es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû!
Bakara sûresinin 155. âyet-i kerîmesine geldik. 156. ve 157. âyet-i kerîmeler de bu konu ile ilgili. Bugünkü sohbetimi bu âyet-i kerîmeler üzerinde sürdürmek istiyorum. Daha önce şehitler hakkında, geçen hafta, “Allah yolunda canlarını vermiş o kimselere ‘ölmüşlerdir, ölülerdir’ demeyin, onlar diridirler, fakat siz anlayamıyorsunuz.” mânasındaki âyet-i kerîmelerden sonra, Cenâb ı Hak Teâlâ hazretleri 155. âyet-i kerîmede buyuruyor ki;
Bismillâhirrahmânirrahîm.
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ
Ve le-neblüvenneküm bi-şey’in mine’l-havfi ve’l-cûi ve naksin mine’l-emvâli ve’l-enfüsi ve’s-semerât ve beşşiri’s-sâbirîn.
الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ قَالُوا إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ
Ellezîne izâ esâbethüm musîbetün kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.
أُولَئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ
Ülâike aleyhim salavâtün min rabbihim ve rahmetün ve ülâike hümü’l-muhtedûn.
Sadaka’llâhu’l-azîm.
Cenâb-ı Hak Teâlâ buyuruyor ki;
Ve le-neblüvenneküm bi-şey’in mine’l-havfi ve’l-cûi ve naksin mine’l-emvâli ve’l-enfüsi ve’s-semerât.
“Biz sizi muhakkak imtihan ederiz.”
نَبْلُوَ Neblüve, “imtihan etmek, sınamak, denemek” mânasına. Sonunda nûn-u te’kid-i sakîle gelmiş. Neblüvenneküm. Bir fiilin sonuna nûn-u te’kid-i sakîle gelince onun muhakkak yapılacağını, o fiilin muhakkak ve muhakkak olacağını bildiriyor. Başındaki لَ le de fiilin kendisinde değil, le-neblüvennekü, başına gelmiş; mukadder olan bir yeminin cevabı olduğundan dolayıdır. “Yemin olsun ki, muhakkak ki sizi imtihan edeceğiz, ederiz, ediyoruz.” Bu muzâri siygası Türkçe’deki geniş zamana da tekabül eder, şimdiki zamana da tekabül eder, istikbale de [gelecek zamana da] tekabül eder. Arapça’da Türkçe’deki gibi zamanların incelikleri, teferruatı için ayrıca siygalar yoktur. Yani, aynı kelime “Sizi imtihan ediyoruz. / Sizi her zaman imtihan ederiz. / Sizi ileride imtihan da edeceğiz.” mânasına da gelebilir.
Cenâb-ı Hakk’ın âdetullâhıdır; dünya hayatı insanlar için imtihan olduğundan, tabii imtihanda da sınamak olacak, denemek olacak. Elbette, muhakak ve muhakkak, insanlar ihlâslarının, imanlarının durumu belli olsun, açığa çıksın diye çeşitli olaylar ile karşı karşıya getirilerek, çeşitli musibetlere, belalara, fitnelere, durumlara mâruz bırakılarak denenecekler.
بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ Bi-şey’in mine’l-havfi. “Korkudan bir şey ile...”
“Tamamen korku ile değil; korkudan, açlıktan, malların, canların zayiatından, eksilmesinden, meyvelerin eksilmesinden bir şeyle, birtakım olaylarla sizi muhakkak ve mutlaka imtihan ederiz. Bizim âdet-i ilâhiyyemiz böyledir, şânımız böyledir. [İmtihan] ediyoruz. Hâlen de -tabii insanlar daima imtihanda olduğundan- bu anda da muhakkak bu durumlara mâruz nice insan vardır. İmtihan edeceğiz, ileride de bu böyle olacak.”
Çünkü salihlerle salih olmayanların anlaşılması lazım.
İleride gelecek, Muhammed sûresinde:
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ حَتَّى نَعْلَمَ الْمُجَاهِدِينَ مِنْكُمْ وَالصَّابِرِينَ وَنَبْلُوَ أَخْبَارَكُمْ
Ve le-neblüvenneküm hattâ na’leme’l-mücâhidîne minküm ve’s-sâbirîne ve neblüve ahbâreküm. “Biz sizi imtihan ederiz, tâ ki sizden kimler Allah yolunda mücahitlerdir, cihat edicilerdir, sabredicilerdir bilelim, bilinsin diye; ve sizin ruh durumunuzun, iman durumunuzun haberi, halleri belli olsun diye.” buyuruluyor.
İmtihan; nelerle imtihan?
بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ Bi-şey’in mine’l-havfi. “Korkudan bir miktar bir şeyle...”
Bi-şey’in. “Az bir şeyle.” Yani tamamen değil; hayat her zaman öyle geçmiyor, zaman zaman azıcık bir şeyle...
“Korkuyla, açlıkla, meyvelerin, canların, malların zayiata uğraması, eksilmesiyle sizi muhakkak imtihan ederiz, edeceğiz. Bu böyledir.”
Bazen imtihan sevinçli bir olayla karşılaştırıp şükrünü ölçmek tarzında olur; bazen üzüntü, gam, keder, elem verici, acı çektirici bir şey ile karşılaştırıp sabrını ölçmekle olur. Bu neler olabilir, imtihan olan şeyler nasıl olabilir?
Şöyle bildiriliyor. İbn Abbas radıyallahu anhümâ buyurmuş ki;
Ya’nî havfün adüv. “Düşman çıkıp gelebilir.” İşte Kureyşliler kaç sefer hücum ettiler, bazı müslümanları şehit ettiler. Etrafta İslâm’a düşman olanlar daima mevcut oluyor. Zamanımızda da öyledir. Düşman korkusu olabilir bu. Veyahut; Ve’l-havf tevakkuhû mekrûhun yahsulü minhu elemin fi’l-kalb. “Başıma ileride hoşlanılmayan bir şey gelir.” diye insanın endişesi [olabilir.] Çünkü herkes bir yarın endişesi taşır. “Acaba yarın ne olacak?.. Acaba şöyle yapsam şöyle olur mu, başıma şöyle bir hal gelir mi?” diye... Cenâb-ı Hak insanları dümdüz, [hep] böyle selâmette, huzurlu, müreffeh yaşatmaz; bazen böyle korkulu şeylerle imtihan eder.
Başka neyle imtihan eder?
وَالْجُوعِ Ve’l-cûi. Cû’, “açlık” demek. Açlık nasıl olur?
Kıtlık olur, rızkı, kazancı, o günkü nevâlesi olmaz, aç kalır, öyle imtihan olur.
وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ Ve naksin mine’l-emvâl. “Mallardan bazılarının zâyi olması, eksilmesi.” Bu nasıl olur?
