es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
Allah'ın lütfu, ikramı, selâmı dünyada, âhirette üzerinize olsun. Kur'ân-ı Kerîm tefsiri sohbetlerimizde Bakara sûre i şerîfesinin 84. âyetine gelmiştik. Bu akşamki sohbetimi 84. âyet-i kerîmesi ve devamı üzerinde yapmak istiyorum.
Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ Bakara sûresinin 84. âyetinde şöyle buyuruyor. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve iz ehaznâ mîsâkaküm lâ tesfikûne dimâeküm ve lâ tuhricûne enfüseküm min diyâriküm sümme akrartüm ve entüm teşhedûn.
Sümme entüm hâülâi taktülûne enfüseküm ve tuhricûne ferîkan minküm min diyârihim, tezâherûne aleyhim bi'l-ismi ve'l-udvâni, ve in ye'tûküm üsârâ tüfâdûhüm ve hüve muharremün aleyküm ihrâcühüm, e fe tü'minûne bi ba'di'l-kitâbi ve tekfürûne bi ba'd. Fe-mâ cezâü men yef'alü zâlike minküm illâ hızyün fi'l-hayâti'd-dünyâ ve yevme'l-kıyâmeti yüreddûne ilâ eşeddi'l-azâbi ve ma'llâhu bi ğâfilin ammâ ta'melûn.
85. âyetin sonu.
86. âyet-i kerîme de yine devamı...
Ülâike'l-lezîne'şterevü'l-hayâte'd-dünyâ bi'l-âhireti fe lâ yuhaffefü anhümü'l-azâbü ve lâ hüm yünsarûn.
Sadaka'llâhu'l-azîm.
Yine âyet-i kerîmenin başında hatırlatma mânası ihtiva eden, taşıyan bir edat var.
Ve iz. "Hani bir zamanlar nasıldı, hatırlayın o zamanları ki olay nasıldı, bir hatırlayın." Ehaznâ mîsâkaküm. "Sizin misakınızı almıştık."
"Misak" daha önce de geçti veseka, yesîku "bağlamak" kökünden bir kelime. "Sımsıkı bağlayan sözleşme, antlaşma" demek. "Sizden misakınızı almıştık, sizden bir söz verme almıştık."
Bu sözleşme acaba "Tevrat-ı şerîfin âyetlerine uyacaksınız." diye Tevrat hakkındaki misak mı? Bir rivayet böyle. Tabi Allahu Teâlâ hazretleri Musa aleyhisselam'ı bu kavme, yahudilere peygamber olarak göndermiş,
Onların görevi Musa aleyhisselam'ı dinlemek, ona tâbi olmak, emrine göre hareket etmek, ona indirilen Tevrat'ın da ahkâmını uygulamak. Önceki âyet-i kerîmelerde de yine onların söz verip de yapmaları kendilerine bir vecibe hâline gelmiş olan dini vazifeler sıralanmıştı. Burada da onlardan bir tanesi söylenmiş oluyor:
Lâ tesfikûne dimâeküm.
"Yahudilerden Tevrat'a uymaları konusunda bir ikaz, alınmış ahd ü misakın, o Tûr dağında söz verdiklerine göre uymaları gerekir." diye alınmış olan sözün hatırlatması da olabilir.
Bir rivayet de, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Medine-i Münevvere'ye geldiği zaman yahudilerin Peygamber Efendimiz'e; "Tamam şöyle yapacağız." diye verdikleri söz, ahit.
Çünkü peygamber Efendimiz onlara; "Allah'ın emirlerini tutun, Tevrat'ta Allah ne emretmişse onu yapın, Tevrat'ın ahkâmını uygulayın." dedi.
Ve'l-yahküm ehlü'l İncîli bimâ enzela'llâhu fîhi. "Hristiyanlar madem kendilerinin kitabı olduğunu kabul ediyorlar, İncil'in ahkâmına uysunlar, uymamazlık yapmasınlar." Yahudiler de Tevrat'a uysunlar, kendilerine emredilen emirleri tutsunlar.
Çünkü o emirleri veren Allah celle celâlühû. Sonra ilahi emirler aşağı yukarı şeriatlerin ahkâmında ufak tefek farklılıklar olsa bile ana çizgileri itibariyle, Allah'a şerik koşmamak, insan öldürmemek, hırsızlık yapmamak gibi ana hükümler her ilâhî dinde var. Peygamber Efendimiz onların kendi dinlerine bağlı kalmak istediklerini görünce; "Madem yahudiyseniz yahudilerin, Hz. Musa tarafından gelmiş olan ahkâma uymaları lazım. Siz ona söz vermiştiniz, ona uyun." diye onları yine Allah'ın emrine uymaya davet etmiş oluyor. Böylece onlar da söz vermiş oluyorlar.
Ne demişler sözlerinde?
Lâ tesfikûne. Burada yine en la tesfikû yani mastariyet en'i ifadenin içinde gizli oluyor.
