İlke ve Değerlerinden Ödün Vermeden
Özgür Yayın Platformu Olarak Kalsın Diye
Öğle13:21 İkindi16:31 Akşam19:06 Yatsı20:25 İmsak06:03 Güneş07:26 İşrak08:14
Hava - Çok Bulutlu 7°C Nem %81
Türkçe
18 Recep 1442 2 Mart 2021 Salı
Giriş Yap

Cuma Sohbeti 'İnsanı Kurtaran, Derecesini Yükselten Haller'

Özel Haber
Özel Haber
22.01.2021    |

 

Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi'nin; 'Allah'tan Korkmak, Zenginlik, Adalet, Cimrilik,Kendini Beğenme, Nefsine Uyma, Yemek Yedirme, Selam Verme' hususlarındaki hadis-i şerifleri açıkladığı Cuma Sohbetinin metninin bir bölümünü istifadenize sunuyoruz.

Sohbetin metninin tamamını buradan okuyabilir ve ses kaydını dinleyebilirsiniz.

Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun.  

Cumanız da mübarek olsun. 

Sahih hadîs-i şerîflerden, içinde çok çeşitli nasihatleri ihtivâ eden bir hadîs-i şerîfi nakletmek istiyorum. 

Ebû Hüreyre radıyallahu anh rivayet etmiş. Allah şefaatine bizleri erdirsin; çok hadis rivayet eden, Peygamber Efendimiz’in hadîs-i şerîflerine çok rağbeti olup, onları çok iyi takip edip, ezberleyip toplayan o mübarek sahabînin. 

Ebû Eyyûb el-Ensârî Efendimiz de beldemizin medâr-ı iftihârı... -Onun da şefaatine erdirsin ve onun izinden cennete giden gruptan olmayı Allah cümlemize nasip eylesin. Çünkü her beldenin içindeki sahabi, o beldenin önderi olarak cennete o beldenin müslümanlarını götürecekmiş.-

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ın Peygamber Efendimiz’den naklettiği sahih hadîs-i şerîfe göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuşlar ki;

ثَلَاثٌ مُنْجِيَاتٌ، وَثَلَاثٌ مُهْلِكَاتٌ، وَثَلَاثٌ درجات وثلاث كفارات فَأَمَّا الْمُنْجِيَاتُ: فَخشية اللهِ تعالى فِي السِّرِّ وَالْعَلَانِيَةِ، وَالْقَصْدُ فِيالْفَقْرِ وَ الْغِنَىوالعدل فِي الرِّضَا وَالْغَضَبِوَأَمَّا الْمُهْلِكَاتِ:فَشُحٌّ شَدِيدٌ وَهَوًى مُتَّبِعٌ، وَإِعْجَابُ الْمَرْءِ بِنَفْسِهِ، وأما الدرجات فإفشاء السلام وإطعام الطعام وصلاة بالليل والناس نياموأما الكفارات فإسباغ الوضوء في السبراتونقل الأقدام إلى الجماعات و انتظار الصلاة بعد الصلاة.

Selâsün münciyâtün ve selâsün mühlikâtün ve selâsün derecâtün ve selâsün keffârâtün fe-emme’l-münciyâtü: Fe-haşyetu’llâhi teâlâ fi’s-sırri ve’l-alâniyeti. Ve’l-kasdu fi’l-fakri ve’l-ğınâ ve’l-adli fi’r-rızâ ve’l-ğadabi. Ve emme’l-mühlikâtü fe-şuhhun şedîdün veheven müttebiun ve i’câbü’l-mer’i bi-nefsihî. Ve emme’d-derecâtü fe-ifşâu’s-selâmi ve it’âmü’t-taâmi ve salâtün bi’l-leyli ve’n-nâsü niyâmu. Ve emme’l-keffârâtü fe-isbâğu’l-vudûi fi’…  ile’l-cemâât ve intizâri’s-salâti ba’de’s-salât.

“Üç iş; eylem, amel, fiil, ibadet vardır ki bunlar insanı kurtarır.” 

Nereden kurtarır? 

Azaptan, cehenneme düşmekten kurtarır, insanı cennete götürür. 

