10.06.1994 - İnsanı Helak Eden ve Kurtaran, Derecesini Yükselten, Günahlarını Temizleyen Şeyler

10.06.1994 - İnsanı Helak Eden ve Kurtaran, Derecesini Yükselten, Günahlarını Temizleyen Şeyler
Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.
Sahih hadîs-i şerîflerden, içinde çok çeşitli nasihatleri ihtivâ eden bir hadîs-i şerîfi nakletmek istiyorum.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh rivayet etmiş. Allah şefaatine bizleri erdirsin; çok hadis rivayet eden, Peygamber Efendimiz'in hadîs-i şerîflerine çok rağbeti olup, onları çok iyi takip edip, ezberleyip toplayan o mübarek sahabînin.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ın Peygamber Efendimiz'den naklettiği sahih hadîs-i şerîfe göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuşlar ki;
Selâsün münciyâtün ve selâsün mühlikâtün ve selâsün derecâtün ve selâsün keffârâtün fe-emme'l-münciyâtü: Fe-haşyetu'llâhi teâlâ fi's-sırri ve'l-alâniyeti. Ve'l-kasdu fi'l-fakri ve'l-ğınâ ve'l-adli fi'r-rızâ ve'l-ğadabi. Ve emme'l-mühlikâtü fe-şuhhun şedîdün veheven müttebiun ve i'câbü'l-mer'i bi-nefsihî. Ve emme'd-derecâtü fe-ifşâu's-selâmi ve it'âmü't-taâmi ve salâtün bi'l-leyli ve'n-nâsü niyâmu. Ve emme'l-keffârâtü fe-isbâğu'l-vudûi fi'… ile'l-cemâât ve intizâri's-salâti ba'de's-salât.
Selâs, "üç" demek. Selâsün münciyâtün. "Üç iş; eylem, amel, fiil, ibadet vardır ki bunlar insanı kurtarır."
Nereden kurtarır?
Azaptan, cehenneme düşmekten kurtarır, insanı cennete götürür.
Ve selâsün mühlikâtün. "Buna mukabil üç tane başka iş; düşünce ve huy vardır ki onlar da insanı helak eder, helake götürür, mahveder." Hem dünyada başı dara gelir, sıkışır kötü olur hem de âhirette ceza görür, ikâba mâruz kalır, cehenneme düşer.
Ve selâsün derecâtün. "Bunların dışında üçüncü grup; bir üç tane husus daha vardır ki;" mü'minin zaten mü'min olmak dolayısıyla başka insanlardan elbette bir üstünlüğü vardır ama bunlar derecesini arttırır. Öteki mü'minler arasında da mevkiini, puanını yükseltir.
Ve selâsün keffârâtün. "Üç şey de vardır ki bunlar da insanın bilerek bilmeyerek işlemiş olduğu hatalara kefaret olur, onların silinmesine vesile ve sebep olur."
Demek ki üç, altı, dokuz, on iki tane konuyu zihninizde tutmanız lazım.
O bakımdan aynı zamanda bir hafıza imtihanı… Can kulağı ile dikkatli bir şekilde dinleyin! Çünkü hepsi bizim için çok önemli şeyler.
Emme'l-münciyâtü. "İnsanı kurtaran üç şeyin sayılmasına gelince" diyor, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem.
Fe-haşyetu'llâhi teâlâ fi's-sırrı ve'l-alâniye. Bu, insanı cehenneme düşmekten kurtaracak, cennete girmesine sebep olacak şeylerin birincisi: "Tenhada ve kalabalıkta, gizlide ve âşikârede, sırda ve alâniyede Allahu Teâlâ hazretlerinden korkmak."
