça teşvik olur, kötülük yapanlar çoğalır, kötülük yapma arzusu çoğalır, kötülük yapmaktan korku kalmaz.
Demek ki İslâm’ı iyi anlamak lazım. Suçlu kurtarılmaya çalışılır ama suç sevilmez. Kötü her zaman kötüdür, kötünün engellenmesine çalışılacak. İnsanın İslâm’da, topluma karşı büyük sorumluluğu vardır. İnsan âmmeye merhamet edecek, umûma, halkın topuna, toplumun hepsine merhamet edecek insan, topluma zarar verecek şeyleri de engellemeye gayret edecek.
İslâm toplum dinidir, topluluğu koruma dinidir. Hem kişiyi hem toplumu koruyor hem de ikisinin arasında bir denge kuruyor.
Allahu Teâlâ hazretleri hepimize görevlerimizi güzel yapmayı, sonuç itibariyle sevdiği, râzı olduğu kul durumuna erişmeyi nasip etsin... Sevmediği, razı olmadığı, kızdığı kul olmaktan Allah cümlemizi korusun... -Hafazanallâhu ve iyyâküm derler, Arapça cümlesi bu.- Allah bizi de, sizi de böyle bir duruma, âkıbete dûçar olmaktan korusun... Hem dünyada hem âhirette aziz ve bahtiyar eylesin...
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri,
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh…
08.10.1999 -
Sadaka, Sıla-ı Rahim,
08.08.1997 -
Emr-i Maruf Yapmak,
