Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühû!
Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun. Allah, dünyanın ve ahiretin her türlü hayırlarına, nimetlerine sizleri sevdiklerinizle beraber erdirsin. Dünyanın ve ahiretin her türlü tehlikelerinden de lütfuyla, keremiyle uzak eylesin, korusun.
Kur'an-ı Kerim'le ilgili sohbetlerimizde Bakara Sûre-i Şerifesi'nin 25. ayet-i kerimesine ulaştık. Bu 25. ayet-i kerimeyi önce bir okuyalım, besmele çekerek:
Bismillâhirrahmânirrahîm:
(Ve beşşirillezîne âmenû ve amilus-salihati enne lehüm cennâtin tecrî min tahtihel-enhâr, küllemâ ruzikù minhâ min semeretin rizkan kalû hâzellezî rüziknâ min kablü ve ütû bihâ müteşâbihâ, ve lehüm fîhâ ezvâcün mütahharatün ve hüm fîhâ halidûn.) Sadakallahül-azîm.
Bu ayet-i kerime geçen haftaki tahaddî, meydan okuma, meydana davet etme ayetlerinden sonra geliyor. O ayet-i kerimelerde:
"Hadi bakalım Kur'an-ı Kerim'in mislini getirin de, getirecek misiniz görelim! Onun ilâhî menşeini kabul etmiyorsanız, beşer yaptı diyorsanız, beşer yapabilirse yapın da görelim!" diye, kâfirlere Allah-u Tealâ Hazretleri meydan okumuştu:
(Ve in küntüm fî raybin mimmâ nezzelnâ alâ abdinâ fe'tû bisûretin min mislihî, ved'ù şühedâeküm min dûnillâhi in küntüm sadıkìn.Fein lem tef'alû ve len tef'alû fettekun-nâralletî ve kùdûhen-nâsü vel-hicâreh, üiddet lil-kâfirîn.)
Geçen hafta bu ayetleri izah etmiştik: "Allah-u Tealâ Hazretleri'nin kelâm-ı kadîmi, Kur'an-ı Hakim'i taklit edilemez, misli ortaya konulamaz bir mübarek kitaptır. Kâfirler onu, eğer Muhammed kendisi söylüyor sanıyorlarsa, hadi bir denesinler bakalım yapabilecekler mi?" diye Allah-u Tealâ Hazretleri onları meydana çağırıyor. "Hadi bakalım, bir sûre getirin, Kur'an'ın mislini siz de söyleyin, onun gibi bir şey ortaya koymaya çalışın!" diyor. Bunları yapamadıklarını ve ileriye dönük de, kıyamete kadar da yapamayacaklarını bildiriyor.
Böyle yapamayacaklarını anladığı halde, Allah kelâmı olduğunu hissede ede, kalbi inanıyor ama kâfir nefsi inkâr ediyor. Allah-u Tealâ Hazretleri, ısrar edenlere de cehenneme gireceklerini, cehennemin o kâfirler için hazırlandığını ve cehennemin içinde insanların, o kâfirlerin ve taşın cayır cayır yanacağını bildiriyor.
Kâfirler böyle de, ama Kur'an'a, Peygamber Efendimiz'e, İslâm dinine, Allah'a iman eden insanlara gelince, onlar için bu 25. ayet-i kerime;
(Ve beşşirillezîne âmenû ve amilus-sâlihât) "Ey Rasûlüm, iman edenleri ve salih amel işleyenleri de müjdele ki, (enne lehüm cennâtin tecrî min tahtihel-enhâr) onlar için aşağılarından, altlarından ırmaklar akan cennetler var." ayet-i kerimesi geliyor. Yâni, "Kâfirlere cehennem var. Mü'minlere de cennetlerin olduğunu müjdele ey Rasûlüm!" diyor bu ayet-i kerimede.
Şimdi bu ayet-i kerimenin kelimeleri üzerinde izahlar yapalım, sohbetimizi devam ettirelim:
Beşşere-yübeşşirü-tebşîren; bir şeyi haber vermek, bir kimseye tebliğ etmek, bildirmek mânâsına gelir. Aslında beşere-beşâreten; sevinmek, sevinip yüzünün böyle derisi gerilip parıldamak, neşelenmek mânâsına geliyor. Beşşere de; bir şey söylediği zaman kişinin böyle yüzünde güller açtırmak, sevindirmek mânâsına bir kelime ama, bu beşşere iki mânâya kullanılıyor Arapça'da: İyi insanlara iyi amellerinin, işlerinin akıbetinde nail olacakları mükâfatları söyleyip, onları sevindirip müjdelemek mânâsına geliyor. Ama kâfirler hakkında da beşşere-yübeşşirü-tebşir fiili kullanılıyor.
Meselâ bir ayet-i kerimede buyruluyor ki:
(Ve beşşirhüm biazâbin elîm) "O kâfirleri elim bir azaba uğrayacakları hususunda tebliğ et, uyar, bildir; yâni azapla müjdele!"