Lâ tesfikûne dimâeküm. "Kanlarınızı dökmeyeceksiniz!"
Ve lâ tuhricûne enfüseküm min diyârikum. "Kendilerinizi, yahudiler olarak birbirlerinizi evlerinden, diyarlarından sürüp çıkarmayacaksınız." Çıkarmamayı, "kan dökmemek" diye de tercüme edebiliriz, "Böyle söz vermiştiniz."
Tabi müslüman müslüman'ın kardeşidir. Yahudi, yahudi'nin kardeşidir, din kardeşidir. Hıristiyan, hristiyanın din kardeşidir.
Onlar da bir zamanlar o peygamber devrinde hak din olarak dünya üzerinde hüküm sürmüştü. Ve o zamanın insanları, o peygambere tâbi olmalıydı, o ahkâmı uygulamalıydı. Tabi kan dökmeyecekler, kardeşlerinin kanını dökmeyecekler.
Kan dökmenin, savaşmanın şartları nedir?
Bir hücum olursa, bir zulüm olursa, tecavüz olursa, bir haksızlık olursa o zaman olur. "Birbirinizin kanını dökmeyeceğiniz konusunda söz vermiştiniz."
Şiddetli, sağlam bir söz vermiştiniz. "'Birbirinizi diyarlarınızdan, evlerinizden, barklarınızdan, yurtlarınızdan sürmeyeceksiniz, çıkarmayacaksınız.' diye söz vermiştiniz."
Sümme akrartüm. "Sonra bunu, bu şartları, bu ahkama uymayı kabul etmiştiniz."
Tabi bunlar güzel şeyler. Çünkü Allahu Teâlâ;
İnna'llâhe lâ ye'mürü bi'l fahşâ' buyuruyor Kur'ân-ı Kerîm'de.
Güzel şeyler emrediyor. Kötü şeyler emretmemiş ki. Emrettiği şeylerin hepsi güzel, her zaman söylüyorum. İçkiyi yasaklamış, güzel. Hırsızlık yasak, güzel. Nikah meşru ama zina yasak, güzel. Baskı, zulüm günah, yasak; bu da güzel. Zulmün olmaması, zulmün yasaklanması da güzel. Her ahkâmı güzel.
Akrartüm. "İkrar etmiştiniz, kabul etmiştiniz, razı olmuştunuz." Ve entüm teşhedûn. "Ve siz de o zaman bu olaylara şahit bulunuyordunuz."
"Tamam böyle bir ahd-ü mîsâk alınmıştı, doğru" mânasına. Bir de bugünkü "Siz ey Medine'de bulunan yahudiler, siz de şahit olursunuz ki şehadet edersiniz ki bu doğru. Allah'ın sizden kan dökmeyeceğinize dair söz aldığı, birbirinizi yerlerinizden, yurtlarınızdan etmeyeceğinize, sürmeyeceğinize dair söz aldığı doğru. Siz buna şehadet edip durursunuz, şehadet edersiniz, inkâr edemezsiniz, bunu kabul etmiştiniz."
Tamam, kabul etmişlerdi, şahit olmuşlardı. Ondan sonra;
Sümme entüm hâülâi taktülûne enfüseküm. "Sonra sizler birbirlerini öldüren insanlar oldunuz. Birbirinizi öldürdünüz, öldürenler oldunuz, öldürüyorsunuz, birbirlerini öldüren kimseler durumuna düştünüz." Ve tuhricûne ferîkan minküm. "Sizlerden bir topluluk çıkarır duruma düştü." Min diyârihim. "Sizden bir grubu."
Ferîk, "fırka, grup" demek. "Sizin içinizden olan bir grubu çıkardınız, sizlerden olan bir grubu diyarlarından çıkarıyor oldunuz. Çıkartan siz oldunuz, öldüren siz oldunuz."
Tezâherûne aleyhim bi'l-ismi ve'l-udvân. "O kendi yakınlarınızın, ırkdaşlarınızın, dindaşlarınızın aleyhine günahta ve düşmanlıkta onların karşısındakilere yardımcılık yaparak, birbirlerinizi yurtlarından çıkararak, öldürenler yine siz oldunuz, bu işi yapanların ta kendileri oldunuz."
Ve in ye'tûküm üsârâ.
Üsârâ, "esirler" demek. "Esirler olarak size geldikleri zaman"
Tüfâdûhüm. "Onlara fidye verip 'ya siz esir mi düştünüz, kurtaralım' diye fidye verip kurtarır durumda oldunuz veyahut da siz esir almışsanız karşı taraftan para istemeye kalkıştınız, 'Verin fidyeyi, elimizde esir olanları size verelim.' demeye başladınız. Böyle de anlaşılması mümkündür." diyor, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır rahmetullahi aleyh.