Ve selâsün mühlikâtün. “Buna mukabil üç tane başka iş; düşünce ve huy vardır ki onlar da insanı helak eder, helake götürür, mahveder.” Hem dünyada başı dara gelir, sıkışır kötü olur hem de âhirette ceza görür, ikâba mâruz kalır, cehenneme düşer.

Ve selâsün derecâtün. “Bunların dışında üçüncü grup; bir üç tane husus daha vardır ki;” mü’minin zaten mü’min olmak dolayısıyla başka insanlardan elbette bir üstünlüğü vardır ama bunlar derecesini arttırır. Öteki mü’minler arasında da mevkiini, puanını yükseltir. 

Ve selâsün keffârâtün. “Üç şey de vardır ki bunlar da insanın bilerek bilmeyerek işlemiş olduğu hatalara kefaret olur, onların silinmesine vesile ve sebep olur.

Demek ki üç, altı, dokuz, on iki tane konuyu zihninizde tutmanız lazım. 

O bakımdan aynı zamanda bir hafıza imtihanı… 

Emme’l-münciyâtü. “İnsanı kurtaran üç şeyin sayılmasına gelince” diyor, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem. Allah bizi onun şefaatine erdirsin, onun sevgisi gönlünüzü doldursun, Allah bizi cennette ona komşu eylesin.

Fe-haşyetu’llâhi teâlâ fi’s-sırrı ve’l-alâniye. Bu, insanı cehenneme düşmekten kurtaracak, cennete girmesine sebep olacak şeylerin birincisi: “Tenhada ve kalabalıkta, gizlide ve âşikârede, sırda ve alâniyede Allahu Teâlâ hazretlerinden korkmak.”

İnsan eğer başka insanların yanında kötü şeyleri yapmaktan korkuyor da yalnız kaldığı zaman yapıyorsa bu olmaz. Çünkü yalnız kaldığı zaman insan yalnız kalmıyor ki; Allahu Teâlâ hazretleri her yerde onunla hâzır ve nâzır, onun her yaptığını görüyor.

إِنَّ اللَّهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ 

İnnallahe basîrun bil-ibâd.  Allah kullarının yaptıklarını görüyor, biliyor. Yapacağını da biliyor, yapmışını da, gelmişini de, geleceğini de biliyor. Allahu Teâlâ hazretleri olduğuna göre yalnız değil. Üstelik gövdesinde, vücudunda vazifeli nice nice melekler var, etrafında melekler var. Binâenaleyh, Peygamber Efendimiz’in bir hadîs-i şerîfini hatırladım; 

“İnsan arkadaşından utandığı gibi yanında devamlı bulunmakla vazifeli olan meleğinden de utansın, ondan da haya üzere bulunsun.” Yani açılmasın saçılmasın ve dikkat etsin, demiş oluyor. 

Demek ki insanı kurtaracak duygulardan birisi, Allah’tan korkmak. 

Ama ne zaman? 

Her zaman. Herkesin yanında da, yalnız olduğu zaman da, gizlide de, âşikârede de Allah’tan korkacak. Hiç kimse olmadığı zaman günah işlememek de imanın gereğidir, hiç kimse olmadığı yerde Allah var, Allah görüyor. Binâenaleyh, önünüzde bir para dursa, sahibi olmasa, elinizi uzattığınız zaman onu cebinize indirmeniz imkânı olsa bile müslüman olarak siz elinizi uzatmazsınız. Çünkü “Bu para benim değildir” dersin, “dursun yerinde kim bırakmışsa gelir alır” dersiniz. Küçük bir dünya menfaati için âhiretini tehlikeye sokmaz bir müslüman, siz de sokmazsınız, sokmamalısınız.

Birisi böylece Allah’tan korkmak. 

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; 

“Allah güzeldir, güzelliği sever.” 

Allahu Teâlâ hazretlerinin mârifetine ermek, O’nu tanımak yüksek bir derece; herkes O’nu tanıyamıyor, herkes O’nu düşünemiyor, herkes O’nun esmâ-i hüsnâsını, evsâf-ı ulyâsını anlayamıyor. O bakımdan, tanımadığından dolayı bir yabancılık sezebilir ama mârifetullah ehli ârif kullar, Allah’ı bilen kullar, tanıyan kullar, Allah’ın aynı zamanda âşıkları olurlar, muhibleri olurlar. Her şeyden çok Allahu Teâlâ hazretlerini severler. 