Tabii biz müjdele sözünü, sadece iyi mânâda kullanırız. Müjde deyince, muhakkak iyi bir haber gelecek. Onun için müjdele demek uygun olmuyor, "Tebliğ et, haberdar et, bildir!" mânâsı oluyor. Azabı söyleyecekse, "Azapla tebşir et; yâni azabı tebliğ et, bildir, onlara bir azap gelecek. Anlatıver bakalım!" Tehdit gibi bir mana oluyor. İyi bir şey söylenecekse beşşere-yübeşşirü, müjdelemek mânâsına geliyor: "Müslümanları müjdele!" Burada cenneti Allah onlara verecek diye bildirdiği için, burada müjdeleme mânâsına alınacak.
Biliyorsunuz, Peygamber SAS Efendimiz'in güzel vasıflarından, mükemmel vasıflarından bir iki tanesi de bu fiille ilgili. Meselâ Peygamber Efendimiz'in bir vasfı Beşîr; yâni müjdeleyici veyahut yüzü beşâşetli, beşâretli, sevinç veren, sevinç görüntüsünde olan mânâsına.
Bir de Mübeşşir sıfatı var, Peygamber Efendimiz'in. O da, iyi insanlara mükâfatları müjdeleyici. Mü'minlere "İmanınızda devam ederseniz, cennete gideceksiniz!" diye müjde verici. Kâfirlere de Münzir; "Başınıza felâket gelir, kâfirlikte kalmayın!" diye azabı inzar edici.
Vazifesi icabı sahip olduğu sıfatlardan birisi de Peygamber Efendimiz'in, mübeşşir.
Bir sıfatı daha var Büşrâ... Büşrâ da, sonunda ye ile yazılan elif-i maksûre var, yâni ye gibi yazılıyor, büşrî gibi yazılıyor; yukarıya çekme işareti var, büşrâ okunuyor. O da müjde demek. Peygamber Efendimiz'in bir sıfatı da müjde. Büşrâ Peygamber Efendimiz.
Büşrâ, neyin müjdesi? Hazret-i İsâ AS'ın müjdesi. Allah'ın mübarek, salih peygamberlerinden, kullarından bir mübarek kulu, peygamberlerinden bir peygamber olan, bizim de sevdiğimiz, saydığımız, Meryem Validemizin oğlu Hazret-i İsâ AS, bütün ömrü boyunca vaazlarında, nasihatlerinde, sözü getirip:
"Ben vazifemi tam tamamlayamayacağım. Benden sonra peygamberlerin sonuncusu, ahir zaman peygamberi Ahmed isminde, Muhammed isminde bir peygamber gelecek!" diye etrafındakilere dâima, kendisinden sonra bir başka peygamberin geleceğini bildirmiş.
İncil'de de bu hususta ayetler hâlen mevcut. Ama o gelecek olan şahsın, Peygamber SAS Efendimiz olduğuna dair gerçeği kabul eden papazlar, piskoposlar, kardinaller, din adamları var. Müslüman olmuşlar, tarihte biliyoruz.
Meselâ meşhur papaz Anselmo Turmeda müslüman olmuş, Abdullah et-Tercüman adını almış. Kendisinden ilim öğrendiği büyük bir alim, bir manastırın büyük papazı, o kendisine söylemiş:
"--Bu İncil'deki Paraklit kelimesinin medlûlü, kasdedilen kişi Hazret-i Muhammed'dir, müslümanların peygamberidir." demiş.
Tarih boyunca, hem Peygamber Efendimiz'in zamanından, hem de Peygamber Efendimiz'den bugüne kadar geçen asırlar içinde, o ayetlerden, o müjdelerden, İncil'deki o ifadelerden Peygamber Efendimiz'in hak peygamber olduğunu anlayıp, İslâm'a giren, müslüman olan papazlar var, büyük alimler var.
Onlardan bir tanesi de --her zaman söylüyorum, çok sevdiğim bir insan, Allah rahmet eylesin-- Abdül-Mesih iken, müslüman olduktan sonra Abdül-Ehad ismini almış olan, Abdül-Ehad Dâvud isimli çok büyük bir alim var. Birkaç kitap yazmış. Osmanlı harfleriyle de basılmış. Üzerinde ilahiyatçı kardeşlerimizin çalışması lâzım gelen kitaplar yazmış. Hayatı hakkında doktoralar yapılması gereken bir mühim şahsiyet. İlâhiyatçı kardeşlerim not alsınlar, bu Abdül-Ehad Dâvud'u tanısınlar, tanıtıcı çalışmalar yapsınlar!