"Bunları, kendi yahudi kardeşlerini, milletdaşlarını, ırkdaşlarını, dindaşlarını ancak fidye verip salıvermek durumu ya da onları öldürürken, aleyhinde çalışırken, esir düştüğü zaman da fidye verip kurtarma çalışmalarını yapar oldunuz."
Ve hüve muharremün aleyküm ihrâcühüm. "Halbuki onların yerlerinden, yurtlarından çıkarılması, onlara böyle bir muamelenin yapılması size haram, dininizde haram bir olay, yasak, böyle yapmamanız lazımken bunları yaptınız." E fe tü'minûne bi ba'dı'l-kitâbe ve tekfürûne bi ba'd. "Siz Allah'ın kitabının bir bölümüne inanıyor da öteki bir bölümüne kâfir mi oluyorsunuz, inanmıyor musunuz, ayrım mı yapıyorsunuz? Allah'ın kitabı ayrım kabul eder mi? bazısına inanıp bazısına inanmamak olur mu?"
İnsan bir şeye bile inanmasa kâfir duruma düşer. Kur'an'da da öyledir. Kur'ân'ın bir âyetini kabul etmese kâfir olur. Hatta sıhhatli bir hadîs-i şerîfi, sahih, sağlam, salim bir hadîs-i şerîfin, rivayetin, dinin hükmü olduğu kesin olan bir şeyin inkârı bile insanı küfre götürür. Bu çok müthiş bir cümle. Tevbih olarak, azarlama olarak söylenmiş bir söz:
"Kitab'ın bazı kısımlarına inanıyorsunuz, uyguluyorsunuz da, bazı kısımlarına kâfir mi oluyorsunuz? Böyle saçma şey mi olur? Bir tarafta uygulamak, bir tarafta uygulamamak olur mu?"
Femâ cezâü men yef'al zâlike minküm illâ hızyün fi'l-hayâti'd-dünyâ. Buradaki mâ olumsuzluk edatı.
Sizden böyle yamuk iş yapan, bir inanıp bir inanca aykırı iş yapan kimsenin cezası, hayât-ı dünyâda rezillik, rüsvâlıktan başka bir ceza mıdır? Bunu işlediğiniz için bu hayât-ı dünyâda rezil rüsvâ olacaksınız. Allah tarafından bu cezaya, rüsvalığa, horluğa, hakirliğe, rezilliğe düçar olacaksınız.
Ve yevme'l-kıyâmeti yüreddûne ilâ eşeddi'l-azâb. "Böyle yapanlar kıyamette de, âhirette de azabın en şiddetlisine mâruz tutulacaklar, oraya atılacaklar, sevk edilecekler, gönderilecekler." Ve ma'llâhu biğâfilin ammâ ta'melûn. "Allahu Teâlâ hazretleri sizin yaptıklarınızdan asla ve kat'a gafil değildir."
Bilmiyor değil, hepsini görüyor, hepsini biliyor; kalbinizi biliyor, aklınızı biliyor, fesadınızı biliyor, imanınızdaki zaafınızı biliyor.
Kitab'ı, Tevrat'ı uygulamadığınızı biliyor, ahdi bozduğunuzu biliyor, âhirette şiddetli bir azaba uğrayacaksınız. el-Hayâtü'd-dünyâ. Bu bir sıfat tamlamasıdır. Hayat mevsuftur, nitelenendir ve dünya da niteleyendir. Sıfat tamlamasıdır. "Dünya hayatı" diye terceme edilirse yanlış olur. Çünkü biz dünya kelimesini arz mânasına kullanıyoruz, yeryüzü mânasına kullanıyoruz. "Yeryüzü hayatı" demek değil. Burada dünya ednâ sıfatının müennesidir.
Çünkü hayat kelimesi müennestir. Dünya da onun için müennes geliyor. Eğer hayat kelimesi müzzekker bir kelime olsaydı, o zaman ednâ gelecekti. Böyle dünyâ gelmeyecekti. Dünyâ, müennes olduğu için geliyor.
Ne demek?
"En yakın" demek. Çünkü biz şu anda bir hayatın içinde bulunuyoruz. İşte içinde bulunduğumuz hayat. Bu bize yakın olan hayat. Bundan sonra bir başka hayat olacak, o uzakta.
Yaşayacağız, irtihal edeceğiz, öleceğiz, âhirette ikinci bir hayat olacak. Ona da el-hayâtü'l-âhire deniliyor, "öteki hayat" mânasına geliyor. "Sonraki hayat" mânasına geliyor.
Bazı insanlar bu yaşadıkları hayata sımsıkı sarılıyorlar, öleceklerini düşünmüyorlar, öldükten sonra da dirileceklerine dair bilgileri yok, inançları yok. Kendilerine gelen peygamberleri dinlemiyorlar, kendilerine indirilen kitapları tekzip ediyorlar. "Bunların aslı, esası yok; yalan, yanlış!" diyorlar. Bazıları; "Bunlar efsanedir." diyorlar, esâtîru'l-evvelîn, "evvelki insanların uydurdukları efsaneler" diyorlar.