Helâk olur, Karadeniz’de gemisi batar, tarlada harmanı yanar, dolu yağıp mahsulü zarara uğratır...
وَالْأَنْفُسِ Ve’l-enfüsi. “Canlardan eksiklik” nasıl olur?
İnsanın yakını ölür veyahut katlolunur, şehit olur. “Eyvah! Falanca kabileden, filanca şehirden şu kadar insan şehit oldu!” “Çanakkale harbinde şu kadar insan şehit oldu, İstiklâl harbinde bu kadar şehit oldu, Balkan harbinde şu kadar...” diye tarih kitaplarında okuyoruz. Tarih boyunca da -sadece bizim şu söylediğimiz zamanlara ait değil- işte geçtiğimiz yıllarda Bosna’daki durum, işte daha önce başka yerlerde olan savaşlar... Candan eksiklik de böyle olur.
وَالثَّمَرَاتِ Ve’s-semerât. Meyvelerde de, bazen ağaçlar mahsul vermez. Zeytin ağacı mesela, bakıyorsunuz bir sene bol mahsul oluyor, bir sene bakıyorsunuz hiç mahsul olmuyor. Ama ben bizim zeytin toplayışımıza çok hayret ediyorum. Zeytin ağacına sopalarla vura vura zeytinleri düşürüyorlar. İnce küçük filiz dalların hepsi yerle düşüyor. Ağaç kendisini bir senede toparlayamıyor, bir sene mahsul vermiyor, ikinci senede oluyor. Ama hurmada vesairede de olurmuş, Peygamber Efendimiz’in zamanında da görülmeyen bir şey değil. Müfessirler bildiyor ki; bazen bir hurma ağacında bir tane hurma olurmuş. Halbuki hurma kocaman bir salkımdır, kilolarla tutar. Tam verdiği zaman çok bol olur; ama bazen böyle eksiklik oluyor.
Bunların hepsi imtihandır. Buğday ekersin, tarladan doğru düzgün bir mahsul alınmaz. Mısır ekersin, koçan vermez. Elma vesaire dökülür. Ters, soğuk veya kavurucu bir rüzgâr eser, kirazlar olmaz, çiçekken tahrip olur; ağaçlarda meyve olmaz, o sene olmayıverir. Bunların hepsi imtihan tabii... Çiftçinin, işçinin, her insanın çeşit çeşit imtihanı...
İmam Şâfiî’den rivayet edilmiş bir yorum var, misallendirme olsun diye, rahmetullâhi aleyh’in sözünü de böylece kaydetmiş olalım. Allahu Teâlâ hazretleri bizleri korkudan, açlıktan bir şeylerle imtihan ediyor, “Neler olabilir?” diye onun zikrettiği şeyler:
Korkuyla imtihan ediyor, korkulu bir şeyle karşılaştırarak imtihan ediyor; bu nedir?
Havfullâhi teâlâ. “Bakalım kulum Allah’tan korkan, günahlardan sakınan bir kul mu?” Böyle bir imtihan...
وَالْجُوعِ Ve’l-cûi. Açlıkla imtihan; o ne demek?
Sıyâmu şehru ramadân. Ramazan ayında aç duruyor, bu da bir imtihan.
وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ Ve naksin mine’l-emvâl. Mallardan bazı eksiltmeler, zayiat; o nedir?
Sadaka veriliyor, zekât veriliyor, kasadaki, kesedeki, anbardaki varlıktan veriliyor, [mal] azalıyor. Zekâta delâlet ediyor.
وَالْأَنْفُسِ Ve’l-enfüsi. Canlardan zayiat; insanlar hasta oluyor, vefat ediyor.
وَالثَّمَرَاتِ Ve’s-semerât. Mahsulâttan zayiat. Bu da; mevtu’l-evlâd. “Evlatların ölümü.” demiş.
Tabii bu kelimeler bu anlamları da kapsadığı için bunlar da misallendirme oluyor. Bu söylenenler de imtihandır. Yani İslâm’ın emirleri, Allah’tan korkmak, mehâfetullah, oruç, zekât, sadaka, çoluk çocuğunun vefat etmesi... Çünkü Arapça’da bir söz vardır: el-Veledü semeretü’l-kalb. “Çocuk kişinin gönlünün, kalbinin meyvesidir; canıdır, canından bir parçadır.” Böyle isimlendirilmiş, hadîs-i şerîfte böyle geçiyor. Buradaki semerât da, işte insanın gönlünün meyvesi olan evlatlar... Onların eksikliği de evlatların ölmesi...
Eskiden tabii bir hayli evlat ölümü olurdu. Çünkü doğum mühim bir olay, çocuğun büyütülmesi de çok zor bir iş. O zor şartlar altında insanların kaç tane çocuğu vefat ederdi...
Bu hususta, evlâdın gönlün meyvesi olmasına misal olarak bir hadîs-i şerîf zikredelim. Ebû Mûsâ el-Eş’arî radıyallahu anh’ten. Peygamber Efendimiz bu nakledilen hadîs-i şerîfte buyuruyor ki;
إِذَا مَاتَ وَلَدُ الْعَبْدِ İzâ mâte veledü’l-abdi. “Kulun çocuğu vefat edince...” قَالَ اللَّهُ تَعَالَىلِمَلَائِكَتِهِ Kâle’llâhu Teâlâ. “Allahu Teâlâ hazretleri buyurur ki...” Li-melâiketihî. “Meleklerine...”
أَ قَبَضْتُمْ وَلَدَ عَبْدِي E kabadtüm velede abdî? “Ey meleklerim! Siz benim kulumun yavrusunu mu, ruhunu kabzettiniz, aldınız?”
فَيَقُولُونَ نَعَمْ Fe-yekûlûn: Neam. “Evet yâ Rabbi!”
قَالَ أَ قَبَضْتُمْ ثَمَرَةَ فُؤَادِهِ Kâle: E kabadtüm semerete fuâdihî? “Kalbinin, gönlünün semeresini mi kopardınız?”
فَيَقُولُونَ نَعَمْ Fe-yekûlûn: Neam. “Evet yâ Rabbi!”
Tabii, melekler bunu kendi bildiklerine yapıyor değil. Ölüm ve hayat mukadderâtın cilvesi, Cenâb-ı Hakk’ın emri. Cenâb-ı Hakk’ın emrini tutuyorlar. Ama Cenâb-ı Hak soruyor:
“Böyle mi yaptınız?”
“Evet yâ Rabbi! Emrin üzere öyle yaptık.”
“Kulumun meyvesini mi kopardınız?”
“Evet yâ Rabbi! Emrin üzere öyle yaptık.”
[قَالَ فَمَاذَا قَالَ Kâle: Femâzâ kâle?]
