17.11.1995 - Allaha ve Resulune Yakın Olmak

17.11.1995 - Allaha ve Resulune Yakın Olmak
Cumanız mübarek olsun aziz ve sevgili Akra dinleyicileri!
Allah’ın selamı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Bugünkü cuma sohbetimde Allah’a ve Resûlullah’a yakın olmakla ilgili üç veya dört hadîs-i şerîf okumak istiyorum Râmûzü’l-ehâdîs kitabımızdan.
Birincisi Abdullah b. Abbas radıyallahu anhümâ’dan, Deylemî rahmetullahi aleyh tarafından rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîf:
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlar ki:
Sadaka Resûlullah, fi mâ kâl ev kemâ kâl.
Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz; insanların mertebe bakımından, mânevî derece bakımından peygamberlik derecesine en yakın olanlarını bize bildiriyor.
Akrabü’n-nâsi min dereceti’n-nübüvveti. “Müslümanların peygamberlik derecesine en yakın olanları kimlerdir?”
1. Ehlü’l-cihâd. “Cihat ehli olan, yani cihat eden insanlardır.”
2. Ehlü’l ilm. “İlim ehli olan, yani ilim sahibi olan insanlardır.”
Li-enne ehle’l-cihâdi. “Çünkü cihat ehli kimseler…” diyerek, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, Peygamberlik derecesine yakın olmak kadar yüksek bir mertebeye sahip olmalarının izahını yapıyor. Allah cümlemizi şefaatine nâil eylesin; hem de firdevs-i âlâ’da kendisine komşu eylesin.
Li-enne ehle’l-cihâdi yücâhidûne alâ mâ câet bihi’r-rusül. “Çünkü cihat eden kimseler; peygamberlerin getirmiş olduğu konuları yaymak ve yerleştirmek için cihat ediyorlar.”
Binaenaleyh onların vazifesini destekleyip tahakkukunu sağladıkları için yaptıkları çalışmalar peygamberlerin getirdiği hakikatlerin insanların arasında yerleşmesini sağlamak olduğu için bu yakınlık meydana geliyor.
Ve emmâ ehlü’l-ilm. “İlim ehline gelince” Fe-dellü’n-nâse alâ mâ câet bihi’l-enbiyâ. “Onlar da peygamberlerin getirmiş olduğu dinî, mânevî, dünyevî her çeşit bilgiyi, tebliğleri; Allah’ın, ‘İnsanlara bildirin.’ diye göndermiş olduğu mâlumatı insanlara öğretiyorlar.”
“İnsanları onları yapmaya kılavuzluk edip yol gösterip sevk ediyorlar.” diye onlar da o bakımdan en yüksek müslüman seviyesinde oluyorlar. Peygamberlere en yakın seviyede oluyorlar.
Şimdi bu iki husus üzerinde biraz duralım, sevgili kardeşlerim!
Cihad biliyorsunuz; zaman zaman hadîs-i şerîflerde karşımıza geldikçe izahını yapıyoruz.
Arapçada müfâele bâbından mastardır. Mücâhede ve cihad iki ma star da aynı mânaya gelir. “Cehd sarf edişmek, yani karşılıklı cehd sarf etmek.” demek. Arapça’da buna müşâreket mânası diyorlar. Bir fiilin yapılmasında iki taraf var; bu fiil beraberce tahakkuk ediyor.
Mesela Türkçe’de de “güreşmek” diyoruz. Güreşmek tabi tek başına olmaz; karşısında rakibi olacak, onunla yapacak. Sonra “bilişmek” diyoruz. Bilmek var; “insanın bir takım bilgilere sahip olması” demek, ama bilişmek; “birbirleri hakkında karşılıklı bilgi sahibi olmak.” Türkçe’de “iş” takısı geliyor, Arapça’da da kelimenin kalıbı müfaele bâbına naklediliyor. Cehd eden insana, sadece câhid denilir. Peygamberlerin getirdikleri hakikatlerin tahakkuku için uygulanması için cihat ediyorlar.
Binaenaleyh Allah’ın emrini tutmuş oluyorlar, Allah’ın ahkâmını hâkim kılmaya çalışıyorlar. Kendinden yaparsa kıymeti olmaz.