İnsan eğer başka insanların yanında kötü şeyleri yapmaktan korkuyor da yalnız kaldığı zaman yapıyorsa bu olmaz. Çünkü yalnız kaldığı zaman insan yalnız kalmıyor ki; Allahu Teâlâ hazretleri her yerde onunla hâzır ve nâzır, onun her yaptığını görüyor. İnnallahe basîrun bil-ibâd. Allah kullarının yaptıklarını görüyor, biliyor. Yapacağını da biliyor, yapmışını da, gelmişini de, geleceğini de biliyor. Allahu Teâlâ hazretleri olduğuna göre yalnız değil. Üstelik gövdesinde, vücudunda vazifeli nice nice melekler var, etrafında melekler var. Binâenaleyh, Peygamber Efendimiz'in bir hadîs-i şerîfini hatırladım;
"İnsan arkadaşından utandığı gibi yanında devamlı bulunmakla vazifeli olan meleğinden de utansın, ondan da haya üzere bulunsun." Yani açılmasın saçılmasın ve dikkat etsin, demiş oluyor.
Demek ki insanı kurtaracak duygulardan birisi, Allah'tan korkmak.
Ama ne zaman?
Her zaman. Herkesin yanında da, yalnız olduğu zaman da, gizlide de, âşikârede de Allah'tan korkacak. Hiç kimse olmadığı zaman günah işlememek de imanın gereğidir, hiç kimse olmadığı yerde Allah var, Allah görüyor. Binâenaleyh, önünüzde bir para dursa, sahibi olmasa, elinizi uzattığınız zaman onu cebinize indirmeniz imkânı olsa bile müslüman olarak siz elinizi uzatmazsınız. Çünkü "Bu para benim değildir" dersin, "dursun yerinde kim bırakmışsa gelir alır" dersiniz. Küçük bir dünya menfaati için âhiretini tehlikeye sokmaz bir müslüman, siz de sokmazsınız, sokmamalısınız.
Birisi böylece Allah'tan korkmak.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
"Allah güzeldir, güzelliği sever."
Allahu Teâlâ hazretlerinin mârifetine ermek, O'nu tanımak yüksek bir derece; herkes O'nu tanıyamıyor, herkes O'nu düşünemiyor, herkes O'nun esmâ-i hüsnâsını, evsâf-ı ulyâsını anlayamıyor. O bakımdan, tanımadığından dolayı bir yabancılık sezebilir ama mârifetullah ehli ârif kullar, Allah'ı bilen kullar, tanıyan kullar, Allah'ın aynı zamanda âşıkları olurlar, muhibleri olurlar. Her şeyden çok Allahu Teâlâ hazretlerini severler.
Peki sevgi varken bu korku ne oluyor? Yani haşyetullah ne oluyor? bunun izahı nedir?
Bunun izahı şudur: Seven bir insan sevdiğinin teveccühünden mahrum kalmaktan korkar.
"Ben Allah'ı seviyorum ama ya Allah beni sevmezse, ya ben Allah'ın sevgisinden mahrum düşersem, ya huzurundan kovulursan, ya Allah'ın beni sevmemesine sebep olacak bir şey işlersem, elimden ayağımdan böyle bir günah çıkarsa. Aman, yapar mıyım, onu yapmamalıyım." diye insan, sevgisi elinden kaçmasın diye, sevdiği kendisine darılmasın diye, sevdiğini kırmamak için de korkar. İşte bu haşyetullah böyle bir şeydir. Bunu böyle anlayıp böylece titiz olmamız lazım. Allah'ın rızasını ve sevgisini kaçırmamak için bir dikkat ve korku içinde olmamız gerekiyor. Bunu hatırımızda tutalım, bir bu.
İkincisi; ve'lkastu fil-fakri ve'lgınâ "Fakirlikte ve zenginlikte orta yolda olmak, dikkatli olmak, aşırı olmamak."
Kast, orta yol demek. Demek ki insan ne fakir olduğu zaman taşkınlık yapacak ne de çok miskinlik yapacak, ne zengin olduğu zaman taşkınlık yapacak ne de aksini yapacak. Fakirlik de zenginlik de onun İslâmî güzel evsafını etkileyemeyecek. O ölçülü, doğru yolda, Allah'ın sevdiği, aşırılıklardan uzak olan yolda, cadde-i kübrâ-i rızâ-i Bârî'de sağlam bir şekilde yürüyecek.