“Siz böyle yapınca kul ne dedi?”
Çocuğu vefat edince bakalım babası ne diyor?
قَاَلُوا حَمِدَكَ وَاسْتَرْجَعَ Kâlû: Hamideke ve’stercea. “Sana yine hamd ü senâ etti.”
“Hamd Allah’ındır, hüküm Allah’ındır.” diye, Cenâb-ı Hakk’ın azametini, şânını ifade eden sözler sarf etti. Yani ileri geri kötü şeyler söylemedi.
Ve’stercea. “Ve istircâ eyledi.”
Bunun ne olduğunu biraz sonra âyet-i kerîmede göreceğiz.
“‘Biz Allah’ın kullarıyız, hüküm O’nundur, neylerse O’nun hükmüdür. Biz O’nun mülkü olduğumuza göre elbette böyle olacak. Nasıl olsa biz O’na döneceğiz. Âhiret var. Zaten bir zaman gelecek, her yaşayan ölecek, herkes ölecek. Âhirette de O’nun huzuruna varacağız, O’na kavuşacağız. İyi insanlar mükâfatı alacak.’ mânasına gelen bir söz söyledi, hamd ü senâ etti.”
Yani sabırlı davranmış, edebini muhafaza etmiş. Öyle dediğini melekler Cenâb-ı Hakk’a bildirince, Cenâb-ı Hak zaten biliyor ama, böyle mükâmele, sorma ve cevapların böyle söylenmesi sûretiyle dinleyenlerin hatırında olay daha iyi kalacağından Efendimiz Allahu Teâlâ’nın böyle buyurduğunu ve meleklerin böyle cevap verdiğini naklediyor. Bu, konunun iyice anlaşılması için...
قَالَ : ابْنُوا لَهُ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ Kâle: Übnû lehû beyten fi’l-cenneti. “Ey meleklerim! Böyle sabredip de benim hükmüme rıza gösteren bu kulum için cennette bir beyt, bir köşk, bir ev inşâ edin!” وَسَمُّوهُ بَيْتَ الْحَمْدِ Ve semmûhü beyte’l-hamd. “‘Hamd dolayısıyla kazanılmış ev, hamd evi, hamd sarayı’ ismini verin!” diye, Peygamber Efendimiz Allah’ın öyle diyen kulunu sevip mükâfatlandırdığını hadîs-i şerîfte bildiriyor.
İnsanlar böyle korkuyla, açlıkla, meyvelerin, canların, malların zayiatıyla imtihan olunacaklar, muhakkak imtihan olacaklar. Sonuçta ne olacak?
Sonuçta tabii Cenâb-ı Hak sabredenlere çok büyük ecirler verecek.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
إِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ أَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ
İnnemâ yüveffe’s-sâbirûne ecrehüm bi-ğayri hisâb. “Ancak sabredenlere mükâfat hadsiz hesapsız veriliyor.”
Ötekilere bir hesap dairesinde bir rakamla, 70 misli, 700 misli; ama sabredenlere bigayri hisâb veriliyor. Tabii sabretmeyip de imtihanı kaybedenler de edepsizliklerinin, sabırsızlıklarının, başarısızlıklarının cinsine göre muameleye uğrayacaklar. Ama sabredenler kazanacak. Onun için âyet-i kerîmede buyuruluyor ki;
وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ Ve beşşiri’s-sâbirîn.
Âdetullah böyledir. Allah’ın âdeti böyledir. Dünya hayatında olaylar böyledir. Cenâb-ı Hak mü’min kullarını ve bütün insanları çeşitli şekillerle imtihan eder. Sabredenlere çok büyük mükâfatlar olduğundan; وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ ve beşşiri’s-sâbirîn “Sabredenleri müjdele!” diye, Allahu Teâlâ hazretleri emrediyor.
Ondan sonraki 156. âyet-i kerîme bu sabredenlerin nasıl kimseler olduğunu belirtiyor:
الَّذِينَ Ellezîne. “O sabredenler öyle kimseler ki...” إِذَا أَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ İzâ esâbethüm musîbetün. “Onlara elem veren, üzen bir hâdise başlarına geldiği zaman, bir musibet kendilerine isabet ettiği zaman...”
O sabredenler ne derler?
قَالُوا إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ Kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.
İşte deminki hadîs-i şerîfte geçen söz. Ne derler?
Kâlû “dediler” demek; ama bu Arapça’nın özelliğindendir, kesin vukuu olacak şeyler mâzi siygasıyla anlatılır. Derler ki;
إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.
O sabredenler bu sözü söylerler. Bu ne demek?
إِنَّا İnnâ. “Hiç şüphe yok ki bizler, biz Allah’ın kulları...” لِلَّهِ Lillâh. “Allah’ınız, [Allah’a aidiz], Allah’ın kullarıyız; Allah’ın mülküyüz, malıyız, Allah’ın yaratığıyız.”
“Bizi Allah yarattı. Bize hayatı Allah verdi. Bize görme, işitme, konuşma, akıl, fikir, güç, kuvvet, el, ayak, bütün nimetleri Cenâb-ı Hak verdi. Hayatı sürdürmemiz O’nun lütfuyla, takdiriyle, nimetleri sayesinde. Her şeyimiz O’nun...”
إِنَّا لِلَّهِ İnnâ lillâh. “Biz Allah’ın kullarıyız, malıyız, mülküyüz, kölesiyiz.”
İnsan kölesi olunca ne yapar?
Kölesine; “Otur! Kalk! Git su getir! Git meyveleri topla! Git şunu yıka! Git sobayı yak! Git içeriyi temizle!” gibi her şeyi söyleyebilir. Çünkü onun emrinde... Biz de Allah’ın kullarıyız, elbette innâ lillâh, “Biz Allah’ınız.”
Bu âyet-i kerîme bana Osmanlı dinî edebiyatında güzel bir şiirin bir-iki beytini hatırlatıyor. Şair diyor ki;
Vücûd cûd-u ilâhî
Hayât bahş-i kadîm
Bizim varlığımız Allah’ın cûd-u kereminin bir eseri. Hayat, şu “yaşam” dediğimiz olay da bahş-i kadîm, Cenâb-ı Hakk’ın ezelden lütfettiği bir ikrâm... Her şeyimiz O’nun. Her şeyimiz Allah tarafından bize verilmiş, biz de Allah tarafından yaratılmışız. Elbette neylerse eyler.
لَا يُسْأَلُ عَمَّا يَفْعَلُ Lâ yüs’elü ammâ yef’alü. “Yaptığından kimse kalkıp da soru sorabilecek durumda değildir.”
Yef’alu’llâhu mâ yeşâ’ ve yahkumü mâ yurîd. “Neyi dilerse onu yapar, neye hükmederse kendisi hükmeder.”