Halbuki evet dil bakımından 1400 yıl öncesine ait, 2000 yı öncesine ait, 3000 yıl öncesine ait olabilir ama o kelimelerin arkasında gizli olan hakikatlere bakmak lazım.
O mukaddes kitaplarda ne yazıyor?
Gerçekler yazıyor, güzel şeyler yazıyor. Ama insanlar onları dinlemiyorlar.
Hani len temessene'n-nâru illâ eyyâmen ma'dûdeh. "Cehennem ateşi ancak belirli günlerde bizi yakacak" "Yedi gün veya kırk gün olacak; ondan sonra bitecek." diyorlardı.
İnsan yedi gün de yansa, kırk gün de yansa bir kere âhiretin günü, dünyanın gününe göre bin yıl gibidir. Sonra peygamber Efendimiz'in ne kadar uzun kalınacağına dair hadîs-i şerîfleri var. "Milyonlarca sene" diyor.
Aslında azaba inanmıyorlar, küçümsüyorlar. "Yanarsak yanalım!" diyorlar, yanacaklarına inanmadıkları için umursamıyorlar. Halbuki yanacağını bilse, gerçekliğini görse, hatta rüyada görse ter içinde kalkar. Bazen rüyada görüyor insan, "kıyamet kopmuş" diye dehşete düşüyor ve çok fena oluyor. Ama inanmadıkları için alay ediyorlar, inkâr ediyorlar.
Müşrikler de Peygamber Efendimiz'e diyorlardı ki;
"Eğer senin bu söylediklerin haksa, Allah bizim tepemize taş yağdırsın!"
Taş yağdırmasını istemez tabi. Taş yağsa o zaman kaçacak delik arar veya gözleri fal taşı gibi açılır, yalvarmaya başlar ama "Yağmaz!" mânasına. Bu münkirler, kâfirler inanmadığı için böyle yapıyor. "Allah sizin yaptıklarınızı biliyor." diye Cenâb-ı Mevlâ onlara hitap ediyor, îtab ediyor. Bu hitabında îtab var.
Bu ayetlerin izahında tefsir kitapları şöyle yazıyor:
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Medine-i Münevvere'ye hicret ettiği zaman yahudilerin orada belli başlı üç tane kabilesi vardı: Benî Kurayza, Benî Nâdir, Benî Kaynuka kabileleri. Bu kabileler, Medine'nin civarındaki hurma bahçeleri arasında, kendi köylerinde, kalelerinde yaşarlardı. Medine'de bazı arkadaşlar bu kalelerin yerlerini gösterdiler, gördüm. Medine'ye uzakça. Bizi arabayla götürdü; yıkılmış duvarları, kale harabelerini gördüm.
Bu üç kabile yahudi oldukları halde, Medine'nin içinde de Araplardan iki kabile vardı; Evs Kabilesi ve Hazreç Kabilesi. "Şemr harbi" diye bir harp olmuş aralarında. O esnada, ondan sonra birbirlerine düşman kesilmişler. Uzun zaman düşman olarak birbirleriyle uğraşmışlar. Arabın Evs ve Hazreç kabilesi birbirleriyle savaşıyormuş. Bu yahudilerden de Benî Kaynuka ile Benî Nâdir, Hazreç kabilesini tutmuşlar. Onun taraftarı olmuşlar, onunla antlaşma yapmışlar. Hani "savunma antlaşması" deniyor. "Birisi size saldırırsa biz size yardımcı olacağız." diye.
Benî Kurayza da Evs kabilesiyle antlaşmış. Bunlar harp ettikleri zaman kendi taraftarlarını desteklerlermiş. Evs kabilesi Hazreç'le kavga ederken hemen Kurayza kabilesi gelip Evs'i desteklermiş. Benî Nâdir ile Kaynuka da gider, Hazreç'i desteklermiş.
Bunların yazılışları şöyle: Benî Kaynuka; kaf, ye, nun, kaf, elif, ayın. Kaynuka' diye ayın'la. Benî Nâdir; nun, dad, ye, re ile. Çünkü bunların transkripsyon dediğimiz, Arap alfabesinden bizim kullandığımız, şimdiki alfabeye çevrimlerinde ince işaretleri konulmazsa okunuşları doğru yapılamaz. Kurayza da; kaf, re, ye, zı, te ile. Uzun okur, kısa okur. Mesela bazıları bakıyorum, "makam" demesi lazım, "maakam" diyor. "Maakam" olmaz. Böyle uzatmaları, ince heceleri, kalın harfleri iyi telaffuz edemiyorlar. Onun için bunu hatırlatmış olalım.