Peki sevgi varken bu korku ne oluyor? Yani haşyetullah ne oluyor? bunun izahı nedir?

 Bunun izahı şudur: Seven bir insan sevdiğinin teveccühünden mahrum kalmaktan korkar.

“Ben Allah’ı seviyorum ama ya Allah beni sevmezse, ya ben Allah’ın sevgisinden mahrum düşersem, ya huzurundan kovulursan, ya Allah’ın beni sevmemesine sebep olacak bir şey işlersem, elimden ayağımdan böyle bir günah çıkarsa. Aman, yapar mıyım, onu yapmamalıyım.” diye insan, sevgisi elinden kaçmasın diye, sevdiği kendisine darılmasın diye, sevdiğini kırmamak için de korkar. İşte bu haşyetullah böyle bir şeydir. Bunu böyle anlayıp böylece titiz olmamız lazım. Allah’ın rızasını ve sevgisini kaçırmamak için bir dikkat ve korku içinde olmamız gerekiyor. Bunu hatırımızda tutalım, bir bu.

 İkincisi; ve’lkastu fil-fakri ve’lgınâ “Fakirlikte ve zenginlikte orta yolda olmak, dikkatli olmak, aşırı olmamak.” 

Kast, orta yol demek. Demek ki insan ne fakir olduğu zaman taşkınlık yapacak ne de çok miskinlik yapacak, ne zengin olduğu zaman taşkınlık yapacak ne de aksini yapacak. Fakirlik de zenginlik de onun İslâmî güzel evsafını etkileyemeyecek. O ölçülü, doğru yolda, Allah’ın sevdiği, aşırılıklardan uzak olan yolda, cadde-i kübrâ-i rızâ-i Bârî’de sağlam bir şekilde yürüyecek.

 Bu dengelilik demektir, yani etraftan esen hafif rüzgârlardan sağlam müslümanın sallanmaması demektir. Eğer sallanıyorsa; fakir olduğu zaman tuğyan ediyorsa, isyan ediyorsa, zengin olduğu zaman günaha dalıyorsa, kibre düşüyorsa o zaman zayıf demektir. Bu gibi durumlarda müslümanın durumu değişmeyecek kadar imanı sağlamdır, Allah’a bağlılığı sağlamdır. Fakirliğin kendisine Allah’tan geldiğini bir gün gelip onun da gidebileceğini, verenin alanın Allah olduğunu bilir ve ölçülü olur. Zengin olduğu zaman da bu zenginliğiyle kendisine bir takım görevler geldiğini, binâenaleyh fakirleri kollaması gerektiğini, hayır hasenât yapması gerektiğini, zenginliğini şatafat, tantana ve debdebe için harcamaması gerektiğini, israf yapmaması gerektiğini düşünür.

Demek ki insanı kurtaracak duygulardan birisi Allah’tan gizlide aşikârede korkmak, ikincisi zenginlikte fakirlikte orta yolu, denge yolunu terk etmemek, aşırı uçlara aşırı duygulara kaymamak.

Üçüncüsü; ve’l-adli fir-rıdâ ve’l-gadab. “Kızdığı zaman da, memnun ve hoşnut olduğu zaman da karşısındakine adaletle muamele etmekten ayrılmamak.” 

Müslüman nasıl bir kimsedir? 

Müslüman başkalarının anlayamayacağı kadar asil ve garip bir kimsedir. Mesela eğer babası bile haksız olsa onun aleyhinde karar verebilir.

 وَلَوْ عَلَى أَنْفُسِكُمْ أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْأَقْرَبِينَ 

Velev alâ enfüsiküm evi’l-vâlideyni vel akrabîn. Kendisinin aleyhinde bile olsa adalet şunu icap ettiriyor, “Ben şöyleyim, ben suçluyum.” diyebilir. Böyle bir terbiyeye sahiptir müslüman. 