O da meselâ, iki defa doktora yapmış hristiyanlık üzerine. Vatikan'da bulunmuş, İngiltere'ye gitmiş. İngilizce'si mükemmel, Farsçası mükemmel. İran'da üniversitede profesörlük yapmış. Çok yüksek bir şahıs. Arapça biliyor, Farsça biliyor, İngilizce biliyor, Latince biliyor, Yunanca biliyor... Bütün bu bilgisinin sonucunda, o Paraklit diye İncil'in Yunanca tercümesinde --tabii aslı yok-- geçen zâtın Peygamber Efendimiz olduğunu kabul ederek; teslisin, yâni Allah'a üç demenin doğru olmadığını, Allah'a oğul isnad etmenin doğru olmadığını beyan ederek hak dine, hak inanca, Allah'ın birliği inancına geliyor.
İsmini de ona göre anlamlı alıyor: Abdül-Ehad... Yâni ehad olan, tek olan Allah'ın kulu mânâsına geliyor. Abdül-Mesih iken, "Mesih'in kulu" iken değiştirmiş adını, Abdül-Ehad adını almış. Allah rahmet eylesin... Öyle mübarek, gerçeği kabul eden, teslim olan büyük alimlere sevgimiz, saygımız sonsuz.
Şimdi de hâlen yaşayan büyük alimler var. Meselâ, Fransız alimlerinden Prof. Dr. Morris Bucaille... Meselâ; büyük feylesof, hakîm, yaşayan, çok eserleri de Türkçe'ye çevrilen Roger Garaudy gibi kimseler var.
İşte Hazret-i İsa, "O peygamber gelecek!" diye müjde verdiği için, Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyurmuş ki: "Ben, dedem İbrâhim AS'ın duasıyım..."
İbrahim AS hanımını Mekke'ye bıraktığı zaman, İsmail küçük çocukken -aleyhimüs-salâvâtü vet-teslîmât- elini açtı, dua etti:
"Yâ Rabbi! Bunların içinden bir peygamber getir..." diye, Peygamber Efendimiz'in gelmesini dua ile istedi. "Ben zürriyetimden bir kısmını bu ekin bitmez, bu taşlar arasındaki vadiye senin emrin üzerine bıraktım yâ Rabbi! Biliyorum ki bunlar burda üreyecekler, çoğalacaklar. Sen bunları bol bol rızıklarla, meyvalarla rızıklandır yâ Rabbi! Ve onların içinden onlara senin ayetlerini okuyan Kur'an-ı Kerim'i tebliğ edecek olan, onları doğru yola çağıracak olan bir peygamber ba'seyle, gönder, çıkart..." dedi.
Zâten çıkacağını biliyor, Allah'ın bildirmesiyle. Onun için, çocuğunun bir kısmını oraya getirdi, iskân etti, yerleştirdi. O zaman dua etmesi dolayısıyla Peygamber Efendimiz, "Dedem İbrahim AS'ın duasıyım; yâni işte o dua ettiği kişiyim." diyor. "Ve İsâ AS'ın da büşrâsıyım, müjdesiyim." diyor.
Onun için, Peygamber Efendimiz Hazret-i İsâ AS'ın müjdelediği müjdedir. Bizim için de müjdedir. Ne mutlu bize ki, onun ümmetiyiz!
İşte (beşşir) emri, kâfirler cehenneme girecek, onu tebliğ et; bir de mü'minlere müjdele mânâsına kullanılıyor. Burada müjdele tercümesi çok yakışıyor, uygun düşüyor. Tebliğ et mânâsı da doğru tabii. "Müslümanlara da cennete gireceklerini, onlara cennetlerin verileceğini tebliğ et, bildir!" mânâsı; o da güzel.
Şimdi burada, bu ayet-i kerimede, Bakara Sûresi 25. ayetinde, kimlere cenneti vereceğini bildiriyor Rabbimiz:
(Ve beşşirillezîne âmenû ve amilus-salihâti) "İman edenleri ve salih ameller işleyenleri müjdele!" buyuruyor.
Demek ki sevgili dinleyiciler, insan iman edecek, mü'min olacak, kâfir olmayacak... Allah'a, peygamberine, kitabına, ahiret gününe, öldükten sonra dirilmeye, kadere inanacak; imanı tamam olacak ama, iman edip yan gelip yatmayacak, iman edip oturmayacak.
Ne yapacak?
(Ve amilüs-salihât) "İmanının gereği icraatı, faaliyeti yapacak, salih ameller işleyecek." Hem de güzel işler yapacak, salih ameller, iyi icraat yapacak, ömrünü boşa geçirmeyecek, faydalı geçirecek, Allah'ın rızasına uygun geçirecek. Cihadla geçirecek, mücadeleyle geçirecek, mücâhedeyle geçirecek... Hayrı tutup, hakkı tutup yükseltmek için uğraşmakla, şerrin önünü kesip engellemekle; zahmet çekmekle geçirecek. Boş durmayacak. Müslüman cevval, fa'al insan demek. Salih ameller de işleyecek.