Tabi öbür taraf yenilince yardım ederlermiş. Hem çarpışma esnasında kendileri müttefikleriyle çarpışırken karşı taraftan ölenler oluyor. Ölenler tabi düşman tarafında yahudiler de olduğu için hem daha o anda İslâm'a girmemiş, müşrik olan Araplardan ölenler de var, kendi dinlerinden, yahudi olan kimseler de var. Halbuki dindaşı olduğundan, mü'min olduğundan yahudinin yahudiyi öldürmemesi lazımdı. Mü'minin mü'mini öldürmesi doğru değildi. Böylece öldürüyorlardı ama yerlerinden yurtlarından da sürüyorlardı, evlerini basıyorlardı, eşyalarını yağmalıyorlardı, yağma ediyorlardı.
Bunların hepsi; "Böyle yapmayın, doğru değil." diye Tevrat'ta yasaklanmış. Çünkü onlar yahudi, Tevrat'a inanıyorlar; onun ahkâmına tâbi olmaları lazım. Ama esir düşenleri de kurtarmak için para toplayıp aralarında yardımcı olup kurtarırlarmış ve Araplar da bu işe şaşırırmış.
Derlermiş ki;
"Sizin işinizi biz anlayamıyoruz. Sizin bu işiniz ne biçim iş? Niye birbirinizle savaşıyorsunuz?"
"Tabi düşmanımız olduğu için savaşıyoruz"
"E madem savaşıyorsunuz peki niye ondan sonra da kurtarmaya kalkışıyorsunuz?"
Diyorlarmış ki;
"'Bizim müttefik olduğumuz insanların yenilmesinden, bizim onları himaye edemememizden, onların mağlup düşmesinden, bizim şânımıza ar gelir.' diye onları destekliyoruz."
"Madem savaştınız o zaman esirleri niye kurtarıyorsunuz?"
"Tevrat'ta esirlerin kurtarılması bize emredildiği için kurtarıyoruz." diyorlarmış.
Allahu Teâlâ hazretleri bunların doğru olmadığını beyan ederek, bu âyet-i kerîmeleri indirmiş. "Allah'ın indirdiği, Tevrat'taki hükümlerin bazısına inanıp bazısını inkâr mı ediyorsunuz? Böyle bir uygulamak, bir uygulamamak olur mu?" diye bir azarlama cümlesi var.
E fe tü'minûne bi-ba'dı'l-kitâbi ve tekfürûne bi ba'd, diye azarlıyor Cenâb-ı Hak ve bunun büyük bir suç olduğunu belirterek, bu tarzda hareket edenin cezası şimdiki hâli hayatlarında rezil ve rüsvâ olmaktan başka bir ceza mıdır? Rezil ve rüsvâ olacaklar. Allah onları bu kafirliklerinden, bu âyetlerin bazısına uyup bazısına uymamalarından dolayı şimdiki şu yaşamlarında bir kere rezil ve rüsvâ edecek, bundan başka bir cezası yok. Ama âhirette de daha şiddetli azaba, eşeddü'l-azâb "azabın daha şiddetlisi"ne uğratacak.
Dünyada rezil rüsvâ olmak tabi bir azaptır ama âhirettekinin yanında hiç kalır. Âhirette çok daha şiddetli azaba uğratılacağını bildiriyor. Demek ki muayyen bir günde kalmayacaklar; bu yanlış hareketlerinden dolayı şiddetli azaba uğrayacaklar. Allah onların yaptıklarından gafil değil.
Muhterem kardeşlerim!
Hepimiz Allah'ın kuluyuz, hepimiz Hz. Âdem aleyhisselam'ın evlatlarıyız. Her devirde Cenâb-ı Hak insanları doğru yola sevk etmek için mübarek insanlar vazifelendirmiş; peygamberler... İnsanlara yapmamaları gereken şeyleri öğütlemişler, bildirmişler. Sevaplı ibadetleri, hayırları, hasenâtı da öğretmişler.
İnsanlık, peygamberlerin öğretmeleriyle gelişmiş, dinlerin getirdiği ahlâk sayesinde faziletli yaşam olmuş. Onlar uygulanmadığı zaman da dünya zindan gibi olmuş, kavimler felaketten felakete sürüklenmişler. Ne kendileri rahat etmişler ne başkalarını rahat ettirmişler.
Sebeb-i nüzûlün hususiyeti, hususi olması, âyetin özel bir hadise üzerine inmiş olması, hükmün genel olmasını engellemez. Hüküm genel. Şu zamanda da bir müslüman Kur'an'ın bir iki âyetine inanır, bir iki âyetine inanmaz, uygulamaz, inkâr ederse; bazı şeyleri yapar, bazı şeyleri kabul etmezse aynı duruma düşer. O da dünyada, şimdiki hayatta –dünya deyince yeryüzü diye anlamayalım- şu andaki yaşamında rezil rüsvâlığa düşer, horluğa, hakirliğe uğrar, âhirette de çeşitli azaplara uğratılır.