Adaleti hiçbir zaman bırakmaz. Karşısındaki insandan hoşnut, razı, akrabası, o kendisine iyilik etmiş bir kimse, evvelce iyi bir kimseydi ama şu anda suç işlemiş, o halde adalet ne ise o cezayı yer. Yani onu seviyor, onunla arası iyi, ona karşı hoşnut, rızası var diye adaletten ayrılmaz. Aksine sevmediği bir insan, kızdığı bir insan veya kendisi ile onun arasında ihtilaf problem olan bir insan ama haklı, o zaman ona da haklısın diyebilir.

İşte bu duygu, bu üç duygu hatırınızda kalsın. Birisi, Allah’tan korkmak, “Allah’ın rızasını kaybederim.” diye titiz olmak, titremek. İkincisi, her halde zenginlikte fakirlikte denge yolundan orta yoldan, itidalli vakarlı yoldan ayrılmamak, aşırı duygulara kaymamak şımarmamak veya küsüp darılmamak. Üçüncüsü de, karşısındaki insan, kendisinden adalet bekleyen karşısındaki insan kim olursa olsun “o benim yakınım” diye veya “ben ona kızıyorum” diye adaletten sapmamak, icabında sevmediği insana doğru hüküm verebilmek, “haklısın” diyebilmek icabında eğer sevdiği insan haksızsa “sen haksızsın, kaybettin” diyebilmek. 

İşte müslüman böyledir ve İslâm hakimleri böyle yaşamışlar, İslâm tarihinin sayfalarına bunun misallerini doldurmuşlardır. Temenni ederim ki bu muhteşem davranışları hukuk fakültelerinde yeni gençlere de bir ders olarak okutsunlar, yani adalet tarihinde böyle muhteşem kararlar vermiş olan hakimlerin böyle enteresan kararlarını öğretsinler. 

Evet ilk üç tanesi sanıyorum hatırınızda kalır, belki de benim haberim yokken cebinizden kalemi çıkartıp da 12 taneyi kaydetmeye bile başladınız, bunu da tahmin edebiliyorum.

Gelelim ikinci, insanı helak eden üç tane duyguya: Emme’l-muhlikâtü. İnsanı helak eden üç şey, birincisi fe-şuhhun şedîd. Şuh, Arapça’da -noktasız ‘ha’ ile-, cimrilik demek. Şiddetli bir cimrilik, cimrilik İslâm’a göre kötü bir huydur ve müslüman cimri olamaz, cimrilik huyu müslümana yakışmaz. Müslüman cömerttir, parası varsa parası ile cömerttir, parası yoksa hizmeti ile cömerttir. 

Hizmet cömertliğine ten cömertliği derler. Mal cömertliği vardır, ten cömertliği vardır. Hiç parası yoktur bir insanın ama pervane gibi hizmete koşar, koşturur, hizmet yapar. Karşısındakine hizmet eder, memnun eder, sevap kazanır. Sevaplı işlere koşturur, camiye, hayıra, hasenâta, çeşitli dinî hizmetlere koşturur. Tabi oradan sevap kazanır. İşte o da ten cömertliğidir.

Bir de can cömertliği vardır ki cömertliğin en yüksek derecesidir. İcabında İslâm yolunda, Allah yolunda canını verir. Çünkü insanın en kıymetli varlığı canıdır, onu da verebiliyorsa o insan en asil insan demektir. Ve ecdadımız Allah yolunda canlarını veren kimseler. Şehit olmuşlar, şehit olmayı arzu ederek vatanlarından helalleşerek hizmet diyarlarına, cihat yerlerine gitmişler. 

Allah onların şefaatlerine bizleri erdirsin. 

Biz de mal, ten ve can cömertliğine sahip olalım. Paramız varsa paramızla, fakirleri yoksulları sevindirelim, hizmetlere paraları harcayalım, paramız yoksa hizmete koşturalım, bedenimizle bir cömertlik yapalım, en sonuncusu da canı vermek. Allah harbe darbe uğratmasın ama müslümanlarla harp edecek olan insanların vay haline. Çünkü biz Allah yolunda olmayı en yüksek mertebe kabul ediyoruz, canımızı da seve seve veririz.