Bu dengelilik demektir, yani etraftan esen hafif rüzgârlardan sağlam müslümanın sallanmaması demektir. Eğer sallanıyorsa; fakir olduğu zaman tuğyan ediyorsa, isyan ediyorsa, zengin olduğu zaman günaha dalıyorsa, kibre düşüyorsa o zaman zayıf demektir. Bu gibi durumlarda müslümanın durumu değişmeyecek kadar imanı sağlamdır, Allah'a bağlılığı sağlamdır. Fakirliğin kendisine Allah'tan geldiğini bir gün gelip onun da gidebileceğini, verenin alanın Allah olduğunu bilir ve ölçülü olur. Zengin olduğu zaman da bu zenginliğiyle kendisine bir takım görevler geldiğini, binâenaleyh fakirleri kollaması gerektiğini, hayır hasenât yapması gerektiğini, zenginliğini şatafat, tantana ve debdebe için harcamaması gerektiğini, israf yapmaması gerektiğini düşünür.
Üçüncüsü; ve'l-adli fir-rıdâ ve'l-gadab. "Kızdığı zaman da, memnun ve hoşnut olduğu zaman da karşısındakine adaletle muamele etmekten ayrılmamak."
Müslüman nasıl bir kimsedir?
Müslüman başkalarının anlayamayacağı kadar asil ve garip bir kimsedir. Mesela eğer babası bile haksız olsa onun aleyhinde karar verebilir. Velev alâ enfüsiküm evi'l-vâlideyni vel akrabîn. Kendisinin aleyhinde bile olsa adalet şunu icap ettiriyor, "Ben şöyleyim, ben suçluyum." diyebilir. Böyle bir terbiyeye sahiptir müslüman.
Adaleti hiçbir zaman bırakmaz. Karşısındaki insandan hoşnut, razı, akrabası, o kendisine iyilik etmiş bir kimse, evvelce iyi bir kimseydi ama şu anda suç işlemiş, o halde adalet ne ise o cezayı yer. Yani onu seviyor, onunla arası iyi, ona karşı hoşnut, rızası var diye adaletten ayrılmaz. Aksine sevmediği bir insan, kızdığı bir insan veya kendisi ile onun arasında ihtilaf problem olan bir insan ama haklı, o zaman ona da haklısın diyebilir.
İşte bu duygu, bu üç duygu hatırınızda kalsın. Birisi, Allah'tan korkmak, "Allah'ın rızasını kaybederim." diye titiz olmak, titremek. İkincisi, her halde zenginlikte fakirlikte denge yolundan orta yoldan, itidalli vakarlı yoldan ayrılmamak, aşırı duygulara kaymamak şımarmamak veya küsüp darılmamak. Üçüncüsü de, karşısındaki insan, kendisinden adalet bekleyen karşısındaki insan kim olursa olsun "o benim yakınım" diye veya "ben ona kızıyorum" diye adaletten sapmamak, icabında sevmediği insana doğru hüküm verebilmek, "haklısın" diyebilmek icabında eğer sevdiği insan haksızsa "sen haksızsın, kaybettin" diyebilmek.
İşte müslüman böyledir ve İslâm hakimleri böyle yaşamışlar, İslâm tarihinin sayfalarına bunun misallerini doldurmuşlardır.
Gelelim ikinci, insanı helak eden üç tane duyguya: Emme'l-muhlikâtü. İnsanı helak eden üç şey, birincisi fe-şuhhun şedîd. Şuh, Arapça'da -noktasız ‘ha' ile-, cimrilik demek. Şiddetli bir cimrilik, cimrilik İslâm'a göre kötü bir huydur ve müslüman cimri olamaz, cimrilik huyu müslümana yakışmaz. Müslüman cömerttir, parası varsa parası ile cömerttir, parası yoksa hizmeti ile cömerttir.
Hizmet cömertliğine ten cömertliği derler. Mal cömertliği vardır, ten cömertliği vardır. Hiç parası yoktur bir insanın ama pervane gibi hizmete koşar, koşturur, hizmet yapar. Karşısındakine hizmet eder, memnun eder, sevap kazanır. Sevaplı işlere koşturur, camiye, hayıra, hasenâta, çeşitli dinî hizmetlere koşturur. Tabi oradan sevap kazanır. İşte o da ten cömertliğidir.
