Bir toplumun insana verdiği değer, o toplumun medeniyet anlayışının en önemli göstergelerinden biridir. İnsanları fiziksel özellikleri, görünüşleri veya sahip oldukları imkânlarla değerlendirmek yerine onların onurunu, kabiliyetlerini ve liyakatini esas almak, güçlü bir insan tasavvurunun göstergesidir. İslam’ın insan anlayışında da bu yaklaşım önemli bir yere sahiptir.
Allah Rasûlü (SAS), insanın değerini bedeni üzerinden belirleyen anlayışı reddetmiş, insanın asıl değerinin kalbinde ve amellerinde olduğunu bildirmiştir:
“Allah sizin ne biçimlerinize ne de bedenlerinize bakar; fakat O, sizin yüreklerinize bakar.” Müslim
Bu anlayış, engelli bireylere yönelik tutumun da temelini oluşturmuştur. Hz. Peygamber (SAS), onları toplumun dışında veya yalnızca yardıma muhtaç kişiler olarak görmemiş; aksine sahip oldukları bilgi, beceri ve liyakat doğrultusunda sorumluluklar üstlenmelerine imkân tanımıştır.
Ümmü Mektum: Engelin Değil, Liyakatın Görülmesi
Bu yaklaşımın en dikkat çekici örneklerinden biri Abdullah b. Ümmü Mektum’dur (RA).
Âmâ olan Ümmü Mektum’un Hz. Peygamber (SAS)’in yanına gelmesi üzerine yaşanan olayın ardından Abese sûresinin ilk ayetleri nazil olmuş ve insanları dış görünüşleri ya da toplumsal konumları üzerinden değerlendirmemek gerektiği ortaya konmuştur. Hz. Peygamber (SAS) bu ilahî uyarıyı hayatına yansıtmış, Ümmü Mektum’u önemli görevlerle sorumlu tutmuştur.
Onu Medine’de Kur’an öğretmekle görevlendirmiş, Bilâl-i Habeşî ile birlikte müezzinlik yaptırmış ve kendisi Medine dışına çıktığında defalarca şehre vekil bırakmıştır. Böylece görme engeli, onun topluma katkı sunmasının önünde bir engel olarak görülmemiştir.
Bu örnek, İslam’ın engelli bireylere yaklaşımındaki temel ölçüyü açıkça ortaya koymaktadır: Kişinin neyi yapamadığından önce, neleri yapabileceğine bakmak.
Engellilik Yardıma Muhtaç Olmakla Eş Değildir
Hz. Peygamber’in (SAS) engelli sahabelerle ilişkisi yalnızca Ümmü Mektum’la sınırlı değildir.
Görme güçlüğü yaşayan Itban b. Malik (RA), evine ulaşmakta yaşadığı zorlukları Hz. Peygamber (SAS)’e anlattığında Allah Rasûlü onun davetini kabul etmiş ve evine giderek orada namaz kılmıştır. (Buhârî)
Ayağında aksaklık bulunan Muaz b. Cebel’i (RA) ise Yemen’e vali olarak göndermiştir. (Buhârî)
Bu örnekler, engelli bireylerin sadece korunması gereken insanlar olarak değerlendirilmediğini gösterir. Hz. Peygamber (SAS), onların toplum içerisinde sorumluluk almalarını ve yeteneklerini kullanmalarını teşvik etmiştir.
Amr b. Cemûh (RA) da bunun başka bir örneğidir. Ayağındaki aksaklığa rağmen Uhud Savaşı’na katılmak istemiş ve bu isteği kabul edilmiştir. Savaşta şehit olduğunda Hz. Peygamber onun hakkında cennette yürüdüğünü gördüğünü ifade etmiştir. (İbn Hanbel)
Dolayısıyla Hz. Peygamber (SAS)’in uygulamalarında engellilik, kişinin toplumdaki değerini veya liyakatini belirleyen bir ölçü değildir.