İnsanı helâk eden duygulardan birincisi şiddetli cimrilik, bu olmamalı. Helak eder insanı. Çünkü cimrilik yapar zekâtını vermez, cimrilik yapar sadakasını vermez, cimrilik yapar çalar çırpar, rüşvet alır, tamahkârlık eder, gayrimeşru işler yapar, haksız kazançlarla kesesini doldurmaya çalışır. Doldurur kesesini ama âhiretini mahveder. Onun için müslüman cimrilik duygusundan uzak olacak, gani gönüllü, cömert, engin ve zengin gönüllü bir kimse olacak. Bir bu.

İkincisi; veheven mütteba’ kendisine tâbi olunan hevâ-yı nefs. Bu da insanı helâk eder. Heva-yı nefs yani insanın nefs-i emmâresinin istekleri, insan nefs-i emmâresinin isteklerine uyarsa, zevke, sefaya, keyfe, haksızlıklara, günahlara dalar. Ona uymamak lazım. 

Zaten biz koca Ramazan ayında neyin eğitimini yapıyoruz sevgili dinleyiciler? 

Nefse uymamanın, nefsin hevâsını yenebilmenin eğitimini yapıyoruz. Bir ay askerlik yapar gibi; nefsimiz yemek istiyor vermiyoruz, içmek istiyoruz vermiyoruz, evlenmişiz çoluk çocuğumuz var etrafımızda evliliğin bize sağladığı haklar var, o hakları kullanmıyoruz ki insanın o duyguları en kuvvetli duygulardır onların karşısına çıkıyoruz. 

Hevâ-yı nefsin karşısına çıkmayı böyle bir ay yapan bir müslüman ondan sonra hevâsına tabi olur mu? Hevâ-yı nefsine uyar da rüzgarın önündeki yaprak misali nefsi onu nereye götürürse gider mi? Günahlara gider mi? 

Müslüman gitmez, gitmemelidir. 

Giderse ne olur? 

O da helâke götürür, helâke götürücü bir durumdur. Onun için müslüman hem cimri olmayacak hem de nefsine karşı müteyakkız olacak, içinden gelen arzuları frenleyecek tutacak, ölçecek. “Doğru mu değil mi içimden gelen istek, yapmalı mıyım yapmamalı mıyım?” diyecek. 

Çok güzel bir hadîs-i şerîf, çok güzel konuları ihtiva ediyor. Bu da hatırınızda iyice kalsın. Size siz fayda verirsiniz, içinizden gelen kötü duyguları siz frenlersiniz, kendinizi iyi yola siz sevkedersiniz. İçinizde böyle bir kuvvetli vicdan duygusu, kendi kendine hakim olma duygusu gelişmiş olmalı, o gerekiyor. 

Eğer hevâ-yı nefsinize uyarsanız onun sonu cezadır, felakettir, günahlara girip cehennemde yanmaktır.

Kötü şeylerin, insanı helâk edecek şeylerin üçüncüsü; ve i’câbu’l-mer’i bi-nefsihî “Kişinin kendisini beğenmesidir.” Kendisine hayran olmasıdır, kendini beğenmiş bir insan olmasıdır, bu da çok fena. Çünkü kendini beğenmiş, kibirli, ucuplu bir insan tahammül edilmez bir insandır. Başkaları uzaktan bakar, o kendisini beğeniyor ama başkaları yaka silkerler, onunla ahbaplığı, dostluğu hiç istemezler. Katiyen böyle olmamak lazım. Zaten insanın çok mükemmel olması çok zor bir şey.

İnsan kusurlarını bilmeli, kusurları yoksa meziyetleri çoksa bile bunu böyle düşünüp de karşısındakilere tepeden bakmamalı, çünkü Allah’ın kimi daha çok sevdiğini biz bilemeyiz, Allah bilir. Belli olmaz, belki o bizden başka bakımlardan Allah indinde daha sevgilidir. Binâenaleyh, kimseye tepeden bakmamalı hor görmemeliyiz ve kendimizi beğenmek gibi bir bönlüğe, yanlış duyguya asla saplanmamalıyız. Nefsimizin oyunlarını bilmeliyiz, kendi kusurlarımızı takip etmeliyiz, onları düzeltmeye çalışmalıyız, kendimizi devamlı geliştirmeye çalışmalıyız.