Evet, itikad kitaplarımızdan biliyoruz ki, iman başkadır, amel başkadır. Yâni amel işlemekle bir insan kâfir olur mu?
"-Hocam şu adam, şu herif hem müslümanım diyor, ama hem de günahları işliyor, hem de ibadetleri yapmıyor... Şimdi bu adam kâfir mi? "
Değil. Kusurlu müslüman, hatalı müslüman... Yanlış yolda yürüyen, ömrünü yanlış geçiren, kendisini de tehlikeye atan, nefsine zulmeden, böylece kendi nefsine kötülük eden bir zavallı insan... O zavallıya ne yapılır? Acınır. Acınan insana ne yapılır? Yardım edilir. Böyle insanlara, yâni çevremizdeki mü'min olup da; müslüman anneden, babadan gelmiş, kendisi de mü'min ama, dininin gereğini yapmayan insanlara acıyacağız, yardımcı olacağız, anlatacağız, öğreteceğiz. Allah'ın ayetlerini bildireceğiz, tebliğ edeceğiz.
Peygamber Efendimiz de tebliğ etmiş. Tabii kendisi hür; nasıl isterse öyle yapacak. O zaman ahirette, ne ettiyse ettiğini bulacak; ne ekti ise ektiğini biçecek. Yani ne ekersen onu biçersin. Dünyada ektiğini ahirette biçecek insanlar.
"İmanı var, bir de salih amel işlerse, onları cennetle müjdele!" diyor Allah-u Tealâ Hazretleri. "İman edenleri cennetle müjdele!" diye kesmedi, imanın arkasından bir de, (ve amilus-salihâti) buyurdu. "Salih ameller işleyenleri cennetle müjdele!" dedi.
Burdan anlıyoruz ki, iman eden insanın aynı zamanda, imanına göre amel-i salih işlemesi lâzım! Çok önemli, bunun altını çizmek lâzım! Bunu insanın alnına, kafasına nakşetmesi, hatırına, gönlüne yazması, aklından hiç çıkartmaması, unutmaması gerekiyor.
"İşte Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir."
Evet, tamam, hepimiz kabul ediyoruz affeder. Affeder ama, bile bile günahta ısrar edene de, büyük ceza verir. Bile bile günahta ısrar edenin de başına neler geleceğini, hadis-i şeriflerde bildiriyor. Sonunda ayağı kayıp, imanını bile koruyamayıp, son nefeste imansız bile gidebilir. Öyle günahta ısrar etmek tehlikeli bir şey!
Demek ki iman edeceğiz, bir de faal müslüman olacağız. Ölü müslüman, uyuşuk müslüman, uykuda müslüman, uyuyan müslüman, gafil müslüman, câhil müslüman, tembel müslüman olmayacağız.
(Ve amilus-salihat) Amile-ya'melü; iş işlemek, bir faaliyet yapmak, bir işi yapmak demek Arapça'da. Amilû, iş yapıyorlar, bir iş yapıyorlar. Hangi işi yapıyorlar? (Es-salihat) Saleha-yeslühu; bir şeyin iyi olması, uygun olması, güzel olması demek. Salih de, güzel olan şey demek. Bunun sonuna tâ-yı nakliye gelmiş, (salihah) olmuştur. O zaman bu sıfat iken, iyi olan şey mânâsınayken amel-i salih mânâsına isim olmuştur. Yâni yapılan iyi iş ve icraat demek. Demek ki iyi iş ve icraatı da işleyecek.
İyi iş ve icraat nedir? Bir kere namazdır; beş vakit namaz kılacak... Oruçtur; orucunu tutacak... Zekâttır; malının zekâtını verecek uygun yerlere, Allah'ın bildirdiği yerlere... Parası varsa, hacca gidecek. Allah'ın Kur'an-ı Kerim'de emrettiği şeyleri yapacak. Olumlu emirleri yapacak; yasakları da, olumsuz, "Yapmayın!" dediği şeyleri de bırakacak. Yalan söylemeyecek, içki içmeyecek, kumar oynamayacak, zina etmeyecek, gıybet etmeyecek, dedikodu yapmayacak... Yâni günahların her çeşidinden kaçmak, güzel şeyleri yapmak...
Saliha, salihât diye çoğul oluyor. İyi iş, hayırlı iş, güzel iş, Allah'ın sevdiği güzel icraat demek oluyor yâni. Güzel icraatı da yapacak.
Şimdi güzel icraat, kalben olur; hüsnüzan etmek gibi, gönlünden güzel şeyler geçirmek, bir kimseye iyilik yapmak isteği gibi, niyetinin halis olması gibi... Bedenî olur; namaz gibi, hac gibi... Mâlî olur; zekât gibi, sadaka gibi, fıtır gibi, hayır hasenat gibi çeşitleri olur.