Hüküm O’nundur, mülk O’nundur.
Kullara düşen nedir?
Allah’ın hükmünü kabul etmek, takdirine rıza göstermektir.
Sabreden kullar ne diyorlar?
Allah’ın takdirine rıza gösterip; “Biz zaten Allah’ın kullarıyız! Elbette nasıl isterse, ne takdir ederse onu yapar.” [derler.]
İbrahim Hakkı-i Erzurûmî rahmetullâhi aleyh, ne güzel söylemiş:
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.
Yaptığı her şeyde güzelliğini sezebilmek büyük bir irfan derecesi... Her şeyin güzel olduğunu, mukadderâtın her cilvesinin bir başka yönden bir başka türlü güzel olduğunu ârifler anlar.
Sonra bu sabırlılar ne derler?
“Biz Allah’ın mülküyüz, kullarıyız; elbette nasıl isterse öyle yapacak.”
وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ Ve innâ ileyhi râciûn. “Hiç şübhe yok ki biz O’na rücû edicileriz, yani rücû ediciyiz.”
Ne demek?
İmam Fahreddîn-i Râzî, büyük müfessir, Tefsir-i Kebîr’in sahibi, diyor ki;
“Bu âhireti anlatıyor. Yani âhiretin var olduğunun ifadesi bu. Biz Allah’ın kullarıyız, O’na rücû edeceğiz. Âhiret hayatı var.”
“Âhiret hayatı var.” ne demek?
Çok büyük müjde! “Âhiret hayatı var.” demek, “İnsan yok olmuyor.” demek, “İnsan Cenâb-ı Hakk’a kavuşacak.” demek.
وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ Ve beşşiri’l-mü’minîn. “Ne mutlu mü’min olarak, Cenâb-ı Hakk’a böyle sevdiği kul olarak kavuşmak ne kadar güzel bir şey!”
Ve âhirette -hele hele dünya imtihanını başaranlara- cennât-u âliyât var; nice nice cennetler var. Cennette köşkler ve gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, kimsenin hayal bile edemediği, tasavvur bile etmekten çok daha yüce, çok daha fazla nimetler var. Biz O’na döneceğiz. Orada mü’min için elem yok, ebedî saadet var, saadet-i ebediyye var. Dünyadaki [sıkıntılar] imtihandır. O’na döneceğiz, orada rahat edeceğiz. Sabrettiğimiz için orada Cenâb-ı Hak mükâfatlandıracak.
Bu söz çok güzel bir söz: إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn. “Biz Allah’ın kullarıyız, Allah’ın mülküyüz, Allah’ınız; biz O’na döneceğiz.” Çok derin anlamlar taşıyan, çok güzel bir söz. Kadere rıza ve teslim olmak var. Allah’ın hükmüne itiraz etmemek, edebini muhafaza etmek var. Olayları sabırla karşılamak ve sarsılmamak var.
“Sarsılmamak” deyince, rahmetli Hacıbayram imamı Zekâi Hocamız aklıma geldi. “Zekâi lâ yetezelzel.” [derdi.] Soyadı ‘Sarsılmaz’dı; lâ yetezelzel “sarsılmaz” demek.
Mü’min, Zekâi Hocamız gibi, sarsılmaz. -Allah bütün geçmişlerinize rahmet eylesin.- [Mü’min] olayların karşısında sarsılmaz. Bilir ki Allah’tan geliyor. Bilir ki imtihandır. Bilir ki sabrederse mükâfatı vardır. Bilir ki âhirette elem keder yoktur, hepsi bu dünya hayatında... Dünya hayatında böyle olacak olduktan sonra insan bunu tabiî karşılar. Hastaneye giden bir insan doktora “İğne yapma!” der mi?
Biliyor ki hastanede iğne olacak.
“Ben ilacı içmeyeyim.” der mi?
Biliyor ki hastalığının geçmesi için acı da olsa ilacı içecek.
“Ameliyat etmeyin beni!” der mi?
Demez, çünkü hastaneye iyi olmak için razı olarak gitti.
İşte o sabredenler ki kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman; “Biz Allah’ın kullarıyız. Olabilir, bunlar dünya hayatının cilvesidir, kaderin civesidir, Rabbimiz’in takdiridir. Biz O’na döneceğiz. Âhiret var, âhirette mükâfat var; elem keder yok. Âhiret hayatı olması büyük müjde.” Böyle derler.
Bu söz çok mühim sözdür, işte buna istircâ deniliyor. Musibetin karşısında; إِنَّا لِلَّه وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ ِ İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn demek. Arapça’da buna istircâ derler, râciûn kelimesiyle ilgili olarak isimlendirilmiş. İnnâ ileyhi râciûn. Oradan istircâ, Cenâb-ı Hakk’a dönmeyi ifade ediyor. Döneceğini düşünüyor, sabrediyor; cenneti düşünüyor, sabrediyor; mükâfatı düşünüyor, sabrediyor. Cenâb-ı Hakk’ın kullarını imtihana hakkı olduğunu, [bunun] ulûhiyyetinin şânı olduğunu biliyor, olgun karşılıyor.
Bununla ilgili, çok sevaplı olduğuna dair hadîs-i şerîfler var. Onlardan bir tanesini anlatmak istiyorum.
Ümmü Seleme radıyallahu anhâ validemiz diyor ki;
أَتَانِي أَبُو سَلَمَةَ يَوْمًا Etânî Ebû Selemete yevmen. Kocası Ebû Seleme bir gün Ümmü Seleme’nin yanına gelmiş.
Ebû Seleme ne demek?
“Seleme’nin babası” demek.
Ümmü Seleme ne demek?
“Seleme’nin annesi” demek.
Bunların karı koca olduğu bu künyelerinden belli. Tabii asıl adı vardır ama böyle ebû’lu, üm’lü lakaplar asil kimselere söylenir. İsim söylenmez; “falancanın babası”, “filancanın anası” diye söylenir.
Peygamber Efendimiz’in de adı Muhammed olduğu halde “Ebu’l-Kâsım” denildiği gibi. Meselâ yahudiler geldiği zaman, “Yâ Ebe’l-Kâsım!” diye hitap ederlerdi. İsmini söylemek nezakete uymuyor, Araplar künyesiyle konuşuyor.
Ebû Seleme gelmiş. مِنْ عِنْدِ رَسُولِ اللَّهِ Min indi Resûlillah. Resûlullah’ın yanından gelmiş. Demek ki mescide gitti, namaz kıldı, Resûlullah’ın sohbetini dinledi, geldi.