Yardımlaşma da Bir İbadettir
İslam’ın bu yaklaşımının diğer boyutu ise engelli bireylere karşı toplumsal sorumluluktur.
Hz. Peygamber (SAS), sadakayı yalnızca maddi yardım olarak değerlendirmemiştir. Bir âmâya yol göstermek, güçsüz birinin işini kolaylaştırmak veya konuşmakta zorlanan birinin kendisini ifade etmesine yardımcı olmak da sadaka olarak kabul edilmiştir. (İbn Hanbel)
Böylece engelli bireylere yardım etmek, acıma duygusunun ötesine taşınarak kulluğun ve toplumsal sorumluluğun bir parçası hâline getirilmiştir.
Ancak burada önemli bir ayrım vardır: İslam, engelli kişiyi yalnızca yardım alan bir birey olarak görmez.
Yardım etmek toplumun sorumluluğudur; fakat aynı toplum, engelli bireyin sahip olduğu kabiliyetleri kullanmasına, üretmesine ve karar süreçlerinde yer almasına da imkân sağlamalıdır.
İnsan Onuru Her Şeyden Önce Gelir
Hz. Peygamber’in (SAS) engellilere yönelik hassasiyeti, kullandığı dile kadar uzanır. İnsanların fiziksel özelliklerini küçümseyen veya onları inciten ifadelerden kaçınılmasını istemiştir.
Nitekim Hz. Âişe’nin (RA) Hz. Safiye’nin fiziksel özelliğiyle ilgili söylediği bir söz üzerine Allah Rasûlü’nün, sözün ağırlığını vurgulayan şekilde onu uyarması, insan onurunun korunmasına verdiği önemi gösterir. (Tirmizî)
Bu bakımdan engellilere yönelik ayrımcılık yalnızca fiziksel veya sosyal bir mesele değildir; aynı zamanda bir ahlak meselesidir. İnsanları bedenleri üzerinden sınıflandırmak, küçümsemek veya onları toplumun dışında tutmak, İslam’ın insan anlayışıyla bağdaşmaz.
Asıl Engel Nerede?
Hz. Peygamber (SAS)’in engelli sahabelere yaklaşımı, aslında hepimize insanı nasıl görmemiz gerektiğini öğretmektedir.
Ümmü Mektum’un görme engeli onun Kur’an öğretmesine, müezzinlik yapmasına ve Medine’ye vekâlet etmesine engel olmamıştır. Muaz b. Cebel’in fiziksel farklılığı onun Yemen’e yönetici olarak gönderilmesine mani olmamıştır. Itban b. Malik’in görme güçlüğü onun Allah Rasûlü tarafından ziyaret edilmesine engel olmamıştır.
Bütün bu örneklerde ortak nokta şudur: Hz. Peygamber (SAS), insanı engeliyle değil, şahsiyeti ve liyakatiyle değerlendirmiştir.
Bu nedenle engellilik meselesine yalnızca “yardım edilmesi gereken insanlar” perspektifinden bakmak yeterli değildir. Asıl mesele, toplumun her ferdinin onurunu koruyarak hayatın içinde yer almasını sağlayabilmektir.
Kur’an’ın ve Hz. Peygamber (SAS)’in ortaya koyduğu ölçü, insanın dış görünüşünden ziyade kalbine, ahlakına ve ameline değer vermektir. Bu anlayış, fiziksel olarak sağlam görünen fakat hakikat karşısında körleşmiş, sağırlaşmış ve dilsizleşmiş insanları da düşünmeye sevk eder.
Çünkü gerçek görme, hakikati fark edebilmektir. Gerçek işitme, doğru söze kulak verebilmektir. Gerçek konuşma ise hakkı ve hakikati dile getirebilmektir.
Hz. Peygamber’in (SAS) engellilere yaklaşımı bu yönüyle yalnızca belirli bir gruba yönelik merhamet örneği değildir. O, insanın onurunu merkeze alan evrensel bir ahlak anlayışının göstergesidir.