Böyle hem iman edip hem güzel işleri yapanlara Allah neyi verecek? (Enne) Enne, ki mânâsına bağlaç gibi. "Müjdele ki, (lehüm cennâtin) onlara cennetler var, onlar cennetlere sahip olacaklar." Cennât, cenne edatının muahhar mübtedası. Biliyorsunuz isim cümlesinin başına geliyor bu inne ve enne. Lehüm de car meal-mecrur, haber yerine geçiyor. Yâni, (enne cennâtin lehüm) demek ama enne mübteda muahhar, haber mukaddem gelmiş. "Onlar için cennetler var. Müjdele ki onlar için cennetler olacak, onlar cennetlere ahirette sahip olacaklar."
Şimdi cennet kelimesi, kelimenin kökeni olarak masdar binâ-i merredir. Cenne, bir şeyi örtmek demek.
Meselâ:
(Felemmâ cenne aleyhil-leylü) "İbrâhim AS'ın üstünü gecenin karanlığı örttüğü zaman, yâni gece geldiği zaman, gece onun üstünü karanlığıyla kapladığı zaman..." (En'am: 76) Burada cenne, örtmek demek. Cennet de bu kökten, örtmek kökünden çıkmış bir kelime; örtüş demek.
Bu cenne, örtmek masdarından, fiilinden çıkan kelimelerde hep böyle gizli, örtülü mânâsı vardır. Meselâ, cin diyoruz, insü vel-cin... Cin kelimesi de bu kökten gelme, o da görünmeyen varlık demek oluyor. Örtülü, göz görmüyor yâni. İnsanı görüyorsun karşında; işte Ahmed gelmiş, Mehmed gelmiş, Hasan gelmiş, Ali gelmiş... Görüyorsun kapıda, karşıdan geliyor. Ama cin, şeytan insanın etrafında dolaşıyor, içine giriyor çıkıyor, görülmüyor. Onun için cin denmiş, görülmeyen varlık demek.
Sonra cinnet kelimesi var. Adam cinnet getirdi. İhtiyarladı, çok üzüldü filan, derken cinnet getirdi. Cinnet ne demek? Aklın örtülmesi, artık akıl perdelendi yâni mecnun oldu, delirdi mânâsına. O da bu kökten.
Cennet bir örtüş mânâsına, masdar binâ-i merre. Buradan bir isim olmuş. Böyle içi ağaçlarla, bitkilerle gayet dolu olup, zemini görünmez iç içe böyle otlar girmiş, ağaçlar kaplamış bağ ve bahçeye, bostana cennet derler Araplar. Onun için böyle ağaçlık yerlere, maddî yerlere de cennet kelimesi kullanılıyor. Meselâ Cennetül-Muallâ; Mekke'nin kabristanının adı. Meselâ, Cennetül-Bâkı'; Medine Bakîul-Garkad kabristanının adı.
Yâni böyle örtülü ağaçlıklı bitkili yer demek. Şimdi içinde ağaç filan pek görünmüyor ama, eskiden herhalde Peygamber Efendimiz'in hadis-i şeriflerine dikkat eden insanlar, kabirlerinin başlarına belki ağaçlar dikiyorlardı, bizim memlekette olduğu gibi. Belki bir zamanlar orası da öyle bağ bahçe gibiydi.
Şimdi cennet böylece bağ bostan, bahçe demekken, ahirette mü'minlerin gideceği dârus-sevap, yâni sevaplarının mükâfatı olarak gideceği ebedi saadet yurdunun adı olmuştur. Cennet denilince, cehennemin karşıtı olarak mü'min kulların gideceği yer mânâsına geliyor.
Bir de oradaki her kişiye, kendilerine birer cennet verilecek. Yâni kendilerinin özel cennetleri olacak. (Enne lehüm cennâtin) Onların cennetleri olacak. Yâni her kişinin kendisinin bağı bostanı, cennet bahçesi olacak. Ama bir de bu herkesin cennetlerinin olduğu, cehenneme karşı olarak geçen saadet diyarına, Allah'ın lütfuyla kullarını mükafatlandırdığı tarafa da cennet deniliyor.
Tamam, iman edip salih amel işleyenler bu cennetlere girecek. Pekiyi, iman etse de salih amel işlemese, günah işlese ne olacak?
Onlar da cehennemde yanacaklar. Ne kadar yanacaklar? Milyonlarca sene yanacaklar. Yâni, yanmaya razı olmak akıl kârı değil, yanmamaya çalışmak lâzım! Cehenneme hiç düşmemeye çalışmak lâzım! Çünkü bir düşenin oradan çıkması, uzun uzun, milyonlarca sene yanmak gerektiriyor, ondan sonra çıkacak. Onun için ne yapmak lâzım? Doğrudan doğruya cennete girmeye çalışmak, ona göre kendisini ayarlamak, ona göre iman edip salih ameller işlemek lâzım!
Mü'minlere öyle büyük cennetler verilecek ki, o kadar büyük cennetler verilecek ki; (Enne lehüm cennâtin) "Onların, o mü'minlerin cennetleri olacak orada." Ne kadar büyük olacak? En aşağı rütbedeki, en aşağı mertebedeki cennetlik kişinin, yâni cennete en sonuncu giren insanın...
En sonuncu ne zaman girecek? Mü'minlerin en mükemmelleri, Peygamber Efendimiz en başta girecek, ondan sonra enbiyâ, mürselîn, salihîn, mukarrabîn girdikten sonra dereceleri üzere şehidler, alimler vs. girecek, mü'minler girecek.
Ondan sonra, salih ameli kötülüklerine galip olanlar girecek. Zerre kadar da olsa hayrı baskın oldu mu, o zaman cennete girecek. Seyyiatı hasenatından çok olanlar da, cezayı çekmek için mü'min de olsa cehenneme atılacak. Cehenneme atılacak, milyonlarca sene yanacak. Ama sonra, onlar cehennemden çıkıp, tekrar cennete girecekler. İşte o en son cehennemden çıkıp, en son cennete giren kimse... Artık ondan sonra cehennemden çıkarılıp da cennete gidecek kimse kalmadı. O zaman cehennemin kapıları kapatılacak, mühürlenecek. Böyle çaprazlama kalın şeylerle, kapılar hiç açılmayacak şekilde iptal edilecek. Cehennem ehline:
"Siz kâfirler burada ebedi kalın bakalım, kalacaksınız yanın!" denilecek.
Ölmek de yok orada, boyna azap çekecekler.
Mü'minler de cennete girdiği zaman, Allah onlara:
"Ey mü'minler, cennette safa sürün, burada ebedi kalın!" diyecek. Onlar da cennette ebedi kalacaklar.
Şimdi en son girene ne kadar yer verilecek cennette? (Enne lehüm cennâtin tecri min tahtihel-enhâr) En sonuncu artık; cehennemden en son çıktı, cennete en son girdi. Cehennem kapandı, cennete girecekler de belli oldu. O en son girenin cennette sahip olduğu yer hakkında Peygamber Efendimiz SAS buyuruyor ki:
"İşte bizim şu anda yaşadığımız dünya ve bu dünyayı kuşatan yedi kat semavat kadar geniş yerler verilecek. O kadar geniş yerler verilecek ki, mülkünde dilediği gibi gezecek, sür'atle gezebilecek. Ve sanacak ki, Allah bana lütfetti de en büyük mükâfatı verdi. Çünkü kime vermiş olabilir bu kadar büyük mükâfatı? En büyük mükâfatın kendine verildiğini sanacak."
O kadar büyük, o kadar geniş cennetlere sahip olacak mü'minler. Allah hepimizi doğrudan doğruya, cehenneme düşmeden cennete girenlerden eylesin...
Bu cennetin bazı sıfatları, burada bu 25. ayet-i kerimede geliyor. Tabii, ileriye doğru Kur'an-ı Kerim'in sohbetlerini devam ettirmek nasib olursa, cennetle ilgili, cennetlerle ilgili nice nice ayetler gelecek. Ama biz böyle kıyıdan köşeden, biraz cenneti anlatmaya, tanımaya çalışalım. Cennete karşı ağzımızın tadı gelsin ve iştahımız, şevkimiz artsın diye, böyle kısaca ayetin müsade ettiği kadar anlatalım:
(Cennâtin) "Öyle cennetler ki..." Cennât nekre gelmiş, nekreden sonra bir cümle gelirse sıfat cümlesi deniliyor. Yâni bu cennetlerin nasıl cennetler olduğunu tavsif eden bir cümlecik başlıyor burada: (Tecrî min tahtihel-enhâr) "Onların altlarından nehirler akıyor."
Taht, Arapça altı demek. Yâni biz taht deyince, tahtihâ deyince, tahta filan gibi bir şey anlaşılmasın. Türkçe'deki ahşap mânâsına, odun mânâsına bir şey anlaşılmasın. Taht, altında demek. Tahtakale diyorlar meselâ, İstanbul'da bir semtin adı var, toptancı dükkanlarının olduğu yer. Oranın asıl adı, Tahtel-Kal'ah; yâni eski kalenin alt tarafı, kalenin aşağı tarafındaki mahalle demek yâni. Yoksa tahtadan yapılmış kale demek değil.
(Tecrî min tahtihâ) "Onların aşağılarından, yâni cennetlerin altlarından nehirler cereyan ediyor, akıyor." Öyle cennetler ki, o kadar geniş ki, o cennetlerin, bahçelerin ağaçlarının altından nehirler akıyor.
Bu (tahtihâ)'dan maksat, (tahte eşcârihâ ve tahte gurafihâ) demiş müfessirler. Yâni, cennetin o sık ağaçlıklarının ve köşklerinin altından ırmaklar akıyor.