Bir de can cömertliği vardır ki cömertliğin en yüksek derecesidir. İcabında İslâm yolunda, Allah yolunda canını verir. Çünkü insanın en kıymetli varlığı canıdır, onu da verebiliyorsa o insan en asil insan demektir.
Biz de mal, ten ve can cömertliğine sahip olalım.
İnsanı helâk eden duygulardan birincisi şiddetli cimrilik, bu olmamalı. Helak eder insanı. Çünkü cimrilik yapar zekâtını vermez, cimrilik yapar sadakasını vermez, cimrilik yapar çalar çırpar, rüşvet alır, tamahkârlık eder, gayrimeşru işler yapar, haksız kazançlarla kesesini doldurmaya çalışır. Doldurur kesesini ama âhiretini mahveder. Onun için müslüman cimrilik duygusundan uzak olacak, gani gönüllü, cömert, engin ve zengin gönüllü bir kimse olacak. Bir bu.
İkincisi; veheven mütteba' kendisine tâbi olunan hevâ-yı nefs. Bu da insanı helâk eder. Heva-yı nefs yani insanın nefs-i emmâresinin istekleri, insan nefs-i emmâresinin isteklerine uyarsa, zevke, sefaya, keyfe, haksızlıklara, günahlara dalar. Ona uymamak lazım.
Zaten biz koca Ramazan ayında neyin eğitimini yapıyoruz?
Nefse uymamanın, nefsin hevâsını yenebilmenin eğitimini yapıyoruz. Bir ay askerlik yapar gibi; nefsimiz yemek istiyor vermiyoruz, içmek istiyoruz vermiyoruz, evlenmişiz çoluk çocuğumuz var etrafımızda evliliğin bize sağladığı haklar var, o hakları kullanmıyoruz ki insanın o duyguları en kuvvetli duygulardır onların karşısına çıkıyoruz.
Hevâ-yı nefsin karşısına çıkmayı böyle bir ay yapan bir müslüman ondan sonra hevâsına tabi olur mu? Hevâ-yı nefsine uyar da rüzgarın önündeki yaprak misali nefsi onu nereye götürürse gider mi? Günahlara gider mi?
Müslüman gitmez, gitmemelidir.
Giderse ne olur?
O da helâke götürür, helâke götürücü bir durumdur.
Size siz fayda verirsiniz, içinizden gelen kötü duyguları siz frenlersiniz, kendinizi iyi yola siz sevkedersiniz. İçinizde böyle bir kuvvetli vicdan duygusu, kendi kendine hakim olma duygusu gelişmiş olmalı, o gerekiyor.
Eğer hevâ-yı nefsinize uyarsanız onun sonu cezadır, felakettir, günahlara girip cehennemde yanmaktır.
Kötü şeylerin, insanı helâk edecek şeylerin üçüncüsü; ve i'câbu'l-mer'i bi-nefsihî "Kişinin kendisini beğenmesidir." Kendisine hayran olmasıdır, kendini beğenmiş bir insan olmasıdır, bu da çok fena. Çünkü kendini beğenmiş, kibirli, ucuplu bir insan tahammül edilmez bir insandır. Başkaları uzaktan bakar, o kendisini beğeniyor ama başkaları yaka silkerler, onunla ahbaplığı, dostluğu hiç istemezler. Katiyen böyle olmamak lazım. Zaten insanın çok mükemmel olması çok zor bir şey.
İnsan kusurlarını bilmeli, kusurları yoksa meziyetleri çoksa bile bunu böyle düşünüp de karşısındakilere tepeden bakmamalı, çünkü Allah'ın kimi daha çok sevdiğini biz bilemeyiz, Allah bilir. Belli olmaz, belki o bizden başka bakımlardan Allah indinde daha sevgilidir. Binâenaleyh, kimseye tepeden bakmamalı hor görmemeliyiz ve kendimizi beğenmek gibi bir bönlüğe, yanlış duyguya asla saplanmamalıyız.