 Ne kadar güzel değil mi, insanı kurtaracak üç şeyi öğrendik. Allah’tan korkmak, gizlide âşikârede, zenginlikte fakirlikte orta yolu tutturmak, aşırılığa sapmamak, sevdiği zaman kızdığı zaman bile adaletten ayrılmamak… 

Adalet, Allah korkusu, orta yolda dengeli yürümek. 

İnsanı helâk edecek üç duygu; şiddetli cimrilik, hevâ-yı nefse uymak, bir de kişinin kendini beğenmiş mütekebbir bir insan olması, tahammül edilmez bir insan olması. Böyle bir şey varsa veya kırıntısı veya izi, emaresi varsa üzerinizde; bunlardan kurtulmak içinde çalışmanız lazım.

İnsanın müslümanken derecesini yükseltecek üç şeye gelince. Ve emme’d-derecâtü. Derecesini yükselten güzel şeylere gelince, bir; fe-ifşâus-selam. “Herkese selamı âşikâre vermek.”

Müslümanın bir başkalarının anlayamadığı hali vardır: 

Müslüman herkese selam verir. Biz yolda gidiyoruz, karşıdan bakıyoruz ki nur yüzlü bir kimse geliyor, sevimli, anlıyoruz ki o da bizim gibi mü’min bir kimse. Esselâmu aleyküm diyoruz. Hiç tanışmadığımız halde, ve aleyküm selâm diyor. Bazen musafaha ediyoruz, 

Selam ne demek? 

Kuru bir laftan ibaret değil; o kişinin hem dünyasının hem âhiretinin selamette olmasını istemek, dârusselâm olan cennete girmesini istemek. Müslümanın selamı good morning’e benzemez, günaydın’a benzemez, tschüss’e, merhabaya benzemez, good bye’a benzemez. Müslümanın selamının çok derin mânası vardır, âhirete kadar uzanan cennete kadar uzanan derin bir mânası vardır. 

Karşınızdaki bir kimseye Esselâmu aleyküm dediğimiz zaman 10 hasene kazanıyorsunuz. Esselâmu aleyküm verahmetullah dediğiniz zaman 20 hasene kazanıyorsunuz. Esselâmu aleyküm verahmetullah veberekatuh dediğiniz zaman 30 hasene kazanıyorsunuz. İkinci bir şahsa böyle selam verdiğiniz zaman o kadar daha kazanıyorsunuz, üçüncüde o kadar daha, dördüncü de o kadar daha... Demek ki ne kadar çok insanla selamlaşırsanız o gün sevabınız o kadar çok oluyor. Tabi çevreniz sizi seviyor, siz çevrenizi seviyorsunuz. Müslümanlar arasında yakınlaşma tanışma ve muhabbet oluyor. Onun için herhalde Allah buna derece veriyor, böyle yapan kimsenin mertebesi yüksek oluyor.

İkincisi; ve ıt’âmut-taâm “Yemek yedirmek, ziyafet vermek.” 

Müslüman cömerttir ve tabi bu cömertliğin çeşitleri vardır. Cebinizden, cüzdanınızdan para çıkartırsınız köşedeki fakire bir şeyler verirsiniz. Ama yemek yedirmek, evine davet etmek veya bir başka yere davet etmek, böyle bir yemek yedirmek muhabbeti artıran en güzel vesilelerden birisi oluyor. 

Onun için Peygamber Efendimiz bu yemek yedirme hususunu çok methetmiş. Hem bu arada fakirler doyuyor, ihtiyaç karşılanmış oluyor. İnsanoğlu midesine bir şeyler almak zorunda, yemeden olmuyor. Ama ikincisi muhabbet oluyor, müslümanlar arasında kardeşlik ve samimiyet gelişiyor ve yakın dostluk temelleri atılmış oluyor. O bakımdan yemek yedirmek, ziyafet vermek çok önemli. Bir kişi olabilir, iki kişi olabilir, sadece bir çorbaya olabilir hani, “Bu akşam çorbayı bizde içelim, buyurun.” diyoruz. Çorba arkasından ne çeşit yemekler geliyor ama çorba bile olsa, basit tuz ve ekmek bile olsa, tuz ve ekmeğin dahi bir hakkı vardır.