Cennette bunlara öyle köşkler verilecek ki, kimisinin yetmişbin odası olacak. Hepsi müzeyyen, mükellef, dayalı, döşeli odalar. Hepsinde gönlün sevdiği her şey var. O köşklerin aşağılarından, o ağaçların altından ırmaklar akacak, nehirler akacak. Yâni küçük değil, derecik değil; güldür güldür nehir adına layık olan şeyler akacak.
Cennetteki nehirlerden, -ileride ayet-i kerimeler gelecek- neler aktığını biliyoruz:
(Fîhâ enhârun min mâin gayri âsin) Bu cennet nehirlerinin bazılarından tertemiz sular akacak. (Ve enhârun min lebenin lem yetegayyer ta'muhû) Bazılarından taze ve asla tegayyur etmeyen, tadı bozulmayan, ekşimeyen sütler akacak. Çok güzel sular akacak.
Hani dünyada bir güzel mesire yerini anlatırken; "Aman Efendim manzarası çok güzel, âb u havası çok latîf." deniliyor. Havası çok güzel, suları çok tatlı... "Aman ver bakayım bir bardak su, içeyim!" diyorsun. Suyu bir içiyorsun; "Yâhu bu çok halis, çok güzelmiş, Hamidiye suyu mu, Hünkâr suyu mu, ne suyu bu efendim?" diye soruyorsun.
İstanbul'un çok meşhur suları var. Türkiyemizin çok güzel suları var. Niksar'dan gelme, Toroslar'dan gelme... Kar suları süzülmüş, toprağın altında pırıl pırıl çok lezzetli sular. Yâni kaba değil, acı değil, tatlı sular. Yâni suyun da güzeli seviliyor, isteniyor. Ve bazen de, hiç bir meşrubat, o suyun verdiği lezzeti insana vermiyor.
Cennette işte öyle tertemiz su nehirleri olacak. Ehl-i cennet bu cennet sularından içecekler, nehirlerinde çipil çipil yıkanacaklar. Sonra süt nehirleri akacak ve (enhârun min aselin musaffâ) Asel ne demek? Bal demek. Musaffâ aselden, safîleştirilmiş baldan; yâni mumundan, peteğinden süzülmüş, safî, süzme bal nehirleri de olacak.
(Ve enhârun min hamrin lezzetin liş-şâribîn) "İçenlere çok lezzet veren cennet şarabı akan nehirler..." Tabii cennet şarabı deyince, alkollü içki mânâsına değil. Şarap meşrubat demek. Şerâben tahûrâ... Tahûr, çok temiz demek. Dehir Sûresi'nde böyle, tahûran sıfatıyla tavsif ediliyor:
(Ve sakahüm rabbühüm şerâben tahûrâ) [Rableri onlara tertemiz içecekler içirir.] (İnsan: 21) Öyle bir meşrubat ki, tertemiz. Dünyadaki içkiyi içiyorsun, miden bozuluyor, karaciğerin tahrib oluyor, aklın gidiyor, hastalık geliyor. Sonunda insan ayyaş, sarhoş oluyor. Aynı zamanda sıhhat bakımından bitkin, perişan oluyor. İyi değil. Ama cennetin şarabı, şerâben tahûrâ... Böyle ırmaklar akacak herkesin cennetteki yerinden.
Peygamber SAS Efendimiz hadis-i şerifte buyurmuş:
(Enne enhârehâ tecrî fî gayrı ühdûd) "Bu cennetin ırmakları böyle nehir yataklarından filân akma değil, nasıl akacaksa işte, nehrin yatağı olmadan, şarıl şarıl Allah akıtacak."
Tabii kevser şarabını biliyorsunuz. İki tarafında inciden çadırlar, kubbeler olacak; içi boş... Mü'min kullar oralarda kevser şarabını içince şâd olacaklar, memnun ve mesrur olacaklar.
Bir kere cennetlere sahip olacaklar. O cennetlerin artık bitkilerinin, çiçeklerinin, renklerinin, kokularının; o ağaçların, meyvelerinin görünüşünün güzelliğine doyum olmaz. Çok çok güzel şeyler...
Şimdi ben bu Avustralya'da bakıyorum, Türkiye'de görmediğim çok çeşitli ağaçlar var; tepeden tırnağa çiçek açıyor. Hani bizim leylakların veya erguvanların çiçek açtığı gibi. Böyle çok çeşitli ağaçları getirmişler. İklim de mülâyim, ılıman. Çok güzel çiçekler açıyor.
Artık o cennetin ağaçları, yâni mü'minlerin cennetlerinin ağaçlarının güzelliği tariflere sığmaz. Meyvaları tariflere sığmaz, nehirlerin güzelliği tariflere sığmaz. Şöyle ağaçların altında gölgelenmiş, göllenmiş, tertemiz, dibi görünen suları düşünün... Dünyada insanın kendisine mahsus arazisinde böyle bir şeyi olsa, ne kadar sevinir. Bunların hepsi olacak.
