İmkânlarımız çoğaldı, fakat huzurumuz artmadı. İslam, insanın aradığı sükûneti eşyanın çoğalmasında değil, kalbin Rabb’iyle kurduğu ilişkide bulabileceğini hatırlatıyor. Çünkü huzur, hayatın bütün sıkıntılardan arınması değil; değişen hayat karşısında insanın dayanacağı sağlam bir merkeze sahip olmasıdır.
Modern insanın imkânları arttıkça huzursuzluğu da büyüyor. Daha hızlı yaşıyor, daha çok tüketiyor, daha fazla seçeneğe sahip oluyoruz. Ancak bütün bunlar, kalbin aradığı sükûneti bulması için yeterli olmuyor. İslam ise insana huzuru dışarıda aramak yerine önce kendi iç dünyasında ve Rabb’iyle kurduğu ilişkide aramasını öğütlüyor.
Çok Şeyin İçinde Kendini Kaybetmek
Bugünün insanı, geçmişte hiç olmadığı kadar çok imkâna sahip. Dünyanın bir ucundaki habere birkaç saniyede ulaşabiliyor, istediği ürünü bir tıkla satın alabiliyor, insanlarla sürekli iletişim hâlinde kalabiliyor. Buna rağmen modern insanın en büyük şikâyetlerinden biri huzursuzluk.
Çünkü insanın ihtiyaçları ile arzuları giderek birbirine karışıyor. Daha fazlasına sahip olmanın daha mutlu olacağımız düşüncesini beslemesi, insanı sürekli yeni arayışlara yöneltiyor. Oysa her yeni sahip oluş, beraberinde yeni bir beklenti getiriyor. Böylece insan, sahip olduklarının kıymetini fark etmek yerine sahip olamadıklarının peşinden koşmaya başlayabiliyor.
Kur’an-ı Kerim’in, “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 28) buyruğu, tam da bu noktada insanın yönünü yeniden tayin ediyor. Huzurun kaynağı eşyanın çoğalması değil, kalbin anlamla ve Rabb’iyle buluşmasıdır.
Her Şeyi Kontrol Etme Çabası
Modern insanın huzursuzluğunu artıran bir başka unsur da hayatın her alanını kontrol etme isteğidir. Geleceği planlamak, bütün ihtimalleri hesaplamak ve belirsizlikleri ortadan kaldırmak istiyoruz. Oysa hayat, insanın bütün hesaplarına sığmıyor. Ne kadar tedbir alırsak alalım, sonucu tamamen bizim kontrolümüzde olmayan durumlarla karşılaşıyoruz.
Tevekkül, insanın tam da bu noktada yükünü hafifletiyor. Tedbiri elden bırakmadan sonucu Allah’a bırakabilmek, insanın her şeyi kendi omuzlarında taşıma zorunluluğunu ortadan kaldırıyor. Çünkü tevekkül, sorumluluktan kaçmak değil; insanın üzerine düşeni yaptıktan sonra gücünün sınırlarını kabul ederek sonucu Allah’a bırakmasıdır.
Huzur, Her Şeyin Yolunda Gitmesi Değildir
İslam’ın sunduğu huzur anlayışı, hayatın bütün sıkıntılardan arınması anlamına gelmez. Mümin de kaybeder, üzülür, bekler, hastalanır ve çeşitli imtihanlardan geçer. Fakat bütün bunların içinde kendisini sahipsiz hissetmez.
Tevekkül bu noktada önemli bir dayanak hâline gelir. İnsan elinden geleni yaptıktan sonra sonucu Allah’a bırakabildiğinde, hayatın kontrol edemediği tarafları karşısında kendisini tüketen kaygının yükü de hafifler.
Bu anlayış, insanı tedbiri terk etmeye değil, tedbir ile teslimiyet arasında dengeli bir tutum geliştirmeye yöneltir.
Kalbin Yükünü Hafifletmek
Huzurlu bir hayat için yalnızca dış dünyayı değiştirmek yetmez. Bazen insanın asıl ihtiyacı, taşıdığı yükleri azaltmaktır. Kanaat, şükür ve sabır bu bakımdan yalnızca ahlâkî erdemler değil, insanın iç dünyasını ayakta tutan değerlerdir.
Kanaat, daha azına razı olmak değil, sahip olduklarının kıymetini bilmektir. Şükür, yalnızca hayatın eksiklerine değil, sahip olunan nimetlere de bakabilmektir. Sabır ise zorluklar karşısında dağılmadan yoluna devam edebilmektir.
Huzur, yalnızca büyük kararlarla değil, gündelik hayatın küçük alışkanlıklarıyla da inşa edilir. Güne şükürle başlamak, bir an için sessiz kalabilmek, yapılan işin hakkını vermek, insanlarla ilişkilerde ölçüyü korumak ve günün sonunda kendini hesaba çekmek, kalbin dağınıklığını toparlayan adımlar olabilir.
İnsan, sürekli dışarıdan gelecek bir mutluluğu beklemek yerine kendi iç dünyasını imar etmeye başladığında huzurun ne olduğunu daha iyi fark eder.
Sekîneti Yeniden Hatırlamak
Belki de modern insanın en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri sekînettir: Hayatın bütün gürültüsüne rağmen kalbin sükûnetini koruyabilmek.
Bunun yolu, daha çok şeye sahip olmaktan önce sahip olduklarımızın farkına varmaktan geçiyor. Bir dua için durmak, şükretmek, sessizce düşünmek, Kur’an-ı Kerim’le yeniden buluşmak ve Allah’a güvenmek, insanın iç dünyasında sükûnetin yeniden yeşermesine vesile olabilir.
Huzur, hayatın hiç değişmemesi değil; insanın değişen hayat karşısında dayanacağı sağlam bir merkeze sahip olmasıdır. İslam’ın insana sunduğu sükûnet de tam olarak burada başlar: Kalbin, kendisini yaratan Rabb’ine yeniden yönelmesinde.