Bir keresinde bir fakirceğiz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’i çağırmış sirke ikram etmiş. Sirke ekşi bir madde, biz ancak salataya koyuyoruz. O da ekmeği banıp “Sirke ne güzel katıktır.” diye yemiş. Ona dahi güleç yüzle, iltifatla muamelede bulunmuş. Bu bile olsa olur. Az veya çok önemli değil, mühim olan insanın birisini çağırıp ona ziyafet vermesi, yemek yedirmesi, aradaki muhabbetin kuvvetlenmesi. 

Üçüncüsü; ve’ssalâtu bil-leyli ve’nnasu niyam “İnsanın derecesini arttıran faaliyetlerden üçüncüsü, herkes uykudayken, geceleyin insanın kalkıp teheccüd namazı kılması.” 

Mü’minin derecesini arttıran üç güzel faaliyet nedir? 

Selam vermek, selamı herkese yaymak herkese ifşa ederek, âşikâre selâmun aleyküm diyerek selamlamak. İkincisi ziyafet vermek, yemek yedirmek. Üçüncüsü de geceleyin kalkıp Mevlâsıyla baş başa münacaat ederek, dua ederek gece namazı kılmak. Üçüncüsünü de üç üçüncü üçlüğü de böylece söyledikten sonra nihayet hadîs-i şerîfin dördüncü bölümüne geliyoruz.

Ve emme’l-keffarâtü. İnsanın işlemiş olduğu küçüklü büyüklü hatalar birikiminin kefaretine yani silinmesine, günahların silinmesine, insanın günahlardan arınmasına, pâklanmasına sebep olan üç şeyi sayacak bu grupta.

Birincisi; fe-isbâu’l-vudûi fi’s-seberat “Soğuk günlerde abdestini güzelce almak.” 

Kışın çok soğuk olduğu zaman, -hele biz uzun seneler Ankara’da kalmıştık ne kadar zor o soğuk suyla abdest almak, insanın derisi jiletle parça parça çizilip kesiliyor gibi oluyor ama- abdest almak lazım. Namaz kılmanın ilk adımı abdest almak; kalkıyorsunuz soğuk suyla abdest alıyorsunuz. Sabah namazına gideceksiniz, gece namazı kılacaksınız veya yatsı namazına, gelmişsiniz evde kılacaksınız... Bu, soğuk gecelerde, ayazlarda o soğuğa bakmadan kalkıp abdest almak insanın günahlarını döker. 

Başka hadîs-i şerîflerden biliyoruz, abdestin suları insanların âzâlarından damlarken o âzâlarla işlenen günahlar da gidiyor. Yüzünüze suyu vuruyorsunuz, yüzünüzü yıkıyorsunuz, çenenizden sular damlarken gözünüzle, yüzünüzle işlediğiniz günahlar temizleniyor. Elinizi yıkadığınız zaman elinizden akan sularla, elinizle işlediğiniz günahlar gidiyor, ayağınızı yıkadığınız zaman ayağınızla işlenen günahlar gidiyor. 

Abdestin hem maddî faydası temizliği var hem de insanı günahlardan temizleyen mânevî faydası var. Burada da insana kefaret olan şeylerin birincisi olarak abdest almak zikredilmiş ama abdestin en zor durumu zikredilmiş; soğukta abdest almak. Herkes yapamıyor. Soğuk olduğunu düşünerek insan “Hadi ben şimdi abdest almayayım, yatıvereyim, sıcakta duruvereyim.” der. O duygusunu yenip de abdest aldığı zaman işte o kefaret.

İkincisi; ve naklu’l-akdâmi ile’l-cemaati. “Ayaklarını cemaatlere doğru nakletmek kullanmak.” Yürüyüp gitmek. Cemaatle kılınan namaz, camiye gitmek. Bir müslüman evinden kalkacak. Evinde namaz kılabilir… Bazıları da diyorlar ki; 

“Hocam, ben evde namaz kılıyorum.” 

Güzel, Allah kabul etsin.

“Evde namaz kılıyorum, çocuklara da imamlık yapıyorum.” 