Ne kadar güzel değil mi, insanı kurtaracak üç şeyi öğrendik. Allah'tan korkmak, gizlide âşikârede, zenginlikte fakirlikte orta yolu tutturmak, aşırılığa sapmamak, sevdiği zaman kızdığı zaman bile adaletten ayrılmamak…
Adalet, Allah korkusu, orta yolda dengeli yürümek.
İnsanı helâk edecek üç duygu; şiddetli cimrilik, hevâ-yı nefse uymak, bir de kişinin kendini beğenmiş mütekebbir bir insan olması, tahammül edilmez bir insan olması. Böyle bir şey varsa veya kırıntısı veya izi, emaresi varsa üzerinizde; bunlardan kurtulmak içinde çalışmanız lazım.
İnsanın müslümanken derecesini yükseltecek üç şeye gelince. Ve emme'd-derecâtü. Derecesini yükselten güzel şeylere gelince, bir; fe-ifşâus-selam. "Herkese selamı âşikâre vermek."
Müslümanın bir başkalarının anlayamadığı hali vardır:
Müslüman herkese selam verir. Biz yolda gidiyoruz, karşıdan bakıyoruz ki nur yüzlü bir kimse geliyor, sevimli, anlıyoruz ki o da bizim gibi mü'min bir kimse. Esselâmu aleyküm diyoruz. Hiç tanışmadığımız halde, ve aleyküm selâm diyor. Bazen musafaha ediyoruz,
"Muhterem, siz kimsiniz?" diyor. Tanışıyoruz yani. "Nerede oturuyorsunuz?.." Biz de onu tanıyoruz, eh ziyaretleşelim filan. Birden bir muhabbet oluyor. Müslümanın hali böyledir. Bildiğine bilmediğine selam verir.
Selam ne demek?
Kuru bir laftan ibaret değil; o kişinin hem dünyasının hem âhiretinin selamette olmasını istemek, dârusselâm olan cennete girmesini istemek. Müslümanın selamı good morning'e benzemez, günaydın'a benzemez, tschüss'e, merhabaya benzemez, good bye'a benzemez. Müslümanın selamının çok derin mânası vardır, âhirete kadar uzanan cennete kadar uzanan derin bir mânası vardır.
Biz esselâmu aleyküm diyoruz. Allah'ın selamı üzerinize olsun, diyoruz ve bunu karşımızdaki herkese iyi duygular taşıdığımız için, herkese yaymak güzel bir derece kazandırıyor insana.
Nasıl kazandırıyor?
Karşınızdaki bir kimseye Esselâmu aleyküm dediğimiz zaman 10 hasene kazanıyorsunuz. Esselâmu aleyküm verahmetullah dediğiniz zaman 20 hasene kazanıyorsunuz. Esselâmu aleyküm verahmetullah veberekatuh dediğiniz zaman 30 hasene kazanıyorsunuz. İkinci bir şahsa böyle selam verdiğiniz zaman o kadar daha kazanıyorsunuz, üçüncüde o kadar daha, dördüncü de o kadar daha... Demek ki ne kadar çok insanla selamlaşırsanız o gün sevabınız o kadar çok oluyor. Tabi çevreniz sizi seviyor, siz çevrenizi seviyorsunuz. Müslümanlar arasında yakınlaşma tanışma ve muhabbet oluyor. Onun için herhalde Allah buna derece veriyor, böyle yapan kimsenin mertebesi yüksek oluyor.
İkincisi; ve ıt'âmut-taâm "Yemek yedirmek, ziyafet vermek."
Müslüman cömerttir ve tabi bu cömertliğin çeşitleri vardır. Cebinizden, cüzdanınızdan para çıkartırsınız köşedeki fakire bir şeyler verirsiniz. Ama yemek yedirmek, evine davet etmek veya bir başka yere davet etmek, böyle bir yemek yedirmek muhabbeti artıran en güzel vesilelerden birisi oluyor.
Onun için Peygamber Efendimiz bu yemek yedirme hususunu çok methetmiş. Hem bu arada fakirler doyuyor, ihtiyaç karşılanmış oluyor. İnsanoğlu midesine bir şeyler almak zorunda, yemeden olmuyor. Ama ikincisi muhabbet oluyor, müslümanlar arasında kardeşlik ve samimiyet gelişiyor ve yakın dostluk temelleri atılmış oluyor. O bakımdan yemek yedirmek, ziyafet vermek çok önemli.