Şimdi diyorlar ki; "Müslümanların bazıları köktendinci." "Köktendinci" deyince bunu bir kötü sıfat olarak zemm etmek için "O adam köktendinci mi? Ha demek ki işe yaramaz." gibi. Halbuki işin doğrusu dinine kökten sımsıkı sarılmaktır, ahkâmının hepsine tam uymaktır. İşte bu âyet-i kerîme onun açıklaması.
Köktendinci olmazsa ne olur?
Bazılarını yapar, bazılarını yapmaz. Onun doğru olmadığını da bu âyet-i kerîmeler, yahudileri misal vererek bize açıkça anlatıyor.
Demek ki böylesi sulandırılmış bir Müslümanlık doğru değil! Amerikanvari, Avrupai bir Müslümanlık...
"Sıhhati açılsın!" diye, "Keyfini bulsun!" diye, akşamları bir kadeh içki içermiş. Ama vakti gelince de Cuma namazına gidermiş, hac vazifesini de yaparmış.
E fe tü'minûne bi ba'di'l-kitâbi ve tekfürûne bi ba'd. "Allah'ın âyetlerinin bazısına inanıyorsunuz da bazısına inanmıyor musunuz?" diye onlara da sorgu sual olur.
Âyeti bildiğimiz için, Arapçayı bildiğimiz için, dinin ruhunu, aslını, anlamını tek bir âyetten değil de bütünüyle incelemiş olduğumuz için diyoruz ki; "İslâm bölünme kabul etmez! Bazı âyetleri çizmek, çıkarmak, bazılarını kesip Kur'an'dan ayırmak; bazılarına uyup uygulamak bazılarını uygulamamak olmaz! Cihat ayetlerinden bahsetmemek; 'İslam hoşgörü dinidir!' deyip tek taraflı göstermek de olmaz!"
Hoşgörü ama rüşvete hoşgörü olur mu, hırsızlığa hoşgörü olur mu, zulme hoşgörü olur mu? Onu açıkça söylemek lazım.
Eşiddâü ale'l-küffâri ruhamâü beynehüm. "Aralarında merhametli olacak ama karşı taraf da zulmettiği zaman ona da savaş var, cihat var!
O tarafı da doğru. Çünkü bakın yirminci yüzyılda, medenî çağda yine savaşlar durmuyor. Sırplar, Arnavutlara saldırıyor, hadi bakalım, buyurun. Hadi bakalım. Güzellikle, lafla dinlemiyor. Kaç defa elçiler, siyaset adamları geldiler, gittiler, muhtıralar verdiler. "Bak sonu fena olacak!" dediler. Dinlemediler, dinlemediler. Yüzlerce, binlerce insan öldü. Bak şimdi "On dört tane Sırp çiftçi öldü." diye yer yerinden oynuyor. Ama on binlerce müslüman ölürken onlar hiç ses çıkarmıyorlardı. Şimdi ayağa kalkıp, hoplayanlar, zıplayanlar var. Tabi hiçbir şekilde tasvip etmiyoruz ama bir göstersinler bakalıım. "Biz bunları tasvip etmiyoruz, böyle yapmayın!" diyen bir adamlarını göstersinler. Hiç demediler, şimdi başlarına gelince feryadı basıyorlar. Tabi bu dünya etme bul dünyasıdır. Ettiğini bulur. Hane yıkanın hanesi viran olur. Kişi ne ektiyse onu biçer.
Ve ma'llâhu bi ğâfilin ammâ ta'melûn. "Cenâb-ı Hak, Allah, sizin yaptıklarınızdan gafil değildir."
Hitap yahudilere; belki Medine'deki Benî Kaynuka, Benî Nâdir, Benîş Kurayza yahudilerine ama aslında hepimize, bütün insanlara, bütün yaratılanlara, bütün mükellef insanlara...
"Allah yaptıklarınızdan gafil değildir!"
O halde ayağımızı denk alacağız, dinimize sımsıkı sarılacağız, Allah'ın ahkâmını güzelce uygulayacağız.
Ülâike. "Onlar." Ellezîne. "O kimselerdir ki." İşterevü'l-hayâte'd-dünyâ bi'l-âhire. "Âhireti satıp âhireti verip dünya hayatını satın almışlardır."
Onlar âhirete aldırmıyorlar, âhireti umursamıyorlar, cehenneme gireceklerine aldırmıyorlar, âhiretlerini mahvederek dünya hayatlarının keyfini sürdürüyorlar. Keyif olduğu da şüpheli. Dünya hayatında kim uzun boylu rahat görmüş.
Dünya hayatı, elemli, kederli, hastalıklı, sağlıklı, üzüntülü, sevinçli gider. Doğumdan dolayı insanlar sevinir, akîka keser, kurban keser, bayram eder. Ölümden dolayı matem eder, Yasinler okur, hatimler okur. Sevinçli zamanlarında şen şatır dolaşır, kahkaha atar, güler, oynar, hastalandığı zaman inim inim inler. Dünya hayatı bu.
Sonra milletlerin de tarih kitaplarının olayları ortada. İyi günler, kötü günler daima olagelmiş.
Ve tilke'l-eyyâmü nüdâvilühâ beyne'n-nâs.
Peygamber Efendimiz'in zamanında bile Peygamber Efendimiz'in asrı, Asr-ı Saadet olduğunda bile olaylar inişli çıkışlı olmuş. Onun için "Dünya hayatını süreceğim." diye âhireti helâk etmek, mahvetmek akıllıca bir şey değil.
Diyarbakırlı Said Paşa'nın güzel bir şiiri vardı, öğretici bir şiir:
Bu dünyada ev yapıp, ukbâyı berbat eyleme. "Dünyada keyifle yaşayacağım." diye tedbirler alırken âhiretini harap etme. İbrahim b. Ethem rahmetullahi aleyh hazretleri de tarihteki büyük mürşitlerimizden, Belh şehrinin meşhur evliyâsından. O da demiş ki;
"İnsanlar dünyayı imar etmeye koşuşurken sen âhiretini imar etmeye çalış. Gözünü aç, ona çalış. Herkes dünya için koşuşturuyor, sen âhireti düşün. 'Ben âhireti nasıl mamur edebilirim, nasıl cennetin köşklerini kazanabilirim, nasıl Allah'ın rızasına erebilirim?' diye sen onu düşün."
Altı nasihati var. Bir cümlesi de böyle.
İze'ş-teğale'n-nâsü bi imâreti'd-dünyâ bi imâreti'l-âhire. "İnsanlar dünyayı mamur etmeye uğraşıp dururlarken sen âhireti mamur etmeye çalış."
Tabi burada "dünyayı mamur etmek" deyince millet sanıyor ki "'Ev yapmak, yol yapmak, baraj yapmak vs. yapılmasın mı?' demek istiyor?"
Hayır. "Bu dünya hayatında gülüp oynamayı hedef alacağına, âhirette cenneti kazanmayı hedef al!" demek. Dünyanın imarı, âhiretin imarı bu. Yoksa Allah bazı insanlara, edepli insanlara mal da mülk de veriyor. Köşk de, yalı da veriyor. Araba da veriyor. Hepimizi türlü türlü nimetlere, layık olmadığımız nimetlere gark ediyor.
Dünya hayatı, burada be, bâ-ı mukâbele. Hayât-ı dünyâ kısa. Şu ömürdeki kısa birtakım menfaatler için, zevk ü sefalar için, geçici, fâni lezzetler için âhireti satmışlardır. Âhireti verip, mahvedip, havaya verip, yele verip, rüzgara verip, dünyalık şey yapmaya geçmiş kimselerdir.
Fe lâ yuhaffefü anhümü'l-azâbü ve lâ hüm yünsarûn. "Onlara cehennemde azap yapıldığı zaman azapları hafifletilmeyecektir." Fe lâ yuhaffefü anhümü'l-azâb. "Azapları şiddetlene şiddetlene gidecektir. Hafifleme bahis konusu değildir."
Hani demişler ki; "Belirli günlerde yanacağız, ondan sonra kurtulacağız, selamete ereceğiz." Öyle değil!
Fe lâ yuhaffefü anhümü'l-azâb. "Azap onlara hafifletilmeyecek." Ve lâ hüm yünsarûn. "Onlara herhangi bir yardım ediciden yardım da olmayacak."
Allah'tan başka yardım edici yoktur. Allah dilerse kurtarır. Allah dilemedikten sonra Allah'ın kahrına uğramış, gazabına mâruz kalmış bir kimseye hiçbir yardımcı da yoktur. "Öyle kimselere hiç kimse yardım da edemez!" diye ebedî azap göreceklerini, hiçbir şekilde durumlarının düzelmeyeceğini, düzeltilmeyeceğini, hiçbir kimsenin gelip şefaat etmeyeceğini, hiçbir kimsenin onlara yardım edemeyeceğini Cenâb-ı Mevlâ bildiriyor.
Allahu Teâlâ hazretleri, okuduğumuz âyetlerden, gereken ibretleri, dersleri çıkarmayı hepimize nasip eylesin. Ârif olan, akıllı olan, çevresinde dönen olaylardan ibret alır. Başkalarının başına gelen felaketlerden, musibetlerden ikaz olur, muteyakkız olur, mütenebbih olur. İşin mahiyetini anlar. "Bak bunun başına böyle geldi. Demek ki bu böyle değildir." diye ibret alır. Kıssaların sebebi, "Kıssalardan hisse alınsın." diyedir.
Olaylara bakışın sonunda insan ibret almalıdır.
Fa'tebirû yâ üli'l-ebsâr. "Ey göz sahipleri, basiret sahipleri, olaylardan ibret alın!" "Gözünüzü açın, dersinizi alın!"" diye Cenâb-ı Mevlâ buyuruyor.
Allah bizi sevdiği kullardan eylesin, sevdiği işleri yapmaya muvaffak eylesin. Çevremizde oluşan çeşitli olaylardan ibret elmayı nasip eylesin. Ayağımızı denk almamızı nasip eylesin. Eğer hatamız varsa eğer hatalıysanız kişi kendisini bilir. Kişi en iyi kendisini kendisi bilir, başkası bilmez.
Kendi kendinizi ölçün, elinizi vicdanınıza koyun "Yahu ben de hiç güzel işler yapmıyorum." diye işleriniz hatalıysa düzeltin ve Cenâb-ı Hakk'ın yoluna dönün. Hatanız varsa tevbe edin. Allah tevbe edeni sever, tevbeleri kabul eder, tevbe edenin geçmiş günahlarını da siler. İslâm'ın güzel tarafı budur işte, imanın güzel tarafı budur. Mü'min insan hatasına tevbe etti mi Allah da ona teveccüh buyurur.
Çünkü;
Hüve't-tevvâbü'r-rahîm'dir. "Tevbeleri kabul edici" dir.
Kul O'na yönelince, teveccüh edince O da kuluna çok daha fazla teveccüh eder.
Aşk ile sıdk ile tevbe edin, günahları bırakın. Adam öldürmüş bile olsanız, elinizden bir kaza çıkmış bile olsa, şimdiye kadar ki hayatınızda çeşitli hatalar bile olsa, günahkar da olsanız ümidinizi kesmeyin ama tevbe edip doğru yola dönün. Cenâb-ı Hak bundan sonraki ömrünüzü iman yolunda, Kur'an yolunda, hak rızasına uygun akıllı, uslu, edepli, ahlâklı, Ümmet-i Muhammed'e faydalı, kullarının duasını almaya sebep olacak güzel işler yaparak vakit geçirmeyi nasip eylesin. Hüsn ü hâtimeler nasip eylesin.
Tabi Allah hüsn ü hâtimelerden önce rızasına uygun, hayırlı, uzun, sıhhatli, âfiyetli, huzurlu, saadetli, uzun ömürler versin. Neden kendim için de sizler için de uzun ömür istiyorum. Çünkü bir müslüman kolay yetişmiyor. Allah hayırlı uzun ömür versin; sıhhatli, âfiyetli uzun ömür...
Çünkü İslâm'ı öğrenene kadar yıllar geçiyor. Ondan sonra öğrendiğini uygulayacak; bir de başkalarına öğretecek. Bir de çocuklarınızı iyi müslüman yetiştirmeye çok dikkat edin.
Bir taze olayla sözümü bitirmek istiyorum. Buraya 2000 km. mesafede bir şehir var. İki gün önce o şehirden bir aile; "Beni ziyaret etsin, benden nasihat alsın, ders alsın, tesbihleri öğrensin." diye çocuğunu uçağa bindirmiş. Çok çok memnun ve mütehassis oldum ve annesi-babası Avustralya'da çocuğu hâfız olarak yetiştirmiş.
Kur'an kursu olmadığı halde, çeşitli mahrumiyetler olduğu halde, burada hâfız olarak yetiştirmiş. Ne kadar güzel!
Evlatlarınızı güzel yetiştirmeye gayret edin, hayırlı evlatlar edinmeye çok gayret edin. Müslümanın mutlaka çocuklarının çok olması lazım, iyi yetişmesi lazım. Şimdi sabah namazında, namaz kıldığımız yerde, camiye müdavim olan kimselere şöyle bakıyorum, babalarına dua ediyorum. Allah razı olsun. Tanıyorum. Falancanın babası bak çocuğunu iyi yetiştirmiş. Şimdi babası başka şehirde ama çocuk sabah namazını bile kaçırmıyor, geliyor.
Tabi evlenmiş. Ama evlendiği zaman ne olur? Anasının babasının baskısı kalmadığı için gözden uzak olduğu için alışmamışsa içine girmemişse namazı niyazı bırakır.
Kur'ân-ı Kerîm bazı kimselere;
Ve lemmâ yedhuli'l-îmânü fî kulûbiküm. "Henüz iman kalbinize girmedi." buyuruyor.
İmanın kalbe girip yerleşmesi başka bir olay.
Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühû demekle tamam insan müslüman oluyor ama imanın kalbe yerleşmesi ve insanın imana göre hareket etmesi daha ileri, yüksek bir durum. Allah o duruma gelmeyi cümlemize nasip eylesin.
Şu dünya hayatını, şimdiki hayatımızı, imtihanı başarıp Rabbimiz'in huzuruna yüzü ak, alnı açık, sevdiği, razı olduğu kullar olarak varalım. Rabbimiz bizi cennetiyle, cemaliyle müşerref eylesin. Habîb-i Edîbi Muhammed Mustafâsı sallallahu aleyhi ve sellem'e komşu eylesin. Rıdvân-ı Ekber'ine vâsıl eylesin.
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!