Ne kadar çırpınsan, ağzınla kuş tutsan -diyelim şaka olsun diye-, evinde kıldığın namazla camiye gittiğin zamanki namaz arasındaki sevabın arasında muazzam fark vardır. Çünkü camiye attığın her adımda bir günahın affoluyor, bir derece yükseliyorsun, bir derece kazanıyorsun. 

Camiye gitmenin büyük faydaları var. Sosyal faydaları var, her namaz vaktinde semtin müslümanları camilerde toplanmış oluyorlar. Günde beş vakit birbirleriyle irtibatlı olan bir toplumdur gerçek İslâm toplumu. Camiler toplantı yerleridir. Ne kadar önemli. Onun için bu ayakların o cemaatlere lutfedip gitmesi lazım, insanın tembellik etmemesi lazım. Evimde kılıveririm, evde kılınsa da olur dememek lazım. 

O halde,  Allahu Teâlâ hazretlerinin yolunda yürümeye gayret edelim. Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize tevfikini refîk eylesin. Hakkı hak olarak görüp ona uymayı nasip eylesin. Duyduklarımızdan ibret alıp, anlayıp, dinleyip; onları uygulamayı nasip eylesin. Nasihatten murat nasihati tutmaktır. Hadislerin ayetlerin inmesinden, peygamber gönderilmesinden murat da insanların tebliğ edilen hakikatleri öğrenip onları uygulamasıdır. İslam, insana dünya ve ahiret saadetini uyguladığı takdir de sağlaycak. O bakımdan, Allahu Teâlâ hazretlerinin, dinimizin, şeriatimizin ahkâmını en güzel tarzda; evimizde, iş ve toplum hayatımızda uygulayalım da; Allahu Teâlâ hazretleri bizi hem dünyada bahtiyâr eylesin; güçlü kuvvetli, mutlu eylesin. Hem de ahirette sevdiği kullar olarak Cennetiyle Cemâliyle müşerref eylesin. 

Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. 

Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan (Rh. A.) - Cuma Sohbetleri / 10.06.1994 

 

­

 

 

 

 

© İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

Canlı Yayın
Anadolu İrfanı
AKRA CANLI
 / 
AKRA CANLI
Anadolu İrfanı
 / 
Canlı Yayın
Playlist
Bu özelliği kullanabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir
  
Fikrini Paylaş
TAAHHÜTNAME

Hazırlamış olduğum ve sitenize gönderdiğim/ teslim ettiğim, tamamen orjinal ve bana ait olan, projemin/görüntü veya kaydımın, AKRA MEDİA tarafından kendisine ait kablolu/karasal/uydu, şifreli/şifresiz, free/paralı TV, video, DVD, VCD,VHS ,radyo, kaset, sinema ve sair mevcut yada ortaya çıkacak her türlü İşaret, ses ve /veya görüntü nakline yarayan araçlarla umuma iletim hakkı ve tüm internet siteleri ve sosyal medya platformlarında yayınlamasına, çoğaltma hakkı, yayma hakkı, işleme hakkı ve temsil hakkının kullanılmasına süresiz olarak müsaade ediyorum.

Projemin/görüntü veya kaydımın, bant, CD, VCD, DVD, GSM, MP3 Player, dijital kayıt vb. tüm yollarla kayıt, çoğaltma ve dağıtım haklarını, bilişim veya iletişim ortamında görüntülenmesini, iletilmesini, okunmasını, izlenmesini, dinlenmesini vb. interaktif veya normal CD, VCD, DVD, GSM, MP3 Player vb. şekilde basılarak veya ses kayıtlarının metin haline getirilip kitap olarak piyasaya sunulmasını sağlayacak her türlü materyal üzerine kaydı ile çoğaltılması, kullanılması, işlenmesi, yeniden ve genişletilmiş şekilde sesli, yazılı ya da görüntülü yayın haklarını, bu suretle de çoğaltılarak kullanılması, dağıtılması, pazarlanması vb. fikri, mali ve manevi haklarımın tamamını, programda gerekli görülen değişiklikleri yapma haklarımı bila bedel olacak şekilde, AKRA.MEDİA sitesine ve bu site'nin yetkilisi ve sahiplerine devir ve temlik ettiğimi, beyan, kabul ve taahhüt ederim.

Şehir Seçin