Üçüncüsü; ve'ssalâtu bil-leyli ve'nnasu niyam "İnsanın derecesini arttıran faaliyetlerden üçüncüsü herkes uykudayken, geceleyin insanın kalkıp teheccüd namazı kılması."
Teheccüd namazı ne zaman kılınır?
Sahurdan yani imsak kesilmeden önce kılınır.
Niye imsak kesilmeden önce kılınır?
Çünkü imsak kesilince sabahın vakti girer, artık teheccüd vakti bitmiş olur. İkindi vakti girince öğlenin vakti bittiği gibi bir şey. Gecenin içinde imsak kesildiği zaman artık teheccüdün zamanı geçmiş oluyor. Ondan önce gece namazı kılmak lazım. Uykudan kalkıp, abdest alıp gece namazını kılmak lazım. Bu, dereceleri çok yükselten bir ibadettir.
Mü'minin derecesini arttıran üç güzel faaliyet nedir?
Selam vermek, selamı herkese yaymak herkese ifşa ederek, âşikâre selâmun aleyküm diyerek selamlamak. İkincisi ziyafet vermek, yemek yedirmek. Üçüncüsü de geceleyin kalkıp Mevlâsıyla baş başa münacaat ederek, dua ederek gece namazı kılmak. Üçüncüsünü de üç üçüncü üçlüğü de böylece söyledikten sonra nihayet hadîs-i şerîfin dördüncü bölümüne geliyoruz.
Ve emme'l-keffarâtü. İnsanın işlemiş olduğu küçüklü büyüklü hatalar birikiminin kefaretine yani silinmesine, günahların silinmesine, insanın günahlardan arınmasına, pâklanmasına sebep olan üç şeyi sayacak bu grupta.
Birincisi; fe-isbâu'l-vudûi fi's-seberat "Soğuk günlerde abdestini güzelce almak."
Kışın çok soğuk olduğu zaman, o soğuk suyla abdest almak, insanın derisi jiletle parça parça çizilip kesiliyor gibi oluyor ama- abdest almak lazım. Namaz kılmanın ilk adımı abdest almak; kalkıyorsunuz soğuk suyla abdest alıyorsunuz. Sabah namazına gideceksiniz, gece namazı kılacaksınız veya yatsı namazına, gelmişsiniz evde kılacaksınız... Bu, soğuk gecelerde, ayazlarda o soğuğa bakmadan kalkıp abdest almak insanın günahlarını döker.
Burada da insana kefaret olan şeylerin birincisi olarak abdest almak zikredilmiş ama abdestin en zor durumu zikredilmiş; soğukta abdest almak. Herkes yapamıyor
İkincisi; ve naklu'l-akdâmi ile'l-cemaati. "Ayaklarını cemaatlere doğru nakletmek kullanmak." Yürüyüp gitmek. Cemaatle kılınan namaz, camiye gitmek. Bir müslüman evinden kalkacak. Evinde namaz kılabilir… Bazıları da diyorlar ki;
"Hocam, ben evde namaz kılıyorum."
Güzel, Allah kabul etsin.
"Evde namaz kılıyorum, çocuklara da imamlık yapıyorum."
Ne kadar çırpınsan, ağzınla kuş tutsan -diyelim şaka olsun diye-, evinde kıldığın namazla camiye gittiğin zamanki namaz arasındaki sevabın arasında muazzam fark vardır. Çünkü camiye attığın her adımda bir günahın affoluyor, bir derece yükseliyorsun, bir derece kazanıyorsun.
Camiye gitmenin büyük faydaları var. Sosyal faydaları var, her namaz vaktinde semtin müslümanları camilerde toplanmış oluyorlar. Günde beş vakit birbirleriyle irtibatlı olan bir toplumdur gerçek İslâm toplumu. Camiler toplantı yerleridir. Ne kadar önemli. Onun için bu ayakların o cemaatlere lutfedip gitmesi lazım, tembellik etmemesi lazım.
10.11.1995 -
Dünya Fani, Ahiret