Sonra, bundan başka neler olacak?
(Küllemâ rüzikù minhâ min semeretin rızka) "Cennette rızk olarak kendilerine, nimet olarak, ikram olarak, bir meyvadan bir ikram olunduğu zaman; salih amel sahibi o mü'minlere 'Buyrun, yiyin efendim!' diye cennette meyve cinsinden bir şeyler nimet olarak ikram olunduğu zaman..."
Küllemâ, o vakit ki demek. Biliyorsunuz mihrabların üzerine yazıyorlar:
(Külle mâ dehale aleyhâ zekeriyyel-mihrâbe...) Burda bırakıyorlar, bazıları da altını tamamlıyor, doğru olanı: (vecede indehâ rızka) Orda o gördüğünüz (küllemâ) ne demek? "O vakit ki..." demek.
Yâni, (Küllemâ ruzikù minhâ min semeretin rızka) "Ordan bir meyve cinsinden bir şey kendilerine rızık olarak, nimet olarak ikram edildiği zaman; o vakit ki, o ikram edilir; (kalù) diyecekler ki: (Hâzellezî rüziknâ min kabl) 'Aaa, bu daha önce bize ikram olunan gibi!' diyecekler."
O mihraptaki küllemâ da ne demek? (Küllemâ dehale aleyhâ zekeriyyel-mihrâbe) "Zekeriyyâ AS, Meryem Vâlidemizin ibadetgâhına, o ayrı odaya, hiç kimsenin giremediği müstesnâ ibadet yerine, yiyecek filân götürmek için o giriyordu. Kapıları kapalı, yüksek bir yer, kimsenin gelemediği bir yer. Meryem Validemiz, Zekeriyyâ AS'ın hanımının yeğeni oluyor. Onun yanına giriyordu: "Meryem, kızım, işte sana yiyeceğini, suyunu getirdim." diyecek yâni. Anahtarla kapıyı açıp içeri girdiği zaman; (vecede indehâ rızka) ne zaman oraya girse, bakıyordu ki Meryem Validemiz'in yanında dünya nimetlerine benzemeyen güzel güzel meyvalar, nimetler. O mevsimde oralarda olmayan, türlü türlü rızıklar görüyordu. Ve soruyordu:
(Kale yâ meryemü ennâ leki hâzâ) "Yâ Meryem, kızım, bunlar sene nerden geliyor? (Kalet hüve min indillâh) Allah kendi ind-i ilâhîsinden bana ikram olarak gönderiyor. (İnnallahe yerzuku men yeşâü bigayri hisâb) Allah böyle dilediği, sevdiği kullarını hiç kimsenin hesabına, aklına sığmayacak şekilde, kerâmeten böyle rızıklandırır." (Âl-i İmran: 37) deniliyor. Küllemâ, o vakit ki demek.
(Küllemâ ruzikù minhâ) "Orada ondan ne zaman (min semeretin) rızık cinsinden, meyve cinsinden bir şey kendilerine ikram edilirse bu mü'minlere, (kalû) demiş olacaklar ki o zaman: (Hâzellezî rüziknâ min kablü) 'Aaa, daha önce, bundan önce, daha evvel verilmişti bu, bu nimetle rızıklanmıştık' diyecekler. (Ü'tû bihî müteşâbihâ) Kendilerine bu müteşâbih olarak gösterilecek." deniliyor.
Bunu biraz izah edelim: Alimler (min kablu), yâni "daha önceden" sözünde çeşitli açıklamalar yapmışlar. Bu açıklamaların birisi: (Rüziknâ min kabli fid-dünyâ) "Dünyadayken bize verilen meyvelere benziyor bunlar" diyecekler. Bazıları bu şekilde izah etmiş.
Ama bazıları da şöyle izah etmiş: (Mislüllezî kâne bil-ems) "Aaa, daha evvel, dün ikram edilenlere benziyor!" diyecekler ama hiçbir gün bir öncekinin tadında olmayacak. Benzeyecek ama, tadı, lezzeti şahane farklı olacak. Her seferinde, Allah başka bir lezzet ihsan edecek.
Allah bize Kur'an'a sımsıkı sarılmayı nasip etsin. Peygamber SAS Efeindimizin izinde, severek, onun ümmeti olarak yürümeyi nasip etsin. Rızasına uygun ömür sürmeyi nasip etsin. Şu hayat imtihanını başarmayı nasip etsin. Huzuruna da sevdiği, razı olduğu mü'min kul olarak varıp, cennetiyle cemâliyle müşerref olmak; o peygamberine Firdevs-i Âlâ'da komşu olmak nasip eylesin. Ebedi saadete erdirsin. Cümlemizi Rıdvan-ı Ekber'ine vasıl eylesin. Allah hepinizden razı olsun.
Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü!