Varoluşu Kavrayış
“Bir şeyi dilediği zaman, O’nun buyruğu sadece “ol” demektir. O da hemen oluverir.”
Varoluşu idrak etmenin yolu yokoluşu anlamlandırmaktan geçer. Kavramların zıtlarıyla bilinebildiği bu dünyada, varoluşa düşen zıtlık yok oluş gerçeğidir. En sadesinden “Bugün varız yarın yokuz” diye başlar bu silsile. Eşya yok, mekan yok, insan yok, dünya yok… Yok da yok… O zaman varlar ne kadar da cılızlaşır. Yoklar silsilesinde gelip geçenleri, varolup kaybolanları takip ettikçe geçicilikle de yüzleşmiş oluruz. Bu yüzleşme şeylerin yani yaratılmış olanların geçici olduğunu idrak ettirir. Artık sahiplendiklerimiz bize eski haşmetiyle bakmaz olur.
Öte yandan var olanın kıymetini hisseder mevcuta daha bir kıymet veririz. Bu yüzleşme bir bilinç halidir. Zaten varoluş gerçeğimiz de bir nevi bir uyanma hali değil midir? Yoklar ve varlar dünyasında baki kalacak olana uyanma hali…
Süleyman Çelebi bu uyanışla “Cümle alem yok iken O var idi” demiş, Yunus Emre bu kavrayış ile “Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim, aşkın ile avunurum, bana seni gerek seni” deyivermiştir.
“Hareket ediyorum, düşünüyorum, birliği seviyorum o halde varım.” diyerek var olmaya bir açıklama getirmiş başka bir düşünür. Varoluşun sebebine uyanan bilinci açık bir insan düşüncesinin ifadeleri böyle oluyor demek ki. Hekimler koma hali için duyma, anlama ve yetilerini yitirerek yarı ölü bir duruma gelmek, kendinden geçmek tanımını yaparlar. Biz insanlar da bazen mecazi manada bir koma hali ya da yarı koma hali yaşamıyor muyuz?
Birer bebek olarak geldiğimiz bu dünyadan birer mefta olarak vedalaşacağımız gerçeği varoluş gerçeğinin ilk tefekkürüdür. Çünkü var olmak ile yok olmak arasında hayatımızı manalandırmak doğru seçimler yapmamıza olanak sağlar. Sevmek ve sevilmek, düşünmek ve hareket etmek, başkaları için bedeller ödemek için çabalarımız, yokoluş ve sonrasında tekrar varoluş olmadığında ne anlam ifade edebilir ki? Hamken pişmek ve yanmak…. Bütün bu çabalar, yaratılış gerçeğinin en nihayetinde vardığı zirveye, yani Allah’ı bilmeye ve sevmeye çıkar. Yaşarken, severken ve hayat geçerken hep varolmak ama her dem de Allah (cc) ile olmak… Ben varım ama Allah ile varım, O’nun kuluyum tavrıyla hayatı yaşamak ve O’na kavuşmak bunlar yaratılışın manaları değil midir?
Allah her şeyi insan için yaratmıştır, sorumlu olan sadece insandır. Ve Allahu Teâlâ’ya gönülden itaat etmemiz bize farz kılınmıştır. Söz dinleyeceğimiz, boyun eğeceğimiz ilk merci, Rabbimiz olmalıdır.
Aslında yaratılış gerçeği ve gayesi açısından itaat etme kavramı kilit bir kavramdır. Teslim olmak, verilen buyruğa uymak ve boyun eğmek anlamlarına kullandığımız itaat, kulluk bilinci açısından bizi yarı koma halinden uyandıracaktır. Kime teslim olmuşuz? Hangi buyruklara peki diyoruz? Nelerin boyundurukları altındayız? Kur’an-ı Kerimi anlayarak okuduğumuz da orada bizi uyaran kıssalar ve emirler buluruz:
“Ey zindan arkadaşlarım! Çeşit çeşit (uydurma, hiçbir şeye gücü yetmeyen) tanrılar mı daha iyidir, yoksa sonsuz kahretme gücü olan tek Allah mı?”(Yusuf, 39)
“O, kendisinden başkasına (asla) kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”(Yusuf, 40)
İnsan ve Rabbi arasında ezelde bir ahitleşme yaşanmış ve orada eksiksiz bir teslimiyet ile ilk ve tek söz verilmiştir:
“(Resulüm!) Hani Rabbin, Âdemoğulları’ndan, onların (gelmiş gelecek) zürriyetlerini, sırtlarından (sulblerinden zerreler halinde) al(ıp çıkar)mış ve onları, kendilerine şahit tutarak: “Ben sizin, Rabbiniz değil miyim?” (demişti.) Onlar da: “Evet (Rabbimizsin), şahit olduk.” demişlerdi. (Bu da dünyada kâfirliğe sapıp da) kıyamet gününde: “Biz bundan habersizdik.” dememeniz içindir.”(A’raf, 172-173)
Bize ayetle bildirilen bu ahitleşmeye iman ediyoruz. Her bireyin yaratılışında vicdanına yerleştirilen Allah inancına uygun hareket etmesi beklenir. İnsan iradesi ile serbest bırakılmıştır, fıtratındaki gerçekle zıtlaşmayı da seçebilir, davete uymayı da.
Kalp, akıl, düşünce, hafıza, şuur ve sevgi neden insana verilmiştir? Yaratılış sırrını bulması yani Rabbini tanıması için. Yaratılış gerçeğinin dönüp dolaşıp geldiği mihenk noktası da zeval bulmaz ve ölmez olana inanmak, boyun eğmek ve O’na kul olmak bilgisidir. Bunun hal diliyle ifadesi de “Evet sen bizim Rabbimizsin, senden başka ilah olmadığına şahitlik ederim” sözleri ve tavrıdır.
“Farkına varmadan yapageldiğimiz her şeyin aslını araştırmalı, sebebini sormalı, kaynağını bulmalı, bizden olmayanı derhâl terk etmeli, özümüze dönmeliyiz. Her şeyi yaparken Allah’ın rızasını düşünmeli, O’nun rızası olmayan işi yapmaktan şiddetle sakınmalıyız. Rûhumuza, davranışlarımıza, aile ve iş hayatımıza, sosyal bünyemize İslâmî, imanî ve ahlâkî prensipleri iyice yerleştirmeli ve onları korumakta dikkatli ve titiz olmalıyız. Çünkü: İyi bir müslümanın, İslâm’ın rûhunu, ibadetlerin amaç ve hedefini, şeriatın emir ve yasaklarındaki ulvî gaye ve hikmetleri çok iyi anlayıp kavraması lâzımdır; çünkü alacağı mânevî ecir ve mükâfat; şuuru, izan ve irfanı, sevgisi, ihlası, anlayış ve sezgisi ile orantılıdır; sığ ve sathî, bön ve kaba, savruk ve dikkatsiz, cahil ve gafil müslüman çok hatalar yapar, çok pot kırar, çok çam devirir, çok şeyler kaybeder, çok zarar ve ziyana uğrar, çok cezaya çarpılır.”
İslâm hayat nizamıdır, ritüeller, kalıplar, şekiller dini değildir, o özdür, her işin özünü araştırır, aklın delili, kalbin cilası ve rûhun gıdasıdır. Ruhen ve bedenen, kalben ve ahlaken düzene sokar, ikilikleri, tezatları ortadan kaldırır, öğrendiğini yaşaması için kulları ihtar eder, riyadan sakındırır.
Her mü’minin Allah’ın dînine en güzel hizmet etme görevi vardır. Allah’ın huzuruna, yüzü ak, alnı açık, vicdanen müsterih olarak, elinden geleni yapmış, takati kadar, takatinin sonunu, âzamîsini, kapasitesinin tamamını kullanmış olarak ulaşmak görevi vardır, çünkü O kullarını bu sıfatlarla donatmış ve öylece dünyaya göndermiştir.
Öyleyse, “Müslüman olarak yaşamak”, herkese iyilik yapmak; yüce Rabbimizin rızasını kazanmak; ardımızda hayırlı eserler, güzel bir nam ve nişan; sevimli, olumlu, şerefli, sevaplı, mübarek, muhterem, muazzam, mükerrem bir iz ve şan, hayır dua ile anılacak bir hatıra, olgun ve dolgun bir hayat bırakarak âhirete göçmektir.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, Allah’ın yeryüzündeki bu yüzyılın halifeleri, ebedi hakikati emanet alan mü’minler devamlı hazırlıklı, aklı fikri, sevaplı, hayırlı işlerde olarak, Halik’in halkına hizmeti şeref bilerek, kulluk şuuru ile bütünleştirerek, fikri amelleri artırarak, amellere ve ibadetlere aklın ve kalbin taatini ilave ederek yaşamalıdır.
