16.12.1994 - Kanaatkar Olmak, Söylenenle Yapılanın Bir Olması, Sadaka Vermek

Cuma Sohbetleri
16.12.1994 - Kanaatkar Olmak, Söylenenle Yapılanın Bir Olması, Sadaka Vermek
17.10.2025
22 dk 26 sn
Cumanız mübarek olsun aziz ve sevgili Akra dinleyicilerim.
Bu hafta hadîs-i kutsî'nin yani sözleri Allahu Teâlâ hazretlerinden Peygamber Efendimiz tarafından nakledilmiş hadîs-i şerîfler. Kutsî hadisler hadîs-i şerîflerin içinde güzel bir sınıf teşkil eder.
Orada Peygamber Efendimiz Allahu Teâlâ hazretleri’nin şöyle buyurduğunu naklediyor:
إِنْ اُعْطِيْتَ لَمْ تَقْنَعْ وَ إِنْ اُبْلِيْتَ لَمْ تَصْبِرْ تَأْمُرُ النّاَسَ بِالْخَيْرِ وَلآ تَفْعَلُهُ وَ تَنْهَي عَنِ الشَّرِّ وَلآ تُنْهَي عَنْهُ وَتُحِبُّ الصّاَلِحِينَ وَ لَسْتَ مِنْهُمْ وَ تُبْغِضُ الْمُناَفِقِينَ وَ اَنْتَ مِنْهُمْ تَقُولُ ماَ لآ تَفْعَلُ وَ تَفْعَلُ ماَ لآ تُؤْمَرُ تَسْتَوْفِي حَقَّكَ وَلآ تُوَفِّيَ حَقَّ غَيْرِكَ.
İn u’tiyte lem tekna’ ve in übliyte lem tasbır te’muru’n-nâse bi’l-hayri ve lâ tef’alühû ve tenhâ ani’ş-şerri ve lâ tünhâ anhü ve tuhibu’s-salihîne ve leste minhüm ve tubğidu’l-münâfikîne ve ente minhüm tekûlu mâ lâ tef’alu ve tef’al mâ lâ tü’meru testevfî hakkake ve lâ tüveffiye hakka ğayrike.
İn u’tiyte lem takna’ ve in übliyte lem tasbır. “Ey âdemoğlu!” İn u’tiyte. “Sana bir nimet verilirse,” Lem takna’. “Kanaat getirmiyorsun.” Çok şükür, elhamdülillah, kâfi, tamam yetiyor demiyorsun.Ve in übliyte. “Eğer bir belaya, musibete, imtihana uğramışsan…” Lem tasbir. “Sabretmiyorsun.” diye devam ediyor bu şeyler. Onları da okuyalım. Sonra dönüp izahını yapmaya çalışırız.
Te’muru’n-nâse bi’l-hayri ve lâ tef’alühû. “İnsanlara hayrı yapmayı emrediyorsun da…” Ve lâ tef’alü. “Sen kendin onu yapmıyorsun.” Söylüyorsun başkalarına ama kendin yapmıyorsun.
Ve tenhâ ani’ş-şerri ve lâ tünhâ anhü. “Başkalarına şerri yapma diye nasihati, öğüdü veriyorsun ama kendin ondan vazgeçmiyorsun.” Ve tuhibu’s-salihîne ve leste minhüm. “Salihleri seviyorsun ama kendin salih olamamışsın.” Ve tubğidu’l-münâfikîne. “Münafikları da sevmiyorsun kızıyorsun.” Ve ente minhüm. “Ama münafıkların durumundasın.” Ne kadar fena!
Tekûlu mâ lâ tef’alu. “Yapmadığını söylüyorsun.” Ve tef’al mâ lâ tü’meru. “Emrolunmamış olan işleri işlemektesin.” Testevfî hakkake. “Sana verilmesi gereken hakkına, hiçbir eksiklik olmadan verilsin diye sımsıkı sarılıyorsun; Ver benim hakkımı tamamıyla diyorsun da…” Ve lâ tüveffiye hakka ğayrike. “Senden başkasına senin vermen gerekeni tam vermiyorsun, başkasının hakkını vermiyorsun.” Kendi hakkını tam istiyorsun ama başkasının hakkını vermiyorsun.
Bu cümlelerde insanoğlunun acayip bir durumunu görmüş oluyoruz. İnsanoğlunun tezat dediğimiz, birbirine zıt şeylerden ikisine birden sahip olmaması lazım. Ya o, ya o! İyisi olması lazım, iyinin zıddı olan kötünün olmaması lazım. Fakat biz insanoğlu bir acayip terkibiz. Çok acayip!
Ateşle buz yan yana durur mu?
Durmaz, ateş buzu eritir su yapar, hatta suyu da kaynatır buhar yapar. Bir arada olmaz. Veya su ateşi söndürür. İkisi de soğuk olur. Ama insanoğlu öyle değil, tezatlarla yaşıyor. Hadîs-i şerîfin bu cümlelerinde buna işaret ediliyor. Bu tezatlardan, bizim kendimizi kurtarmamız lazım.
Buyuruyor ki:
İn u’tiyte lem tekna’. “Verildiği zaman kanaat etmiyorsun.” “Daha ver, daha ver, daha ver,” diyorsun. Verilmiş olana kanaat etmiyorsun. Verilene teşekkür etmek, kanaatkâr olmak lazım.
İnsanoğlunun aslî ihtiyaçları var. Tamam yemek yemesi, su içmesi, hava alması lazım, bürünmesi, örtünmesi lazım… Aslî ihtiyaçlardan sonra, paramız arttığı zaman aslî olmayan ihtiyaçlara yöneliyoruz. Biraz süse, ziynete yönelmeye başlıyoruz. Daha da paramız arttığı zaman, lüzumsuz, malayanî, işe yaramayan şeylere masraflar yapmaya başlıyoruz. Biraz daha paramız arttığı zaman israfa başlıyoruz. Biraz daha paramız arttığı zaman da haramlara düşüyoruz. Yani insanoğlunun ne gözü doyuyor, ne de hırsının bir sonu geliyor.
Onun için “İnsanoğlunun iki vadi dolusu altını olsa, bir üçüncüyü ister.” deniliyor. Yeter işte! Vadi bu. Sandık değil, oda değil, kutu değil, vadi dolusu altın. Üçüncüsünü de alayım diye iki vadi dolusu altını olsa üçüncüsünü ister. Bu bir hırs… Eğer insan kazandığı parayla, kazancıyla hayır hasenât yapıyorsa güzel.
نِعْمَ الْمَالُ الصَّالِحُ لِلرَّجُلِ الصَّالِحُ
Ni’me’l-mâlu’s-salihu li’r-racuüli’s-sâlihu. “İyi bir mal, iyi bir insana yaraşır.” O malla o salih kimse hayır hasenât yapar. Şu etrafımızda gördüğümüz çeşmeler, köprüler, camiler, medreseler bütün hep ecdadımızın hayırlarının eseri. Zenginler hayır yapmışlar. Paralarını halkın hizmetine harcamışlar.
Su getirmişler. Hele hele çok sevdiğim bir hanımefendi sultan var, hayranım. Bezm-i âlem Vâlide Sultan.İstanbul’a neler yapmış?
İstanbul’da, bence hatırasına anıt dikilmesi gereken mühim bir şahsiyet. Terkos gölü onun malıymış. Su getirmiş, bentler onun… Fakirler, garipler, garibanlar tedavi olsun diye hastane yaptırmış. Camiler yaptırmış vesaire… Hayrının hasenâtının haddi hesabı yok. Ne kadar güzel! Kazandıklarını hayra sarf etmiş. Zulümle, haksız yere değil; helalinden hayırlı, haklı, meşru, temiz yolarla kazanılmış para…
İnsanoğlu istiyor. Çünkü her ihtiyacı onunla karşılamak mümkün oluyor. Her türlü hayrı yapmak da onunla mümkün oluyor. Ahiret sevabı da zekât vererek, hayır yaparak parayla kazanılabiliyor. O bakımdan iyi. Ama insanoğlunun bir açgözlü tarafı var. Verildikçe doymuyor, daha istiyor. Hani şuna benziyor;
Kedinin önüne birazcık bir şey atıyorsun. Lup yutuyor. Bir daha gözünün içine bakıyor, “miyav” diyor. Bir daha istiyor. Bir daha atıyorsunuz, yine istiyor, doymak bilmiyor. Adamın önüne koyuyorsun, bir tabak sıyırıyor, bir daha istiyor. Yanındaki aç. Biraz da ona ver. Veyahut ortaya müşterek bir yemek konulmuşsa bakıyorsunuz, içinde üç tane parça et var; üçünü birden hop hop hop o yutmuş, ötekilerine bir şey yok. Suyuna ekmek banacak da yiyecekler.
Olmaz!
Kanaat yok; hırs var, açgözlülük var, doymamak var… Bu doğru değil.
İn u’tiyte lem takna’. “Ey âdemoğlu! Veriliyor, tamam, yetiyor. Yetecek kadar verildiği halde yine kanaat göstermiyorsun.” Demek ki bu hırs, bu terbiyesizlik doğru değil. Bu sefer başkasının hakkına uzanmaya yöneliyor.
Hırs insanı birtakım günahlara sevk ediyor, birtakım haramları işlemeye götürüyor. Halbuki kanaatkâr olsa, “Yok elimdeki yeter, ben harama yönelmem, bulaşmam.” dese o zaman günahtan kurtulacak.
Onun için hadîs-i şerîf, İn u’tiyte lem takna’. “Verildiği zaman kanaatkâr olmuyorsun. Hırsın tükenmiyor, sönmüyor; sönmeli.” demek istiyor. İn übliyte. “Başına bir bela geldiyse; bir hastalık, bir sıkıntı, bir nahoş hadise gelmişse,” Lem tasbir. “Sabretmiyorsun.”
Biliyorsunuz kâinatı yöneten Allahu Teâlâ hazretleri kullarını imtihan ediyor. İyi kullarının da başına çeşitli sıkıntılar gelmiş. Peygamberler, Allah’ın seçkin, temiz, pırıl pırıl, ahlaklı kulları. Kullarının iyiliğini isteyen çok çok faziletli insanlar… Onların başına da nice sıkıntılar, haksızlıklar gelmiş, işkencelere uğramışlar, hapislere düşmüşler.
Yusuf aleyhisselam’ın hapishane hayatı meşhur. Musa aleyhisselam’ın firavunla macerası, heyecanları, sıkıntıları dertleri meşhur. İsa aleyhisselam’ın hali meşhur. İbrahim aleyhisselam’ın ne kadar sıkıntı çektiğini, nasıl öldürülmek istendiğini biliyoruz. Bunların hayatlarını okumamız lazım.
İnsanoğlu iyi kul olunca da başına belalar, musibetler, imtihanlar geliyor.
İmtihan... Başa gelen bütün olaylar, senin iraden dışında, Allah tarafından başına gelen olaylar imtihandır.
Kaza, bela, hastalık, sıkıntı, çeşitli üzücü olaylar…
Bunlar nedir?
Birer imtihandır.
Bunların imtihan olduğunu bileceğiz. İmtihana güzel karşılık vermemiz, imtihandan iyi not alıp çıkmamız lazım. İnsanoğlu öyle yapmıyor…
Ve in übliyte lem tasbir. “Ey âdemoğlu! Başına bir musibet, imtihan geldiği zaman sabretmiyorsun, böyle şey olmaz.” Yani “Sabret.” demek.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Hepinize esenlikler, mutluluklar dilerim. Hepinize gönlünüzce güzel günler dilerim. Ama ne kadar iyi günler dilesek, muhakkak ölüm denen bir hadise oluyor. Yaşlananlar, ihtiyarlayanlar oluyor. Yaşı şu yaşa gelmiş, bir gün geliyor ölüyor.
Ölüm bir musibet değil midir? Ailede birisi öldüğü zaman hepimiz üzülmez miyiz, ağlamaz mıyız?
Ağlarız, üzülürüz. Sevdiğimiz hocalarımız rahatsızlandığı zaman...
Mehmed Zahid hocamız rahatsızlandı, ben ihvanımızdan nice insanları hatırlıyorum, elini açıyor, dua ediyor; “Yâ Rabbi! Benim ömrümden al, hocamızın ömrüne ekle, o yaşasın ben öleyim.” diyorlar. Bu sevgiden kaynaklanıyor. Allahu Teâlâ hazretlerinin ömür sıkıntısı yok ki, oradan alacak, orayı telafi edecek. Sana da, ona da ömür verir. Allahu Teâlâ hazretleri dilerse, 1000 yıl yaşar. Ama ölüm de hikmetli, ölüm de gerekli. Bazen insan ölümü de istiyor. Allahu Teâlâ hazretlerine kavuşmayı cân u gönülden istiyor.
Sahabeden, tabiînden bazı insanların hayatlarını da biliyoruz. “Yâ Rabbi! Hiç olmazsa, bu akşam artık canımı al da, sevdiğim Muhammed-i Mustâfa’ya ve ashâbına kavuşayım.” diye dua edenleri okumuştuk kitaplarda, biliyoruz.
Ee ne yapalım?
Hastalık gelebilir, ölüm gelebilir. Hastalık Peygamber Efendimiz’e de gelmiş, Eyüp aleyhisselam’a da gelmiş. Macerası meşhur, Kur’ân-ı Kerîm’de olduğu için ismini zikrediyoruz. Nice yıllar hastalık çekmiş ama imtihanı güzel başarmış. Bela, musibet, imtihan gelebilir.
Ne yapacak?
Sabrederek sevap kazanacak.
Bela gelebilir, size de gelebilir. Arabanızda arıza olur. Vücudunuzda hastalık olur, çoluk çocuğunuzda, işinizde problem olur. Dertsiz insan olmaz. Zenginin de, fakirin de derdi vardır. Padişahın da, Reisicumhurun da derdi vardır. Dervişin de, köylü dayının da derdi vardır. Herkesin bir derdi var…
O halde belaya sabretmeyi öğreneceğiz. Sabır da bizim bir ruhî kuvvetimizdir. Hem de sevap kazanma kaynağımızdır. Ne güzel sabredince Allah sevap veriyor:
Te’muru’n-nâse bi’l-hayri ve lâ tef’alühû. “İnsanlara hayrı emrediyorsun, ‘yap’ diyorsun, tavsiye ediyorsun, nasihat ediyorsun, kendin yapmıyorsun.” Ve tenhâ ani’ş-şerri ve lâ tünhâ anhü. “İnsanlar şer işlemesinler diye nasihat ediyorsun, şerri işlemekten men etmeye çalışıyorsun, kendin, vazgeçmiyorsun, kendin yapıp duruyorsun.” Bu bir tezattır. İnsanın, sözü gibi söylediği nasihatleri kendisi de uygulamalı, kendisi de onları yapmalı. Eskiler bunu çok güzel anlamışlar.
Diyorlar ki; en-Nasîhatü sehlün ve’l-müşkilü kabûlühâ. “Nasihat etmek kolaydır; yapmak, nasihati kabul etmek zor.”
Onun için ne yapmamız gerekiyor?
Sözümüzü kendimiz uygulamalıyız. Önce kendimiz tatbik etmeliyiz. Kendi sözünü, nasihatini kendisi uygulamaya çalışan insanların tesiri de çok olur. Kendisi de aynen yapıyor. Çıkartıp parayı önce kendisi veriyor; ondan sonra başkaları da verir. Cömertliği kendisi yapıyor; “cömert ol” dediği kimseler de cömertliği yaparlar. Sabrı kendisi yapıyor; etrafındaki insanlar da bakarlar sabrederler.
Hele hele böyle, mürşit durumunda, şeyh durumunda olan insanların müritlerinin terbiyesi nasıldır?
Fiilen göz göre göre mücessem bir misal halinde iyiliği bizzat tatbik ediyor. Kendisi örnek oluyor, ötekiler de ona bakarak aynı şekilde hareket ediyorlar. Peygamber Efendimiz’in terbiye metodu bu. Etrafındaki sahâbe-i kirâmını böyle terbiye eylemiş.
Bizim büyüklerimizin hayatında, onların yanında, dizlerinin dibinde otururken görürdük. Doğrudan doğruya bir şey emretmezlerdi. “Şunu şöyle yap evladım.” demezlerdi. İşaretlerinden, kendisinin davranışından anlardık. Kendisi yapardı. Kendisi hizmete kalkardı. “Efendim siz yapmayın, biz yapalım.” derdik. Böylece örnek olurdu.
İnsan hayrı söyleyince kendisi önce yapmalı. “Şerri yapmayın.” deyince kendisi ilk önce şerri bırakan, bırakmış insan olmalı, tezata düşmemeli. “Halka verir talkını, kendi yutar salkımı.” diye halkımız bunu Nasreddin Hoca’nın ifadesi gibi tatlı bir tekerlemeyle güzel tasvir etmişler. Halka talkını verip de kendisi gidip salkımı yutmak olmaz. Herkes halka verdiği talkını, kendisi de tatbik etmeli.
Bu sadece hocalar için bahis konusu değil, baba için, anne için de böyle. Mesela, çocuğuna diyor ki;
“Evladım yalan söyleme.”
Tamam, evlat yalan söylemeyecek ama babası gözünün önünde komşusuna yalan söylüyor. Annesi gözünün önünde gelen misafirlere yalan söylüyor.
“Anne, hayır öyle değil!” dese,
“Sus, sen karışma!” deniliyor.
“Hay Allah neden karışma dedi?!”
Onu da anlamıyor çocukcağız.
Annesinden, babasından yalanı görünce, çocuk da yalan kıvırtıyor. Babasından yalanı görünce yalan kıvırtıyor. O zaman ananın babanı terbiyesi, çocuğa tesir etmiyor. Babası yapmıyor ki. “Demek ki söylenilen her şey yapılmayabilirmiş.” diye çocuğun aklına öyle bir iz yapıyor, öyle yerleşiyor. Bu sefer hayatta problem oluyor. Hadi bu sefer, bu çocuğu da düzelt. Anasını, babasını düzeltmek için uğraş, çocuğunu düzeltmek için uğraş. Kötü demirden, iyi kılıç yapılmaz. Kötü anne baba, çocuğunu o kadar terbiye edebiliyor. Edemiyor...
Birisini anlattılar. Evde koca karısına, “Namaz kılma.” diyor.
İyi ama niye kılmasın? Allah “kılın” diye emrediyor. Niye kılmayacak?
Kendisi kılmazmış, babası da kılmazmış.
Haa anlaşıldı. Babası namazsız, bînamaz, oğlu da olmuş bînamaz, karısını da bînamaz yapmak istiyor. Karısına da “Namaz kılma.” diyor. Dedim ki;
“Namazı kılacaksın, çünkü Allah’ın emridir. Koca ne derse desin. Kocana da nasihat edeceksin. O herife.” “Herif” dedim artık, ne yapayım? “O herife söyle, Allah’ın ‘kılın’ dediği şeyi kılmamak olur mu?” Allah Kur’ân-ı Kerîm’de, “Namaz kılın.” diyor. Namazın çok faydaları var. Namazla ilgili bir bahis açsak, bir iki vaaz yetmez. Aylarca, aylarca namazı anlatsak bitiremeyiz.
Kanadalı bir şahıs, Güneydoğu Asya’da diplomatlık yapmış. Kanada elçiliğinde çalışmış. Sonradan müslüman olmuş, Thomas Irving adında bir şahıs, kitap yazmış.
“Niçin müslüman oldun?” diye soruyorlar.
“Ben bütün dinleri inceleme fırsatı buldum. Kendim Kanadalı olduğum için Hıristiyanlığı biliyorum. Yahudiliği biliyorum. Güneydoğu Asya’da vazife gördüğüm için Budizm’i gördüm, Brahmanizm’i gördüm. Çeşitli dinleri gördüm. İbadetlerini inceledim.” diyor.
İyi tamam. “Bir de İslâm’ı inceledim. Baktım ki İslâm’ın ibadetlerinin hepsinde çok büyük bir güzellik, bir hikmet var. Yapıldığı zaman bir fayda var. Yapan insanın maddeten, mânen, sosyal yönden fayda gördüğü şeyler. Zekât güzel bir ibadet, çünkü toplum faydalanıyor. Namaz güzel bir ibadet, oruç güzel bir ibadet, vücut sıhhat kazanıyor.” diyor. Dünya üzerindeki öteki dinleri mukayese etmiş. İbadetlerin hepsinde muazzam faydalar ve güzellikler gördüğü için mukayese ederek müslüman oluyor. Koca diplomat alim, fâzıl, eser yazan, gazeteci, yazar. O müslüman oluyor. Bizim bînamaz babanın oğlu karısını namazdan men etmeye çalışıyor.
“Namaz kılma!”
Namaz kılmayınca ne olacak?
Niye inançsız insanlar gibi değil?
İnancından dolayı çok büyük avantajlar var da sen onun farkında değilsin. Sen bindiğin dalı kesmeye çalışıyorsun. Böyle cahillikler ediyor.
Demek ki bir insanın özü sözüne uygun olması lazım. Bu sadece vaizler için bahis konusu değil. Hani hoca halka talkın verir, salkımı kendi yutar. Babalar için de, öğretmenler için de öyle…
Öğretmen okulda takibat yapıyor. Yüznumaraların kapısından bakıyor; “Bakalım yukarıdan duman tütüyor mu, içeride çocuk sigara içiyor mu?”
Ondan sonra dışarı çıktığı zaman “eller yukarı cepler dışarı!” hadi bakalım sigara araştırması, ceza, disiplin bilmem ne…
Peki sigara zararlıysa kendin niye içiyorsun? Ondan sonra öğrencilere niçin yasaklıyorsun?
Faydalı bir şeyse bırak öğrenciler de içsin. Zararlı bir şeyse, ey öğretmen sen de bırak! Senin de sıhhatine zararlı. Öksürüyorsun, aksırıyorsun, ciğerlerin zifir doluyor. Kanser olma ihtimali artıyor. Çeşitli hastalıklar oluyor. Damar sertliği oluyor. Beynine felç gelebilir vesaire. Yavaş yavaş kendini zehirliyorsun. Demek ki öğretmen için de aynı şey gerekli, herkes için gerekli. Tüccar için de gerekli. Hayatımızın her anında, her yerinde dürüst olmak, doğru olmak gerekli. Bu hadîs-i şerîfte de çok güzel bu noktaya temas ediliyor. Sonra;
Ve tuhibu’s-salihîne ve leste minhüm. “Salihleri seviyorsun ama onlardan olamamışsın.” Sevdiğin insanlar gibi olmaya çalış. Bizim dinimiz model insanları benimseyip onlar gibi olma çalışmasıdır. En güzel model Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’dir. Ona benzemeye çalışmak, sünnet-i seniyyesine uymak, fenâ fi’r-resûl makamına ermek, Resûlullah’ta fâni olmak, erimek, Resûlullah’ı iyice içine sindirmek, Resûlullah’ın bir gölgesi olmak. Onun gibi olmak ne kadar güzel!
Ve tubğidu’l-münâfikîne ve ente minhüm. “Münafıkları sevmiyorsun, tenkit ediyorsun.” gazetelerde vesairelerde... Ağzını açıyorsun, kahvede bacak bacak üstüne atıyorsun, tenkid ediyorsun. “Vay falanca adam şöyle yaptı böyle yaptı.” İyi ama sen de şöyle böyle yapıyorsun, o tenkit ettiğin şeyleri yapıyorsun.
Olmaz!
O kötülükleri senin de bırakman lazım.
İyi salih bir insan nasıl olmalı?
Bunları sor, vasıfları öğren, o vasıfları elde etmeğe çalış.
Münafıkların alametleri nedir?
Öğren! Onlar varsa sende onlardan kurtulmaya çalış!
İşin aslı faslı budur. İyi müslüman olmak için görüyorsunuz, bayağı bir bilimsel çalışma yapması lazım insanın. Kâğıtlı kalemli dolaşması, biraz da araştırma yapması lazım.
Salih kimselerin alametleri nedir?
Hadi bakalım bir araştırma konusu. Ben üniversitede hoca iken, bazen talebelere böyle konu veriyordum;
Takva konusunu inceleyin; 15-20 sayfa bir dosya halinde hazırlayın.
İyi bir gencin, müslümanın neler yapması, nasıl olması, günlük hayatını nasıl geçirmesi lazım?
Hadi bakalım inceleyin bir dosya halinde getirin. Üç dosya, beş dosya, 10-15 arkadaş bakıyorsun buna heves etmiş, çalışmışlar, getiriyorlar. “Hocam şöyle bir ödev vermiştiniz işte elimden geldiğince yaptım.” diyorlar.
Demek ki dikkat edersek, gayret edersek peşine takılırsak işin, aklımızı o meseleye takar da üzerinde durursak, güzel şeyleri öğrenebiliriz, kendimizi geliştirebiliriz. Geliştirmek lazım. İnsanoğlu kendisini geliştirebilmeli, gelişmeli. Kötülüklerden sıyrılmalı, iyilikleri işlemeli ve günden güne faziletli bir insan olmaya doğru adım adım merdivenlerden yükselmeli, zirveye tırmanmaya çalışmalı. Böyle âbid, zahid, kâmil, tatlı, sevimli, bilge, hakîm, alim, fâzıl, Ümmet-i Muhammed’e, millete, vatana faydalı bir insan hâline gelmeli.
Allahu Teâlâ hazretleri bizde sevmediği ne gibi hal ve huy ve sıfat varsa bizi onlardan kurtarsın. Bizi sevdiği güzel sıfatlara sahip eylesin, sevdiği kul eylesin. Huzuruna sevdiği kul olarak varalım. Rabbimiz bizi sevdikleriyle beraber, bizim sevdiklerimiz yakınlarımızla beraber cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.
İmtihan... Başa gelen bütün olaylar, senin iraden dışında, Allah tarafından başına gelen olaylar imtihandır.
Kaza, bela, hastalık, sıkıntı, çeşitli üzücü olaylar…
Bunlar nedir?
Birer imtihandır.
Bunların imtihan olduğunu bileceğiz. İmtihana güzel karşılık vermemiz, imtihandan iyi not alıp çıkmamız lazım. İnsanoğlu öyle yapmıyor…
Ve in übliyte lem tasbir. “Ey âdemoğlu! Başına bir musibet, imtihan geldiği zaman sabretmiyorsun, böyle şey olmaz.” Yani “Sabret.” demek.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Hepinize esenlikler, mutluluklar dilerim. Hepinize gönlünüzce güzel günler dilerim. Ama ne kadar iyi günler dilesek, muhakkak ölüm denen bir hadise oluyor. Yaşlananlar, ihtiyarlayanlar oluyor. Yaşı şu yaşa gelmiş, bir gün geliyor ölüyor.
Ölüm bir musibet değil midir? Ailede birisi öldüğü zaman hepimiz üzülmez miyiz, ağlamaz mıyız?
Ağlarız, üzülürüz. Sevdiğimiz hocalarımız rahatsızlandığı zaman...
Mehmed Zahid hocamız rahatsızlandı, ben ihvanımızdan nice insanları hatırlıyorum, elini açıyor, dua ediyor; “Yâ Rabbi! Benim ömrümden al, hocamızın ömrüne ekle, o yaşasın ben öleyim.” diyorlar. Bu sevgiden kaynaklanıyor. Allahu Teâlâ hazretlerinin ömür sıkıntısı yok ki, oradan alacak, orayı telafi edecek. Sana da, ona da ömür verir. Allahu Teâlâ hazretleri dilerse, 1000 yıl yaşar. Ama ölüm de hikmetli, ölüm de gerekli. Bazen insan ölümü de istiyor. Allahu Teâlâ hazretlerine kavuşmayı cân u gönülden istiyor.
Sahabeden, tabiînden bazı insanların hayatlarını da biliyoruz. “Yâ Rabbi! Hiç olmazsa, bu akşam artık canımı al da, sevdiğim Muhammed-i Mustâfa’ya ve ashâbına kavuşayım.” diye dua edenleri okumuştuk kitaplarda, biliyoruz.
Ee ne yapalım?
Hastalık gelebilir, ölüm gelebilir. Hastalık Peygamber Efendimiz’e de gelmiş, Eyüp aleyhisselam’a da gelmiş. Macerası meşhur, Kur’ân-ı Kerîm’de olduğu için ismini zikrediyoruz. Nice yıllar hastalık çekmiş ama imtihanı güzel başarmış. Bela, musibet, imtihan gelebilir.
Ne yapacak?
Sabrederek sevap kazanacak.
Bela gelebilir, size de gelebilir. Arabanızda arıza olur. Vücudunuzda hastalık olur, çoluk çocuğunuzda, işinizde problem olur. Dertsiz insan olmaz. Zenginin de, fakirin de derdi vardır. Padişahın da, Reisicumhurun da derdi vardır. Dervişin de, köylü dayının da derdi vardır. Herkesin bir derdi var…
O halde belaya sabretmeyi öğreneceğiz. Sabır da bizim bir ruhî kuvvetimizdir. Hem de sevap kazanma kaynağımızdır. Ne güzel sabredince Allah sevap veriyor:
اِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ اَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ
İnnemâ yüveffe’s-sâbirûne ecrahüm bi-ğayri hisâbin. Allahu Teâlâ hazretleri, sabredenlere ölçüsüz, hesapsız büyük mükâfat veriyor. İslâmî ibadetlerin sonucunda, kulun fayda göreceği ibadetlerin çoğu sabırdır. Sabırla elde edilir. Ramazan’da teravih sabırdır, oruç sabırdır, çalışıp çabalayıp helalinden kazanmak, kazandığından zekâtını ayırmak, sevdiği o güzel paraları, fakirlere vesaireye vermek sabırdır. Kimisi severek, kimisi içi, canı koparak veriyor. Neyse sabredecek, o ibadeti yapacak, sadakayı verecek.
Hac sabır, umre sabır… Binâenaleyh “Ey âdemoğlu! Verildiği zaman kanaatkâr ol; musibet, imtihan geldiği zaman da sabırlı ol, sevap kazan.” Sonra;Te’muru’n-nâse bi’l-hayri ve lâ tef’alühû. “İnsanlara hayrı emrediyorsun, ‘yap’ diyorsun, tavsiye ediyorsun, nasihat ediyorsun, kendin yapmıyorsun.” Ve tenhâ ani’ş-şerri ve lâ tünhâ anhü. “İnsanlar şer işlemesinler diye nasihat ediyorsun, şerri işlemekten men etmeye çalışıyorsun, kendin, vazgeçmiyorsun, kendin yapıp duruyorsun.” Bu bir tezattır. İnsanın, sözü gibi söylediği nasihatleri kendisi de uygulamalı, kendisi de onları yapmalı. Eskiler bunu çok güzel anlamışlar.
Diyorlar ki; en-Nasîhatü sehlün ve’l-müşkilü kabûlühâ. “Nasihat etmek kolaydır; yapmak, nasihati kabul etmek zor.”
Onun için ne yapmamız gerekiyor?
Sözümüzü kendimiz uygulamalıyız. Önce kendimiz tatbik etmeliyiz. Kendi sözünü, nasihatini kendisi uygulamaya çalışan insanların tesiri de çok olur. Kendisi de aynen yapıyor. Çıkartıp parayı önce kendisi veriyor; ondan sonra başkaları da verir. Cömertliği kendisi yapıyor; “cömert ol” dediği kimseler de cömertliği yaparlar. Sabrı kendisi yapıyor; etrafındaki insanlar da bakarlar sabrederler.
Hele hele böyle, mürşit durumunda, şeyh durumunda olan insanların müritlerinin terbiyesi nasıldır?
Fiilen göz göre göre mücessem bir misal halinde iyiliği bizzat tatbik ediyor. Kendisi örnek oluyor, ötekiler de ona bakarak aynı şekilde hareket ediyorlar. Peygamber Efendimiz’in terbiye metodu bu. Etrafındaki sahâbe-i kirâmını böyle terbiye eylemiş.
Bizim büyüklerimizin hayatında, onların yanında, dizlerinin dibinde otururken görürdük. Doğrudan doğruya bir şey emretmezlerdi. “Şunu şöyle yap evladım.” demezlerdi. İşaretlerinden, kendisinin davranışından anlardık. Kendisi yapardı. Kendisi hizmete kalkardı. “Efendim siz yapmayın, biz yapalım.” derdik. Böylece örnek olurdu.
İnsan hayrı söyleyince kendisi önce yapmalı. “Şerri yapmayın.” deyince kendisi ilk önce şerri bırakan, bırakmış insan olmalı, tezata düşmemeli. “Halka verir talkını, kendi yutar salkımı.” diye halkımız bunu Nasreddin Hoca’nın ifadesi gibi tatlı bir tekerlemeyle güzel tasvir etmişler. Halka talkını verip de kendisi gidip salkımı yutmak olmaz. Herkes halka verdiği talkını, kendisi de tatbik etmeli.
Bu sadece hocalar için bahis konusu değil, baba için, anne için de böyle. Mesela, çocuğuna diyor ki;
“Evladım yalan söyleme.”
Tamam, evlat yalan söylemeyecek ama babası gözünün önünde komşusuna yalan söylüyor. Annesi gözünün önünde gelen misafirlere yalan söylüyor.
“Anne, hayır öyle değil!” dese,
“Sus, sen karışma!” deniliyor.
“Hay Allah neden karışma dedi?!”
Onu da anlamıyor çocukcağız.
Annesinden, babasından yalanı görünce, çocuk da yalan kıvırtıyor. Babasından yalanı görünce yalan kıvırtıyor. O zaman ananın babanı terbiyesi, çocuğa tesir etmiyor. Babası yapmıyor ki. “Demek ki söylenilen her şey yapılmayabilirmiş.” diye çocuğun aklına öyle bir iz yapıyor, öyle yerleşiyor. Bu sefer hayatta problem oluyor. Hadi bu sefer, bu çocuğu da düzelt. Anasını, babasını düzeltmek için uğraş, çocuğunu düzeltmek için uğraş. Kötü demirden, iyi kılıç yapılmaz. Kötü anne baba, çocuğunu o kadar terbiye edebiliyor. Edemiyor...
Birisini anlattılar. Evde koca karısına, “Namaz kılma.” diyor.
İyi ama niye kılmasın? Allah “kılın” diye emrediyor. Niye kılmayacak?
Kendisi kılmazmış, babası da kılmazmış.
Haa anlaşıldı. Babası namazsız, bînamaz, oğlu da olmuş bînamaz, karısını da bînamaz yapmak istiyor. Karısına da “Namaz kılma.” diyor. Dedim ki;
“Namazı kılacaksın, çünkü Allah’ın emridir. Koca ne derse desin. Kocana da nasihat edeceksin. O herife.” “Herif” dedim artık, ne yapayım? “O herife söyle, Allah’ın ‘kılın’ dediği şeyi kılmamak olur mu?” Allah Kur’ân-ı Kerîm’de, “Namaz kılın.” diyor. Namazın çok faydaları var. Namazla ilgili bir bahis açsak, bir iki vaaz yetmez. Aylarca, aylarca namazı anlatsak bitiremeyiz.
Kanadalı bir şahıs, Güneydoğu Asya’da diplomatlık yapmış. Kanada elçiliğinde çalışmış. Sonradan müslüman olmuş, Thomas Irving adında bir şahıs, kitap yazmış.
“Niçin müslüman oldun?” diye soruyorlar.
“Ben bütün dinleri inceleme fırsatı buldum. Kendim Kanadalı olduğum için Hıristiyanlığı biliyorum. Yahudiliği biliyorum. Güneydoğu Asya’da vazife gördüğüm için Budizm’i gördüm, Brahmanizm’i gördüm. Çeşitli dinleri gördüm. İbadetlerini inceledim.” diyor.
İyi tamam. “Bir de İslâm’ı inceledim. Baktım ki İslâm’ın ibadetlerinin hepsinde çok büyük bir güzellik, bir hikmet var. Yapıldığı zaman bir fayda var. Yapan insanın maddeten, mânen, sosyal yönden fayda gördüğü şeyler. Zekât güzel bir ibadet, çünkü toplum faydalanıyor. Namaz güzel bir ibadet, oruç güzel bir ibadet, vücut sıhhat kazanıyor.” diyor. Dünya üzerindeki öteki dinleri mukayese etmiş. İbadetlerin hepsinde muazzam faydalar ve güzellikler gördüğü için mukayese ederek müslüman oluyor. Koca diplomat alim, fâzıl, eser yazan, gazeteci, yazar. O müslüman oluyor. Bizim bînamaz babanın oğlu karısını namazdan men etmeye çalışıyor.
“Namaz kılma!”
Namaz kılmayınca ne olacak?
Niye inançsız insanlar gibi değil?
İnancından dolayı çok büyük avantajlar var da sen onun farkında değilsin. Sen bindiğin dalı kesmeye çalışıyorsun. Böyle cahillikler ediyor.
Demek ki bir insanın özü sözüne uygun olması lazım. Bu sadece vaizler için bahis konusu değil. Hani hoca halka talkın verir, salkımı kendi yutar. Babalar için de, öğretmenler için de öyle…
Öğretmen okulda takibat yapıyor. Yüznumaraların kapısından bakıyor; “Bakalım yukarıdan duman tütüyor mu, içeride çocuk sigara içiyor mu?”
Ondan sonra dışarı çıktığı zaman “eller yukarı cepler dışarı!” hadi bakalım sigara araştırması, ceza, disiplin bilmem ne…
Peki sigara zararlıysa kendin niye içiyorsun? Ondan sonra öğrencilere niçin yasaklıyorsun?
Faydalı bir şeyse bırak öğrenciler de içsin. Zararlı bir şeyse, ey öğretmen sen de bırak! Senin de sıhhatine zararlı. Öksürüyorsun, aksırıyorsun, ciğerlerin zifir doluyor. Kanser olma ihtimali artıyor. Çeşitli hastalıklar oluyor. Damar sertliği oluyor. Beynine felç gelebilir vesaire. Yavaş yavaş kendini zehirliyorsun. Demek ki öğretmen için de aynı şey gerekli, herkes için gerekli. Tüccar için de gerekli. Hayatımızın her anında, her yerinde dürüst olmak, doğru olmak gerekli. Bu hadîs-i şerîfte de çok güzel bu noktaya temas ediliyor. Sonra;
Ve tuhibu’s-salihîne ve leste minhüm. “Salihleri seviyorsun ama onlardan olamamışsın.” Sevdiğin insanlar gibi olmaya çalış. Bizim dinimiz model insanları benimseyip onlar gibi olma çalışmasıdır. En güzel model Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’dir. Ona benzemeye çalışmak, sünnet-i seniyyesine uymak, fenâ fi’r-resûl makamına ermek, Resûlullah’ta fâni olmak, erimek, Resûlullah’ı iyice içine sindirmek, Resûlullah’ın bir gölgesi olmak. Onun gibi olmak ne kadar güzel!
Ve tubğidu’l-münâfikîne ve ente minhüm. “Münafıkları sevmiyorsun, tenkit ediyorsun.” gazetelerde vesairelerde... Ağzını açıyorsun, kahvede bacak bacak üstüne atıyorsun, tenkid ediyorsun. “Vay falanca adam şöyle yaptı böyle yaptı.” İyi ama sen de şöyle böyle yapıyorsun, o tenkit ettiğin şeyleri yapıyorsun.
Olmaz!
O kötülükleri senin de bırakman lazım.
İyi salih bir insan nasıl olmalı?
Bunları sor, vasıfları öğren, o vasıfları elde etmeğe çalış.
Münafıkların alametleri nedir?
Öğren! Onlar varsa sende onlardan kurtulmaya çalış!
İşin aslı faslı budur. İyi müslüman olmak için görüyorsunuz, bayağı bir bilimsel çalışma yapması lazım insanın. Kâğıtlı kalemli dolaşması, biraz da araştırma yapması lazım.
Salih kimselerin alametleri nedir?
Hadi bakalım bir araştırma konusu. Ben üniversitede hoca iken, bazen talebelere böyle konu veriyordum;
Takva konusunu inceleyin; 15-20 sayfa bir dosya halinde hazırlayın.
İyi bir gencin, müslümanın neler yapması, nasıl olması, günlük hayatını nasıl geçirmesi lazım?
Hadi bakalım inceleyin bir dosya halinde getirin. Üç dosya, beş dosya, 10-15 arkadaş bakıyorsun buna heves etmiş, çalışmışlar, getiriyorlar. “Hocam şöyle bir ödev vermiştiniz işte elimden geldiğince yaptım.” diyorlar.
Demek ki dikkat edersek, gayret edersek peşine takılırsak işin, aklımızı o meseleye takar da üzerinde durursak, güzel şeyleri öğrenebiliriz, kendimizi geliştirebiliriz. Geliştirmek lazım. İnsanoğlu kendisini geliştirebilmeli, gelişmeli. Kötülüklerden sıyrılmalı, iyilikleri işlemeli ve günden güne faziletli bir insan olmaya doğru adım adım merdivenlerden yükselmeli, zirveye tırmanmaya çalışmalı. Böyle âbid, zahid, kâmil, tatlı, sevimli, bilge, hakîm, alim, fâzıl, Ümmet-i Muhammed’e, millete, vatana faydalı bir insan hâline gelmeli.
Allahu Teâlâ hazretleri bizde sevmediği ne gibi hal ve huy ve sıfat varsa bizi onlardan kurtarsın. Bizi sevdiği güzel sıfatlara sahip eylesin, sevdiği kul eylesin. Huzuruna sevdiği kul olarak varalım. Rabbimiz bizi sevdikleriyle beraber, bizim sevdiklerimiz yakınlarımızla beraber cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.
Bir Sonraki
17.06.1994 -
Tatili Değerlendirme
Bir Önceki
14.10.1994 -
Marifetullah, Arif Olmanın