Ehl-i ilim de insanlara peygamberlerin getirdiği konuları öğreterek, peygamberlerin davet ettiği noktaya davet ederek, kılavuzluk yaparak aynı işi yaptıklarından dolayı o sevabı alıyorlar.
Demek ki sevgili dinleyiciler, değerli kardeşlerim!
Hem Peygamber’in seviyesine yaklaşıp ona yakın olmak hem de müslümanların en yüksek mertebelerinde olmak için bu iki çalışmayı gönlümüzde yan yana, bir arada tutmalıyız. Hem ehl-i ilim hem ehl-i cihad olmaya gayret etmeliyiz. Tabi insan ehl-i ilim olur bir de ehl-i cihad olursa o zaman katmerli sevabı oluyor. Yani İslâm’ı bilecek; alim, fâzıl, kâmil ve mürşit olacak; kendisi İslâm’ı yaşadığı gibi başkalarına da İslâm’ı anlatacak. Üstelik bir de İslâm için malını, canını verecek kadar fedakâr olacak, bu hususta da aktif hizmet görecek.
Ne kadar güzel!
Bu hususta her zaman ilk hatırıma gelen isim; çok sevdiğim bir mübarek zât olan Abdullah b. Mübarek hazretleri. İmâm-ı Âzam zamanında gençmiş; yani ondan bir sonraki kuşak İmâm-ı Âzam Efendimiz ile görüşmüş.
Mübarek hem devrinin en büyük alimlerinden birisi hem mutasavvıf, hem şair hem yazar, hem hadis alimi hem silahşör, hem kahraman hem zengin hem cömert bir insan.
İşte böyle kimselere ne mutlu!
İşte böyle ne mutlu her türlü hayrı, kendisinde toplayan; gerektiği zaman malını gerektiği zaman canını vermeye hazır olan insanlar olmamızı kendimize ve evlatlarımıza nasip eylesin! Çok önemli!
Evlatlarımızı mutlaka Allah’ın dinini bilen, ilim ehli, ilim erbabı insanlar olarak yetiştirmeye çalışmalıyız. En yüksek çalışma bu! Ama bunları yaptıktan sonra da;
“Bak evladım! Bu ilmi boşu boşuna öğrenmiyorsun. Uygulamak için öğreniyorsun. Var gücünle insanların mutluluğu için İslâm’ın bekâsı, selameti saadeti için, îlây-ı kelimetullah için çalışman da lazım. Malınla, canınla Allah yoluna hizmet etmen lazım.” diyerek çocuklarımızı yetiştirmeliyiz. Kendimiz de öyle olmaya çalışmalıyız. Allah bizi bu durumda olan insanlardan eylesin!
İkinci hadîs-i şerîfe geçiyorum. Bu da “Allah’a yakınlığı beyan eden” bir hadîs-i şerîf.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinden Abdullah b. Mes’ud ve Hz. Aişe validemiz rivayet etmişler. Başka kaynaklardan iki koldan gelmiş. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki bu hadîs-i şerifte:
Mânası, mâna-i münîfi şöyle:
“Kulun Allah’a en yakın olduğu hal; onun secde halinde olduğu zamandır.”
Yani “Kul secdedeyken Allah’a en yakındır.”
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Hepiniz bilirsiniz, herkesin bildiği bir mesele:
Allahu Teâlâ hazretleri mekândan münezzehtir; yani her yerde hâzır ve nâzırdır, zâtının hâlini insan aklı idrak edemez. Her şeyi görüyor, her şeyi biliyor, her şeye kâdir; esmâü’l-hüsnâ sahibi Mevlâmız, Rabbimiz. Bizim O’na en yakın olan zamanımız, secde hâli; yani en mütevazı olduğumuz zaman.
İnsan secdede ne yapıyor?
Ayakta durmuyor, oturmuyor; alnını toprağa, yere, seccadeye koyuyor. Olabilecek en mütevazı tavrı alıyor. Allah tevazu ehlini seviyor; bu bir.
İkincisi de secde eden insan diyelim ki toprağa yakınlaştı da ondan Allah’a yakın oldu değil! Birisinin ayağı taşa takılsa toprağın üstüne düşse o Allah’a yakın olmuş demek değil! Bu sâcid oluş, yani secde hâlinde oluş önemli bir şarta bağlı:
Allah’a ibadet ediyor. Allahu Teâlâ hazretlerinin, kendisinin Rabbi olduğunu, Yaradan’ı olduğunu biliyor, O’na karşı kulluk görevi olduğunu biliyor, nimetlerin kendisine Allah’tan geldiğini biliyor. Kendisini yaratan ve yaşatanın Sonunda da hayatı sona erince de huzuruna varacağı Mevlâ’sının Rabbi olduğunu, Allah olduğunu biliyor. Bu bilinçle secde ediyor, işte o zaman Allah’a yakın oluyor. Yani secdede hem Allah şuuru var, mârifetullah var hem tevazu var. O ikisinin bir arada bulunması bakımdan Allah’a en yakın oluyor. Yoksa Allah saklasın; bir imansız insan, bir müşrik de bakarsınız bir puta secde eder. Onun o secde hâli Allah’a yakınlık mıdır?
Hayır!
O da Allah’a yakınlık hâli değildir. Çünkü Allah’ı bilmiyor, Allah’tan başkasına secde ediyor. Sırf secde etmiş olması ona bir meziyet kazandırmıyor. Allah’ı bilerek, Allah’ın azametini bilerek, Allah’ın kulu olduğunun idraki içinde olarak Allah’a secde hâli, kulun Allah’a en yakın olduğu zamandır.
Ne kadar güzeldir!
Allahu Teâlâ hazretleri bizi ona ibadetten rükûdan, secdeden, itaatten ayırmasın!
Bir imam efendiyi anlattılar: Ramazan’da imsaktan önce sahur yemeğini yemiş, abdestini almış, camiye gelmiş, mukabelesini okumuş, bir cüz mü artık ne kadar okuduysa Kur’ân-ı Kerîm’den bir miktar okumuş. Sabah namazı kılma vakti gelince kalkmışlar, sünnetleri kılmışlar, farza durmuşlar. İmam efendi oruçlu, abdestli, Kur’ân-ı Kerîm’i de okudu, namaza durdu, secdeye vardı. Ama imam efendi secdeden kalkmıyor, kalkmıyor, kalkmıyor… Cemaat bir şey olduğunu anlamış; kalkmışlar bakmışlar ki secde halindeyken ruhunu teslim etmiş. Ne kadar güzel! En güzel hal üzere iken, en güzel hallerden birisi üzere iken ruhunu teslim etmiş oluyor. Hem abdestli hem oruçlu hem Kur’an okumuş durumda hem namazın içinde Allah’ı zikreder haldeyken hem tesbih çekerken ruh kuşu ten kafesinden uçmuş, Mevlâ’sına kavuşmuş. Ne kadar güzel, imrenilecek bir durum!
Allahu Teâlâ hazretleri cümlemize kendisine yakın olmayı nasip eylesin! Sevgili; yakın kullarından, mukarreb kullarından olmayı nasip eylesin! İbadetinde daim eylesin! Tabi bir de hayatımızı uğurlu, verimli, ecirli, sevaplı güzel bir hayat eylesin de hüsn-ü hâtimeler ile şu can emanetimizi Rabbimiz’e teslim edip mü’min-i kâmil olarak âhirete göçmeyi nasip eylesin. Bu da çok önemli!
Gelelim üçüncü hadîs-i şerîfe, sevgili kardeşlerim!
Bu hadîs-i şerîf Amr b. Abese ve Ebû Umâme radıyallahu anhümâ hazretlerinden rivayet edilmiş. Rivayet eden alimlerden Tirmizî var; Hasen, sahih hadis buyurmuş.
Akrabü mâ yekûnü’r-rabbü mine’l-abd. “Allah’ın, Rabbin kula en yakın olduğu zaman…”
Bakın burada ifade; “Allah’ın kula en yakın olduğu zaman” diye geçti. “Allah’ın, Rabbin kula en yakın olduğu zaman gecenin içinde en son bölümdedir.”
Bu ne demektir?
Gecenin en son vakti ne zamandır?
Sahur vaktidir, imsak vaktidir.
Gece ne zaman başlar?
Akşam ezanıyla başlar, güneş batınca başlar.
Ne zaman biter?
Fecir vaktinde biter.
Fecir ne demek?
Güneşin doğması demek değil. Daha ortalık hafif alacakaranlık, ama Doğu tarafında, ufukta bir beyazlık başladığı zaman ona “fecir” diyoruz, “tan” diyoruz, “tan yeri” diyoruz. “Tan yeri ağarmaya başladı.” diyoruz Türkçe’de. Arapça’da “fecir” diyorlar “fecr-i sâdık” diyorlar. Sabah vakti o zaman başlar, gece o zaman biter. Ondan önceki zamana Araplar “seher vakti” derler. Rabbin kula en yakın olduğu zaman gecenin son bölümündeki bu vakittir. Yani “seher vakti”dir. O vakitte Allah kullarına yaklaşıyor.
Fe-inisteta’te en tekûne mimmen yezküru’llâhe fî tilke’s-sâati fe-kün. “İşte sen Allah’ı zikredenlerden olmaya güç yetirebilirsen imkân bulursan yapabilirsen bunu yap. Allah’ı bu saatte zikreden kullardan biri ol!” diye Efendimiz tavsiye etmiş.
Ne tavsiye etmiş oluyor?
“Gecenin son bölümünde kalk da Allah’ı zikret!” demiş oluyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
İmsak vaktinden evvel bir zamana saatimizi ayarlayacağız; bir saat önce mi, 45 dakika önce mi, bir buçuk saat önce mi o çok önemli değil. İnsan yatsı namazını kıldıktan sonra oyalanmadan, erkenden yatmışsa gecenin sonuna doğru uykusunu da almış olur.
Kış geceleri ne güzeldir, uzundur; insan dinlenir, sahura seher vaktine rahatlıkla uyanabilir. İşte o zaman kalkacak, Allah’ı zikredecek.
Tabi o zaman “Allah’ı zikretmek nedir?” diye bir kısa izahta bulunmam lazım.
“Allah’ı zikretmek” deyince sizin ilk aklınıza gelen eline tesbihi alıp Allah Allah demek, lâ ilâhe illallah demektir. Doğrudur bu zikirdir; dille zikirdir, tesbihle zikirdir. Tesbih çekmek sübhanallah, Allahu Ekber, elhamdülillah, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh, Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed demek; böyle güzel mânası olan mübarek sözleri tekrar tekrar söylemek, Allah’ın isimlerini zikretmek veya sadece İsm-i Âzam olan lafza-ı celâli söylemek; Allah Allah demek. Tabi bu bir zikirdir.
Başka?
Namaz da zikirdir. İnsan o vakitte kalktığı zaman hiç abdest almadan bir kenara oturup da Allah Allah dese zikretmiş olur ama namaz da bir zikirdir. Kalkacak, uykusunu terk edecek, abdest alacak.
Ondan sonra ne yapacak?
İki rekat dört rekat bir namaz kılacak. O namaza “teheccüd namazı” denir; o da zikirdir.
Teheccüd namazı kılacak, Kur’an okuyacak.
Kur’an da zikirdir. Namazın içindeki Kur’an da zikirdir.
Dua edecek; dua da zikirdir. Hakikaten başka hadîs-i şerîflerden de bu vaktin ne kadar kıymetli olduğunu biliyoruz.
O vakit; Allahu Teâlâ hazretlerinin dünya semasına yönelip nüzul eyleyip kullarına nida ettiği;
“Ey kullarım! Hadi bakalım! Hanginiz benden bir şey isterse istediğini vereceğim; affedilmek isteyeni affedeceğim, bir talebi olanın talebini vereceğim, bir muradı olanın muradını ihsan edeceğim.” diye seslendiği zamandır. Allah’ın kullara en yakın olduğu zamandır. İşte o zamanın kıymetini bilin. Hele hele cuma gecelerinde bu zamanın kıymetini daha iyi bilin. Çünkü perşembeyi cumaya bağlayan gece, yani cuma gecesi, çok kıymetli bir gecedir.
Evet, kurnazlık edip de ibadeti sadece bir geceye tahsis etmek doğru değildir. Devamlı yapmak daha doğrudur. Peygamber Efendimiz’in tavsiyesi odur. İstikrarlı müslüman olmak lazım. “Bu zamanda sevap çok, bu zaman yaparım, öbür zaman yapmam.” değil de insan her gece yapmaya çalışırsa daha iyi olur. Ama cuma gecesinde hayır, feyiz, bereket, sevap daha çok olur.
Bakın ne kadar güzel! Kulun peygamberlik derecesine en yakın olduğu şekli öğrenmiş olduk; kulun Allah’a en yakın olduğu zamanı, hâli öğrenmiş olduk. Allah’ın kula en yakın olduğu zamanı, hâli öğrenmiş olduk. Ne kadar güzel bilgiler! Elhamdülillah!
Sonuncu hadîs-i şerîf:
Hz Ali Efendimiz radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş.
Hz. Ali Efendimiz’i hepimiz seviyoruz. Bir de ben Hz. Ali Efendimiz’in rivayet ettiği hadîs-i şerîfler gelince hemen Alevî kardeşlerimi hatırlıyorum:
“Hz. Ali Efendimiz’in rivayet ettiği hadislerden bir kitap derlesem neşretsem de Alevî kardeşlerim okusalar.” diyorum.
“Peygamber Efendimiz’den hangi hadisleri rivayet etmiş bilseler de ona göre hareket etseler.” diye temenni ediyorum. Siz bildiğiniz kardeşlere;
“Hz. Ali Efendimiz rivayet etmiş.” diye nakledin:
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
“Kıyamet gününde bana oturma yeri bakımından, meclis bakımından en yakın olanınız ahlâkı en güzel olanınızdır, ahlâkça en güzel olanınızdır.”
“Allahu Teâlâ hazretleri insanlara yaptığı ibadetlerden sevap verecek.” diye hatırınıza gelebilir. Ne kadar çok ibadet etmişse o kadar çok sevap alacak. Mesela kırk defa hacca gitmişse otuz defa hacca gitmişten daha yüksek sevabı olur. Şu kadar namaz kılmış, bu kadar tesbih çekmişse ondan az yapandan daha çok sevabı olur. Ama dikkat edersek Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerifte;
“Ahlâkça en güzeliniz bana en yakın olacak.” buyuruyor.
Bir; güzel ahlâklılık meselesinin çok önemli olduğunu, öne geçtiğini anlamış oluyoruz. Evet, doğrudur. Bir insan ibadet ehli olsa bile yani dinî ibadetlerini, dinî vazifelerini yapan bir insan olsa bile ahlâken güzel olmayabiliyor. Umumiyetle bizim müslüman kardeşlerimiz namazlarını kılıyorlar, oruçlarını tutuyorlar. Kandil geceleri camiler doluyor, cuma vakitlerinde cemaat caddelere taşıyor. Namazlar, niyazlar, ibadetler yapılıyor. Tesbihleri çeken çekiyor, zekâtını veren veriyor, elinden geldiğince kardeşlerimiz güzel şeyler yapmaya çalışıyorlar. Ama bir insan bu ibadetleri yaptığı halde huyu kötü olsa o kötü huyluluğundan dolayı cezalara çarptırılabilir, âhirette zarara uğrayabilir. Çünkü öteki kullar şikâyetçi olur:
“Ya Rabbi! Bu kötü huylu adam bana dünyada çok ezâ, cefâ verdi.” diye davacı olur, ondan hakkını ister. O bakımından kötü huyluluğun cezası var; iyi huyluluğun da mertebesi, makamı, derecesi yüksek ve iyi huylu kimseler, Peygamber Efendimiz’e en yakın yerlerde oturacaklar.
Şöyle bir teşbihle anlatalım:
Çok muazzam, çok kıymetli, çok yüksek şahsiyetlerin geldiği bir toplantı düşünün. O toplantının başkanını düşünün; tabi reis-i cumhur, cumhurbaşkanı çok yüksek bir şahsiyet; ona yakın oturan insanlar var, en ön sırada oturan insanlar var, şeref koltuklarında oturanlar var. Şeref mekânlarında, tribünlerinde oturanlar var... Ondan sonra da derece derece, başka başka yerlerde arkalara doğru gerilere doğru yerlerde oturanlar var. Peygamber Efendimiz’e yakın olmak; oturduğu yer, meclis olarak Peygamber Efendimiz’e yakın olmak çok güzel bir şey! Onun için ahlâkımızı güzelleştirmemiz lazım.
Güzel ahlâk nedir?
Hocamız rahmetulllahi aleyh cennet-mekan Mehmed Zahid Efendimiz bu husus çok önemli olduğu için üzerinde çok dururdu.
Tasavvufta da çok önemli.
Tasavvuf zaten ne demek?
“Peygamber Efendimiz’in tavsiyelerini uygulatma, öğretme yolu demek, uygulama yolu demek.”
Tasavvufta da güzel ahlâk çok önemli.
Yunus deyince aklımıza ne geliyor?
Gözü yaşlı, iyiliksever, herkesi affeden tatlı bir insan akla geliyor. Mevlânâ hazretleri öyle, İbrahim Hakkı hazretleri öyle. Diğer bütün mutasavvıflar dikkat ederseniz insanların sevdiği kimseler; güzel huylu, tatlı dilli, güleç yüzlü, mütevazı, sevimli, sempatik insanlar.
Neden böyle yapıyorlar?
Çünkü ahlâkın güzel olmasını, Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor.
Ahlâkın güzel olmadığı, kötü olduğu zaman durum farklılaşıyor.
Bir fıkra ile anlatayım:
Eski zamanda alimin birisi yolda giderken bakmış, karşıdan bir delikanlı geliyor ki fevkalâde yakışıklı, çok güzel. Gözü takılmış, hoşuna gitmiş; yakışıklı, boylu, poslu. Fidan boylu, levend gibi diyelim, güneş gibi yüzlü, ay parçası gibi biri.
Neyse bir delikanlı. Çok hoşuna gitmiş, selam vermiş. Birkaç şey sorup
“Bu delikanlı kim?” diye tanışmak istemiş ama o delikanlı yüzünü buruşturarak ve sevimsizce konuşmuş. Herhalde sesinin tonu bakımından kaba saba; belki de kullandığı kelimeler bakımından saygısız. Artık neler söylediyse bakmış ki yüzü güzel ama konuşması, hâli, huyu güzel değil. O zaman yürümüş, gitmiş. Kendi kendine de demiş ki
İnau’z-zehebi ve fîhi hallun.
“Altından yapılma bir kap ama içi sirke dolu.”
Arapça olarak böyle naklediliyor. Dışı güzel, yakışıklı fakat içi sirke dolu, ekşi turşu bir şey. Tabi o zaman kıymeti kalmıyor.
Bir komşu, bir arkadaş düşünün, huyu çok fena! Ne kadar güzel, ne kadar zengin, ne kadar güçlü kuvvetli olursa olsun kıymeti yok.
Ne istiyoruz?
Güzel huy.
Geçim için insanların bir arada yaşaması için toplumda en önemli, en istenen, en aranan, en başta gelen özellik güzel huydur. Güzel huy zaten toplumun düzeni içindir, toplumun fazilet yönünden düzenlenmesi içindir; o bakımdan çok önemli.
Hz.Ali Efendimiz’in rivayet etmiş olduğu bu hadîs-i şerîften de hepimiz dersimizi çıkaracağız.
Güzel huylu olacağız.
Güzel huylar nelerdir?
Hocamız, Mehmed Zahid Kotku rahmetullahi aleyh güzel huyları toplamıştı, üzerinde çok dururdu. Vaazlarında, konuşmalarında, kitaplarında 500 küsur güzel huy ismi tespit ettiğini beyan etmişti, kendisi de Tasavvufî Ahlâk diye kitap yazmıştı. Kaç defa basıldı. Kardeşlerimiz tekrar tekrar okudular, okuyorlar, okuyacaklar. Toplantılarda sohbetin ana kaynağı oldu. Tabi mühim olan şey o söylenenleri uygulamak. İnsanın kendi şahsında onları uygulaması. Mesela hilm sıfatı, hilm yani insanın halim olması, halim selim olması; bu bir güzel huydur.
Hilm nedir?
İnsan; kendisine karşı bir saygısızlık, bir haksızlık, bir cahillik yapıldığı zaman bunun cezasını verecek imkânı varken kızmayıp affedici davranıyorsa “Affetmek büyüklüktür.” diye sinirlenmeyip sakin olabiliyorsa işte bu kimse “halim” demek. Bu güzel bir huy! Böyle olması lazım.
“Vay! O bana böyle dedi; ben de ona şöyle yaparım, kafasını kırarım.” derse o zaman halimlik olmuyor.
Halimlik bir güzel huy. Sabır bir güzel huy. Vefa bir güzel huy. Doğru sözlülük bir güzel huy. Herkesin iyiliğini istemek bir güzel huy. Merhamet bir güzel huy.
Kötülerden de misal verelim:
Zalimlik kötü bir huy, kendini beğenmek kötü bir huy, kibirlenmek kötü bir huy, fiyaka satmak kötü bir huy. Edebiyat yapmak, başkasına tepeden bakmak, kibirlenerek çalımlar atmak bu gibi şeyler kötü! Vefasızlık, sabırsızlık, gayretsizlik, tembellik, beleşçilik, bedavacılık başkasını sömürmek, alaya almak vesaire, bunlar da kötü huylar.
Çocuğunuzu karşınıza alıp
“Evladım! Şunları, şunları yap; bunları, bunları yapma, tamam mı?” derseniz olmaz. Öyle birden olmuyor. Bunun bir eğitimi var.
Bu eğitimin yeri de tasavvuftur, tasavvufî meclislerdir. İnsan buralarda edebi, ahlâkı uygulamalı olarak görüyor. Büyüklerinden uygulamalı olarak gördüğü için “çırak usta usulü yetişmek gibi” oluyor. “Laboratuvarda deney yapmak gibi” oluyor. Sadece teorik olarak kalmayıp pratikte yapmak oluyor. O zaman insan gerçekten olgun bir insan oluyor.
Gerçekten olmuş mu?
Evet, tarih boyunca görüyoruz ki tasavvufî terbiye görenler çok güzel huylu, tatlı dilli, kimseyi çekiştirmeyen, herkesin iyiliğini isteyen, çok olumlu insanlar olmuşlardır.
Allahu Teâlâ hazretleri hepimizi böyle güzel ahlâka sahip eylesin!
Dört hadîs-i şerîf okuduk; şimdi onlara uygun duamızı yapalım:
Allahu Teâlâ hazretleri bizleri ehl-i ilimden eylesin, Peygamber Efendimiz’in derecesine en yakın derecelere çıkarsın.
Allahu Teâlâ hazretlerinin mârifetine ererek, mârifetullaha sahip, ârif kullar olarak, O’nun ibadetinde, taatinde olmamızı, tevazu içinde O’na ibadetler, secdeler eden kimseler olmakta daim olan kimseler olmamızı nasip eylesin.
Rabbimiz’in bize en yakın olduğu, lütfettiği ve yakınlaştığı zaman gecenin son bölümü seher vakitleri olduğu için o vakitlerde kalkıp Allah’ı zikreden, namaz kılan, Kur’an okuyan, tesbih çeken kullardan olmayı Allah cümlemize nasip etsin.
Kötü huylarımız varsa onları tasfiye etmek nasip eylesin; iyi huyları alıp kâmil bir müslüman olmaya cümlemizi muvaffak eylesin.
Lütfuyle, keremiyle bizi Habîb-i Edîb’inin güzel ahlâkıyla ahlâklandırsın.
Efendimiz’in şefaatine erdirsin, cennette ona komşu eylesin.
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
18.08.1995 -
Peygamber Efendimizin Şefaati,
16.06.1995 -
Okul Yaz Tatilini