فَقَالَ Fe-kâle. Demiş ki hanımına, Ümmü Seleme’ye;
لَقَدْ سَمِعْتُ مِنْ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَوْلًا سُرِرْتُ بِهِ Lekad semi’tü min Resûlillah sallallahu aleyhi ve sellem kavlen sürirtü bihî. “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bugün bir söz duydum ki ondan sevindim. Yani beni çok sevince gark eden bir söz duydum. Peygamber Efendimiz buyurdu ki;”
Peygamber Efendimiz’in hadisini hanımına anlatıyor:
لَا يُصِيبُ أَحَدًا مِنْ الْمُسْلِمِينَ مُصِيبَةٌ Lâ yusîbü ehaden mine’l-müslimîne musîbetün. “Müslümanlardan birisine bir musibet isabet eder etmez.” فَيَسْتَرْجِعُ عِنْدَ مُصِيبَتِهِ Fe-yesterciu inde musîbetihî. “O da musibetle karşılaşınca istircâ ederse, yani İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn derse...” ثُمَّ يَقُولُ Sümme yekûlü. “Musibete uğrayan kişi bir de şu duayı okursa:”
للَّهُمَّ أْجُرْنِي فِي مُصِيبَتِي وَاخْلُفْ لِي خَيْرًا مِنْهَا Allâhümme ecurnî fî musîbetî va’hlüf lî hayran minhâ “‘Allahım! Beni musibetimden dolayı mükâfatlandır. -Musibete uğrayana sabrettiği için büyük mükâfatlar var.- Ve bu musibetimin arkasından, kaybımın, sıkıntımın, üzüntümün arkasından daha hayırlısını bana halef olarak ihsan eyle. Arkası hayır gelsin...’ diye böyle dua ederse...” إِلَّا فُعِلَ ذَلِكَ بِهِ İllâ fuile zâlike bihî. “Bu kula istediği ihsan olunur.”
Musibetinden dolayı kendisine büyük sevaplar yazılır ve sonunda dünyada da güzel olaylarla taltif olunur, mükâfatlandırılır.
قَالَتْ أُمُّ سَلَمَةَ Kâlet Ümmü Seleme. “Ümmü Seleme radıyallahu anhâ diyor ki;”
فَحَفِظْتُ ذَلِكَ مِنْهُ Fe-hafiztü zâlike minhu. “Kocamdan bu sözü duyunca, bu duaları hatırımda tuttum.” فَلَمَّا تُوُفِّيَ أَبُو سَلَمَةَ Felemmâ tüvüffiye Ebû Selemete. Kocası Ebû Seleme ileride vefat edince çok üzülmüş. اسْتَرْجَعْتُ İsterce’tü. İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn demiş.
Kocası ölen bir hanımın üzüntüsünü düşünün...
[وَقُلْتُ Ve kultü.] Sonra demiş ki;
اللَّهُمَّ أْجُرْنِي فِي مُصِيبَتِي Allâhümme ecurnî fî musîbetî. “Yâ Rabbi! Beni şu kocamın ölme musibetiyle karşılaştırdın. Sabrediyorum, sen beni bundan mükâfatlandır!” وَاخْلُفْ لِي خَيْرًا مِنْهُ Va’hlüf lî hayran minhâ. “Bu musibeti giderdikten sonra yerine daha hayırlı bir şeyi başıma getir. Beni mükâfatalandır.” diye duayı yapmış. Çünkü öğrendiği hadiste böyle [söylenmişti.]
ثُمَّ رَجَعْتُ إِلَى نَفْسِي Sümme reca’tü ilâ nefsî. Bu duayı yapmış, sonra da demiş ki;
فَقُلْتُ مِنْ أَيْنَ لِي خَيْرٌ مِنْ أَبِي سَلَمَةَ Fe-kultü: Min eyne lî hayrun min Ebî Seleme? “Bana Ebû Seleme’den daha hayırlısı kim olabilir?”
Demek ki kocası mübarek, çok iyi geçinmişler, kendisini Ümmü Seleme’ye çok sevdirmiş. İçinden kendi kendine; “Ben böyle dua ettim ama ondan hayırlısı ne olabilir?” demiş olduğunu anlatıyor.
فَلَمَّا انْقَضَتْ عِدَّتِي Felemmâ inkadad iddetî. “Benim iddet zamanım geçince...”
Bir hanımın kocası ölünce iddeti vardır. Yani kocasının ölümünden sonra bir müddet bekler. Ona “iddet” deniliyor.
“İddet bitince...”
اسْتَأْذَنَ عَلَيَّ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَنَا أَدْبُغُ إِهَابًا لِي İste’zene aleyye Resûlullahi sallallahu aleyhi ve sellem ve ene edbuğu ihâben lî. “Ben bir deriyi terbiye etmekle meşgulken Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ziyaretime geldi.” فَغَسَلْتُ يَدَيَّ مِنْ الْقَرَظِ وَأَذِنْتُ لَهُ Fe-ğaseltü yedeyye mine’l-karazi ve ezintü lehû. Ellerini yıkamış, Resûlullah Efendimiz’in içeriye girmesi için. ‘Buyurun, girebilirsiniz!’ demiş. فَوَضَعْتُ لَهُ وِسَادَةَ أَدَمٍ Fe-vada’tü lehû visâdete edemin. “Altına deriden bir yastık, şilte koymuş...” حَشْوُهَا لِيفٌ Haşvuhâ lîfun. “İçi hurma lifiyle dolu.” فَقَعَدَ عَلَيْهَا Fe-kaade aleyhâ. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem oturmuş. فَخَطَبَنِي إِلَى نَفْسِي Fe-hatabenî ilâ nefsî. “Senin kocan öldü, yalnız kalıyorsun; ben seni nikâhıma almak istiyorum.” diye arzusunu bildirmiş. فَلَمَّا فَرَغَ مِنْ مَقَالَتِهِ Felemmâ ferağa min makâletihî. “Resûlullah bu iyilik teklifini söyleyince...”
Çok büyük lütuf, çok büyük şeref, çok büyük ikrâm!
قُلْتُ Kultü. Demiş ki; يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا بِي أَنْ لَا تَكُونَ بِكَ الرَّغْبَةُ فِيَّ Yâ Resûlallah, mâ bî en lâ tekûne bike’r-rağbetü fiyye. “Benim sana karşı hürmetim, rağbetim, sevgim, saygım, meylim yok değil; var. Elbette ben bundan çok şeref duyarım, ama...” وَلَكِنِّي امْرَأَةٌ فِيَّ غَيْرَةٌ شَدِيدَةٌ Velâkinni’mreetün. “Ben ben bir kadınım ki...” Fîyye ğayretün şedîdetün. “Çok kıskancım.” فَأَخَافُ أَنْ تَرَى مِنِّي شَيْئًا يُعَذِّبُنِي اللَّهُ بِهِ Fe-ehâfu en terâ minnî şey’en yuazzibüni’llâhu bihî. “Bu kıskançlığımdan dolayı, kıskançlık damarım tutup Resûlullah’a karşı hatalı bir şey yaparım da Allah beni azaplandırır diye korkarım.” وَأَنَا امْرَأَةٌ قَدْ دَخَلْتُ فِي السِّنِّ وَأَنَا ذَاتُ عِيَالٍ Ve ene’mreetün kad dehaltü fi’s-sinni ve ene zâtu iyâlin. “Sonra ben öyle bir kadınım ki yaşlandım, yaşlı bir kadın oldum ve çoluk çocuk sahibiyim.”
Zaten Resûlullah Efendimiz onun çoluk çocuğu olduğundan, yaşlı olduğundan, himaye etmek için istiyor.
Efendimiz bu sözleri dinledikten sonra buyurmuş ki;
أَمَّا مَا ذَكَرْتِ مِنْ الْغَيْرَةِ Emmâ mâ zekerti mine’l-ğayreti. “Senin şu anlattığın, söylediğin kıskançlık duygun...” فَسَوْفَ يُذْهِبُهَا اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ عَنْكِ Fe-sevfe yüzhibüha’llâhu azze ve celle anki. “Bu duyguyu Allah senden çekip alacaktır. Yani Cenâb-ı Hak seni sakin, kıskançlık duygusu olmayan bir hanım hâline getirecektir.” وَأَمَّا مَا ذَكَرْتِ مِنْ السِّنِّ Ve emmâ mâ zekerti mine’s-sinni. “Yaş mazeretini de söyledin, ‘Yaşlı bir kadın oldum.’ dedin; o sözüne gelince...” فَقَدْ أَصَابَنِي مِثْلُ الَّذِي أَصَابَكِ Fe-kad esâbenî mislü’llezî esâbeki. “Ben de senin durumundayım. Sana gelen o yaşlılık bana da geldi, ben de yaşlıyım.” وَأَمَّا مَا ذَكَرْتِ مِنْ الْعِيَالِ Ve emmâ mâ zekerti mine’l-iyâli. “‘Çoluk çocuğum çok.’ dedin.” فَإِنَّمَا عِيَالُكِ عِيَالِي Fe-innemâ iyâlüke iyâlî. “Senin çocukların benim çocuklarım demektir.” dedi.
Bunun üzerine Resûlullah’a; قَالَتْ فَقَدْ سَلَّمْتُ لِرَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ Kâlet: Fe-kad sellemtü li-Resûlillah sallallahu aleyhi ve sellem. “Peki, tamam, emrin başım üstüne, teslim oldum, kabul ediyorum.” dedi.
Sonra Ümmü Seleme bu olayı anlatırken demiş ki;
فَتَزَوَّجَهَا رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ Fe-tezevvecehâ Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem. “Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onunla evlendi.”
فَقَالَتْ أُمُّ سَلَمَةَ يَعْدُ Fe-kâlet Ümmü Selemete ba’dü. Sonra Ümmü Seleme bu olayı anlatırken demiş ki;
أَبْدَلَنِيَ اللَّهُ بِأَبِي سَلَمَةَ خَيْرًا مِنْهُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ Ebdeleniya’llâhu bi-Ebî Selemete hayran minhu Resûlallahi sallallahu aleyhi ve sellem. “Duada, ‘Bu musibetten sonra bana daha hayırlı bir durum ihsan et!’ deniliyordu ya; ben de ‘Ebû Seleme’den sonra daha hayırlı kim olabilir?’ diye düşünmüştüm ya; bak duamı Cenâb-ı Hak kabul eyledi ve daha hayırlısı olan bir kimseyle, yani Resûlullah’la evlenme şerefine beni erdirdi.”
Bu, Sahîh-i Müslim’de olan bir hadîs-i şerîftir, başka kaynaklarda da vardır.
Demek ki istircâ dediğimiz, إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn sözü son derece sevaplı bir sözdür.
Tefsir kitabında bu konuyla ilgili bir başka rivayet var, onu da anlatalım, hatırda iyice kalsın.
Ebî Sinan diyor ki;
دَفَنْتُ ابْنًا لِي Defentü ibnen lî. “Bir çocuğum vefat etti, onu mezara gömdüm.” فإِنِّي لَفِي الْقَبْرِ Fe-innî le-fi’l-kabri. “Daha kabirden çıkmamıştım; çocuğu gömdüm, o esnada kabrin içindeydim.” إِذْ أَخَذَ بِيَدَيَّ أَبُو طَلْحَةَ -يَعْنِي الْخَوْلَانِيَّ İz ehaze bi-yedeyye Ebû Talha ya’nî el-Havlânî. O esnada Ebû Talha el-Havlânî elini tutmuş. فَأَخْرَجَنِي Fe-ahracenî. “Beni mezardan çıkarttı.” وَ قَالَ لِي Ve kâle lî. “Ve bana dedi ki;” أَلَا أُبَشِّرُكَ ؟ Elâ übeşşiruke? “Sana ben bir müjde vereyim mi?” قُلْتُ بَلَى Kultü: Belâ. “‘Evet, tabii ver!’ dedim.” diyor.
O da müjde olarak demiş ki;
حَدَّثَنِي الضَّحَّاكُ بْنُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ بن عَرْزَبٍ ، عَنْ أَبِي مُوسَى ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
Haddeseni’d-Dahhâkü’bnü Abdirrahmâni’bni Arzeb, an Ebî Mûsâ, kâle: Kâle Resûlullahi sallallahu aleyhi ve sellem. “Filanca râviden duydum ki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuş:”
قَالَ اللَّهُ Kâle’llâhu. “Allahu Teâlâ hazretleri buyurur ki;” يَا مَلَكَ الْمَوْتِ Yâ meleke’l-mevt! “Ey ölüm meleği, ey Azrail! قَبَضْتَ وَلَدَ عَبْدِي ؟ Kabadte velede abdî? “Kulumun oğlunun, yavrusunun mu ruhunu kabzettin, öldürdün, canını aldın?” قَبَضْتَ قُرَّةَ عَيْنِهِ Kabadte kurrete aynihî? “Gözünün şenliğini mi aldın?” وَثَمَرَةَ فُؤَادِهِ ؟ Ve semerete fuâdihî? “Gönlünün meyvesini mi aldın?”
قَالَ نَعَمْ Kâle: Neam. Melekü’l-mevt de; “Evet yâ Rabbi! Emrin üzere öyle yaptım.”
قَالَ فَمَا قَالَ ؟ Kâle: Femâ kâle? “Ne dedi?”
قَالَ حَمِدَكَ وَاسْتَرْجَعَ Kâle: Hamideke ve’stercea. “Yâ Rabbi! Sana hamd etti. İstifini bozmadı, sana kulluğunda bir edepsizliğe sapmadı, itiraza geçmedi; yine hamd etti.”
Her halde Allah’a hamd edilir. Yani musibetli, üzüntülü halde de Allah’a hamd edilir, sevinçli halde de Allah’a şükredilir. Allah bir yerden bir ikrâm gönderdi, geldi, aldın; “Çok şükür yâ Rabbi!” dersin. Ama الْحَمْدُ لِلهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ el-Hamdü lillah alâ külli hâl. Yani her halde Allah’a hamd edilir.
İşte bunun da çocuğu ölmüş, “Hamd Allah’ındır. Hamd âlemlerin Rabbine aittir.” diyor. Hamdin şükürden biraz farklı tarafı var.
وَاسْتَرْجَعَ Ve’stercea. “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn dedi, hamd etti.”
ابْنُوا لَهُ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ قَالَ Kâle: Übnû lehû beyten fi’l-cenneti. “Onun için cennette bir köşk bina edin.” وَسَمُّوهُ بَيْتَ الْحَمْدِ Ve semmûhü beyte’l-hamd. “Ve ona ‘Hamd Evi’ adını verin!” diye Allahu Teâlâ hazretleri meleklere emreder.
Demin okuduğumuz hadîs-i şerîfin, artık kimin başından geçtiğine dair isimleriyle tekrar ifadesi olmuş oluyor. Tabii bu müjde... Çocuğu ölen Ebû Sinan’ı teselli etmiş oluyor ve “Sen de böyle إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn dersen, sabredersen, Allah da sana cennette bir köşk bina edecek.” diye müjde oluyor.
İşte sabredenler, kendilerine böyle bir musibet geldiği zaman; İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn derler, istircâ ederler. Artık bunu öğrendiniz. Siz de hayatın akışı içinde, kaderin cilvesi olarak, imtihan olarak başınıza üzücü olaylar gelirse bu sözü söyleyeceksiniz, bu teslimiyeti göstereceksiniz, bu rıza makamını kazanacaksınız.
أُولَئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ Ülâike aleyhim salavâtün min rabbihim ve rahmetün. “İşte onların üzerine Rablerinden salavât ve rahmet vardır.”
Yani “Allah’ın salavâtı ve rahmeti onların üzerine olacaktır.” demek.
وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ Ve ülâike hümü’l-muhtedûn. “Ve işte onlar asıl hidâyet üzere olanların, dosdoğru gidenlerin, eğri büğrü yolda değil, tam sağlam yolda gidenlerin ta kendileridir.” diye methediyor, 157. âyet-i kerîmede...
“Onların üzerine Allah’ın salavâtı/salâtları vardır ve rahmeti vardır.”
Salavât ne demek?
Salavât, İbn Abbas radıyallahu anhümâ’dan rivayet edildiğine göre; mağfiretun min rabbihim, “Rablerinden mağfiret” demektir.
“Salavât vardır onların üzerinde” ne demek?
Salavât, “bütün günahlarının affolunması” mânasına bir geniş mağfiret demek oluyor.
Niye salât denmedi de, salâten ve rahmeten denmedi de; ülâike aleyhim salâtun min rabbihim ve rahmetün demedi de salavât çoğul geldi? Bu ne demek?
Mağfiretten sonra mağfiret, peşpeşe mağfiret, tekrar tekrar mağfiret... Yani tamamen mağfiret... Onun için çoğul geldi.
Tabii bu salât kelimesi teveccüh kökünden geliyor, yani “yönelmek”. Cenâb-ı Hakk’ın teveccühü oluyor. Teveccühü de mağfiret şeklinde, günahların affedilmesi şeklinde tecellî ediyor.
İbn Kesîr’de de: صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ Salavâtün min rabbihim’den maksat; senâun mina’llâhi aleyhim diye tevcih eylemiş, izah eylemiş. Yani Cenâb-ı Hakk’tan onlara; “Aferin, ne kadar güzel; kulum imtihanı başardı, ne güzel bir tavır takındı, ne güzel söz söyledi.” mânasına sena vardır. “Sena” mânasına...
Said b. Cübeyr’in tevcihine, tefsirine göre de; ey emenetün mine’l-azâb, “Azaptan emniyette olmak, azaba uğramamak vardır.” Yine “günahların affolması” gibi bir mâna oluyor.
وَرَحْمَةٌ Ve rahmetün. “Ve Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti...”
Allah onlara mağfiretini ve rahmetini ihsan edecek.
“Bir kulun Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine ermesi” ne demek?
“O dünyada ve âhirette gözlerin görmediği nice nice nimetlere, nice nice lütuflara erecek” demektir.
وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ Ve ülâike hümü’l-muhtedûn. “İşte asıl hidâyet üzere bulunanlar da onlardır.”
Yani doğru hareket tarzı odur. Aksi; sırat-ı müstakimden, hidâyet yolundan ayrı, aykırı bir davranış olurdu. Böyle davranmasalardı, böyle düşünmeselerdi, Cenâb-ı Hakk’a böyle sözler, dualar etmeselerdi yanlış olurdu. “İşte hidâyet üzere olanlar bunlardır.” diye, Cenâb-ı Hak onların tavrının güzel olduğunu beyan buyuruyor.
Allahu Teâlâ hazretlerinden dileriz ki cümlenize, cümlemize Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ hazretleri hem dünyada hem âhirette hayırlar versin.
وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَا ءَاتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ
Rabbenâ âtinâ fi’d-dünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneten ve kınâ azâben-nâr. [Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver; bizi cehennem azabında koru!] Hem dünyada hayırlar isteriz, hem âhirette... Çünkü sahabeden bazıları [şöyle dua etmişler:] “Yâ Rabbi! Bela, musibet, üzüntü, elem, keder, ne vereceksen bana dünyada ver, âhirette rahat edeyim!” demişler. Böyle değil. Peygamber Efendimiz böyle diyenlerin doğru bir seçim yapmadıklarını, doğru söylemediklerini, çünkü Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin çok engin olduğunu bildiriyor. Dünyada da iyilik iste, verir, hazinesinden eksilmez; âhirette de iyilik iste, onu da verir. Kul Allah’ın kulu olduğuna göre, her şey O’ndan olduğuna göre, dua etmek de ibadet olduğuna göre, Cenâb-ı Hakk’ın da hazineleri sonsuz olduğuna göre ve dua edilmesini sevdiğine göre...
ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ Ud’ûnî estecib leküm. “Bana dua edin, ben duanıza icabet edeceğim, istediğinizi vereceğim!” diye de vaat buyurduğuna göre, vaadinden de hulfü olmadığına göre; elbette hem dünyada hem âhirette iyilik isteriz, istiyeceğiz ve isteyiniz. Hem kendinize hem yakınlarınıza, sevdiklerinize hem dünya hem âhiret iyiliklerini isteyiniz.
Ama kaderin cilvesi olarak da başınıza üzücü bir şey gelebilir. Elbette gelecek; çünkü ölüm var, hayat ölümsüz değil. Ölüm acı bir şeydir. Çocuğu ölse kalbinden bir parça kopmuş gibi olur. İşi bozulsa, zarar etse, hastalansa; bunların hepsi zor şeyler. Ama zorluklara göğüs germek mü’minin, mertliğin şânıdır, hâlidir. Mü’min merdâne hareket eder, sağlam durur.
Cenâb-ı Hakk’tan âfiyet isteyin, isteyelim, istemeliyiz. Ama musibet gelince de sabretmeliyiz. Sabredenlere çünkü Cenâb-ı Hakk’ın mağfiret arkasından mağfireti, peşpeşe mağfireti vardır ve rahmeti vardır. Rahmet-i Rahmân’a erecekler, mağfiretine mazhar olacaklar, dünya ve âhiretleri mâmur olacak, âhirette cennetiyle cemâliyle müşerref olacaklar. Hidâyet üzere olmak ne güzel!
Sabrı öğrenin. Sabrı hem kendiniz öğrenin hem de çoluk çocuğunuza sabır denilen şeyi öğretmek için “Bu sabrı nasıl öğretiriz?” diye düşünün taşının.
Mesela çocuğu sabah namazına getireceksiniz; “Evlâdım, hadi canım kalk, bak ezan okunuyor; sabah namazına gidelim, sevap kazanalım!” Çocuk kalkamıyor; kalksa uykusuzluğa dayanamıyor, gözlerini oğuşturuyor, kenara yığılıyor, tekrar yatıyor.
Neden?
Uykuya sabrı öğrenememiş.
Ama eğer sen onu küçükten yetiştirirsen [öğrenir.] Hani rahmetli halamızın Medine’deki hikâyesini hep anlatırım vaazlarımda... Teheccüd ezanı okunurken [evin hanımı] gitmiş, bebeği beşikten uyandırmış. Hala da sormuş:
“Niye uyandırıyorsun bu çocukcağızı?”
“Ezan okunuyor, teheccüd ezanı...”
“Çocuk, altında bez var, daha küçük, beşikte... Yani ne olacak?” demiş.
“Olsun, kocam bu vakitte uyandırmamı istiyor, uyandırmazsam kızar.” demiş.
Peki kocası niye o vakitte uyandırıyor bebeği?
Çocuk o saatte uyanmaya alıştı mı, vücut ona göre artık teheccüde kalkmakta zorlanmaz.
Şimdi kendi kendinize sorun: Uykunuzu bölüp teheccüde kalkabiliyor musunuz? Uykusuzluğa sabredebiliyor musunuz? Veyahut daha başka; namaza, niyaza devama veyahut Allah yolunda bir meşakkatli durum olduğu zaman sabredebiliyor musunuz?
Edemiyorsunuz.
Edemiyorsanız demek ki sabır eğitimi eksik olmuş.
Bunu düşünerek çoluk çocuğumuzu açlığa karşı, susuzluğa karşı, yorgunluğa karşı, uykusuzluğa karşı alıştırarak biraz onu da öğretmeliyiz. Çikolata almayı öğretip, oyuncaklarla odaları doldurup gönlünü şen etmeyi öğrendiğimiz gibi sabretmeyi de öğretmeliyiz.
Burada bizim kardeşlerimize ben söyledim, Allah razı olsun, onlar da çalışmaları ilerlettiler; burada bir izci takımı kuruyoruz. Kurdular, açılışını yaptılar. Tabii bizim kendimize göre kıyafetimiz var, “kısa pantolon giymeyiz, uzun olacak.” dedik vesaire... “Ama biraz dağda bayırda yürümeyi, asta üste muameleyi öğrensin. İntizamı, düzeni öğrensin. Çalışmayı öğrensin, yardımı öğrensin...” diye böyle bir [çalışmaya] girdik. İzci birliğimizi Melbourne’da arkadaşlar kurdular. Ben de Melbourne’a gidince önümüzdeki günlerde göreceğim; ikinci bir açılış merasimi yapacağız inşaallah...
Türkiye’de de çocuklarımızı biraz yetiştirmeliyiz. Biz arkadaşlarla sabah namazına gidiyoruz, bakıyorum sabahın köründe, yani etraf iyi görünmüyor, karanlık vakitte; idman için, vücudu sağlıklı olacak diye bisiklete binmiş, tenha yolda, karanlık yolda gidiyor. Ormanın içinde kadın yürüyor... “Yürürsem ayaklarım kuvvetlenecek, ciğerim kuvvetlenecek temiz havada...” diye bunları yapıyorlar. Yani [kendilerini] meşakkate alıştırıyorlar. Bu meşakkate alışmak İslâm’da bir eğitim işidir. Bunun öğretilmesi lazım ve bu okuduğumuz âyetlerde bunlara işaret var.
Onun için, siz de çocuklarınızı şükre de alıştırın, sabra da alıştırın. Nimetleri verdiğin zaman şükretsin, teşekkür etsin, memnun olsun, sevinsin, yüzü gülsün. Ama yorucu, üzücü, sıkıntılı, acı, elem verici bir şey olduğu zaman da sabretsin.
Bizim dişci bir kardeşimize gitmiştim. Sözü çok da uzatmak istemiyorum ama güzel bir misal, o anlattı. Bir hanımefendi kız çocuğuyla dişçiye gelmiş. Tabii dişçide çocuk dişi acıyacak diye korkuyor. Zaten dişi ağrıyor. Koltuğa oturacak;
“Anne korkuyorum, acır mı?” demiş.
Annesi;
“Evet evlâdım, acır ama bunun olması lazım. Acıyor ama bunu yaptığımız zaman diş tedavi olmuş olacak, ondan sonra acı olmayacak. Şu anda biraz çekeceksin, sabret evlâdım!” demiş.
“Peki anneciğim!” demiş kız.
Acıdığı halde gayet güzel durmuş ve dişinin tedavisini yaptırmışlar.
İşte bak, bu bir eğitim. Çocuğa; “Hiçbir şey olmayacak, bak, otur...” diyorlar. Ondan sonra acıyınca da çocuk basıyor feryadı... Feryâd u figan, bağırma, çağırma acıyı azaltmıyor, sadece ortalığı velveleye vermiş oluyor. Yanlış bir şey...
[Çocuğumuzu] güzel eğitmeye çalışalım.
Allahu Teâlâ hazretleri çocuklarımızı güzel yetiştirmeyi nasip eylesin. Güzel günlerini görmemizi nasip etsin. Onlarla bizleri, sevdiklerimizi hep beraber cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin.
es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû!