25.03.1994 - İlmin Önemi, Akra Yayınları, Allah Yolunda Hareketli Bir Hayat

25.03.1994 - İlmin Önemi, Akra Yayınları, Allah Yolunda Hareketli Bir Hayat
Yine bir Cuma vakti sizinle karşı karşıyayız. Allahu Teâlâ hazretlerinin lütfu, keremi, selâmı, ihsânı üzerinize olsun... Allah iki cihanda cümlenizi bahtiyar eylesin.
Ben, hepimiz için müşterek olan bir zevkten ve güzel [bir] şeyden bahsederek sözüme gireceğim. Hepimiz, -şu baharın gelmeye başladığı günlerde, ağaçlar çiçek açarken- çayırları, çimenleri, çiçekleri çok severiz, seviyoruz. Çiçekler, bahar, çayırların ve çimenlerin güzellikleri, kuşların ötüşü, güllerin açışı edebiyatımıza da girmiş.
Ben bunun gibi bir şey daha seviyorum. Mesela bir kent pazarına gittiğim zaman, orada o kadar güzel çeşitli gıdalar var ki; çeşitli meyveler, renk renk sebzeler, yeşillikler, tatlı, güzel yiyecekler, Allah'ın nimetleri... Onlardan da bir gül bahçeşine, gülistana girmiş gibi zevk alıyorum.
Üçüncü zevk aldığım bir şey [var] ki; asıl konuşmamda [onu] bahis konusu etmek istiyorum. O da kitaplar...
Ben bir eve misafir gittiğim zaman, umûmiyetle bizim örfümüzde, geleneğimizde, kitaplar misafir odasında, büyük dolapta sıralanmış oluyor. Cilt cilt, renkli, sırtları yaldızlı, nakışlı güzel kitaplar... Ben hemen onların yanına gidiyorum "Bakalım ev sahibi hangi cins kitapları almış." diye isimlerine bakıyorum.
Sonsuz bir zevk, son derece güzel, âdeta bir mânevî bahçeye girmiş gibi oluyor insan. Tabii, o kitapların içine girse, o kitapların içindeki konulara dalsa, o zaman çok daha güzel hususlar var. Kitap sevgisi ve kitaplarla ilgilenmek, kitapları okumak bizim için son derece önemli.
Hepiniz duymuşsunuzdur ki; Allahu Teâlâ hazretleri ilme çok büyük sevaplar bahşediyor ve dinimiz ilmi çok teşvik ediyor. Mertebesi, dînî bakımdan derecesi en yüksek olan insanlar âlimler. Hatta hakikî âlimlerin, mürşid-i kâmillerin, arif zâtların derecesi şehitlerden bile üstün.
İlim öğrenmek, talebe için de son derece önemli. İnsan ilim öğrenme yoluna girdiği zaman, yaşı ne olursa olsun, cennetin yoluna ayağını koymuş, orada yürümeye başlamış oluyor.
İnsanın ilmi öğrendikten sonra öğrendiklerini uygulama mecburiyeti de var. Bunların hepsi insanı cennete götüren çok büyük sevaplar kazandıran konular, hususlar.
Onun için, aziz ve sevgili dinleyicilerim, ben hepinize bir üniversite profesörü, dinî konularla ilgilenen bir kişi, sizi seven bir kardeşiniz olarak, ilimle çok yakından hepinizin ilgisi olmasını tavsiye ediyorum.
Mesleğiniz değişik olabilir. Bir başka meslek tutturmuşsunuz, geçiminizi, hayatınızı onunla sağlıyorsunuz. Bu da çok muhterem bir davranıştır. Çünkü hiç kimseye yük olmuyorsunuz, kendiniz kazanıyorsunuz, ortaya bir emek ya da bir üretim koyuyorsunuz. Bu üretim bazen bir mal şeklinde olabilir, bazen bir hizmet şeklinde olabilir. Bunların hepsi güzel, Allah'ın sevdiği ve mükâfat, sevap verdiği hususlar.
Ama hangi yaşta, hangi meslekten olursanız olun, hangi ihtiyaçlar içinde bulunursanız bulunun, vazgeçilmez olan bir konu var; o da hepinizin din ilmi hususunda çalışma yapmanız. Bir şeyler öğrenmeye çalışmanız.
Bir şeyler öğrenmenin sınırı yok insan okyanusun kenarında durduğu zaman [anlar] -bizde okyanus yok ama Türkiye'nin güneyinde Akdeniz var. Meselâ, Avrupa'nın batısında uçsuz bucaksız Atlas Okyanusu var, Asya'nın doğusunda Pasifik Okyanusu var - ilim de böyle okyanuslar, ummanlar, deryalar gibi uçsuz bucaksızdır.
Bundan bir kısmını öğrenmek hepimiz için bir borç, yani farz. İlim talep etmek bütün müslümanlar için farz, fakat bir kısmını, mutlaka gerekli olan bazı bilgileri öğrenmek, bütün insanlar için farz. İstisnası yok, herkesin öğrenmesi lazım. Ev hanımı, şoför, bakkal, tezgâhtar olsun, herkesin ibadet yapacak, Allah'ın varlığını bilmesine yardımcı olacak, Allah'ın emirlerini bilecek kadar, ilim konularına mutlaka girmesi gerekiyor.
Bu Akra'yı kuranlara, çalıştıranlara ve bunun gibi güzel çalışma yapan kardeşlerimize, okul açanlara, öğretim işlerinin her çeşidiyle uğraşan, mecmua yayınlayan, çeşitli kitaplar yayınlayan kimselere gönül dolusu selâmlar, teşekkürler. Bunların hepsi güzel, öğretime yardımcı olan hususlar.
Galiba en kolayı da, sizinle bizim şu anda yaptığımız gibi kulaktan kulağa, radyo yayını yapmak. Fakat, bu ilmî çalışmaların mutlaka yapılması lazım. Ama ne kadar kulaktan kulağa da olsa, metodlu olarak etrafıyla bir konuyu bilmesi için, insanın önüne kitabı açması, sayfaları karıştırması ve muntazam bir şekilde okuması gerekiyor.
Ben şimdi bugün Münih'teyim. Bir arkadaşımızın evine geldim, hemen kütüphanesinde baktım, çok güzel kitaplar var. Bir cildini çektim. Niyetim, İstanbul'a döner dönmez hemen o kitaptan almak ve okuyup, birinci sayfasından itibaren o ciltlerini bitirmek.
Mutlaka ve mutlaka, metodlu öğrenmek için kitap lazım. Hatta insan kitabın da bazı konularına takılır, anlayamaz diye bir hoca lazım. Bir hocanın okuttuğu kitap daha güzel. Ama bir hocanın okuttuğu kitap deyince, mektep, mektep bahis konusu olunca, devam bahis konusu olduğundan, herkes bunu yapamıyor.
Yalnız, herkesin evi var. Herkes akşam olduğu zaman yuvasına dönüyor. Evli evine, köylü köyüne, kuşlar yuvasına dönüyorlar. İnsan çoluk çocuğu varsa, onlarla başbaşa kalıyor. Nihayet istirahat edeceği saate kadar, önünde saatler oluyor. İşte [bu] bizim kitaplarla meşgul olup dinimizi öğreneceğimiz zaman.
Onun için, hangi pozisyonda ve şartlar altında olursanız olun, hiç olmazsa akşamın mesaiden sonraki zamanını veyahut sabahın mesaiye gitmeden önceki zamanını, ya da gecenin, uzun gecelerin bazı saatlerini, mutlaka bir kitapla arkadaşlığa ayırmamız lazım.
En iyi dostlardan birisi de kitaptır. İnsanın çevresinde mutlaka samimi arkadaşları, sırdaşları, sevdiği çocukluk arkadaşları vardır. Ama en güzeli kitaptır. Kitapların en güzeli Kur'ân-ı Kerîm'dir, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in hadîs-i şerîfleridir.
Nasıl olur da biz mele-i âlâdan, Allahu Teâlâ hazretleri'nin bize hitâbı olan, bize gönderilmiş mektubu olan Kur'ân-ı Kerîm'i bilmeyelim?
Nasıl olabilir?
Nasıl okumayız bunu?
Mutlaka Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenmemiz lazım!
Nasıl olur da, Allah bir elçi olarak Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'i gönderir de, biz onun hadîs-i şerîflerini takip etmeyiz, dinlemeyiz, araştırmayız, okumayız?
Bu mümkün mü?
Bir müslüman olarak, Allah'ı seven, Allah yoluna canını vermeye razı olan insan olarak, Resûlullâh için gözyaşı döken "Ah ne olur rüyama girse de, nur cemâlini görsem!" dediğimiz, Peygamber-i Zîşânımız'ın hadîs-i şerîflerini öğrenmemek nasıl mümkün olur?
Onun için, mutlaka gününüzün size uygun olan bir saatinde kitap okuyun. Bizim Akra'mızı dinleyin! Gerçekten çok güzel yayınlar yapıyor ve ben çok takdir ediyorum. Dünyanın her yerinden "Allah razı olsun" diye dua ediyorum. Buna benzer daha başka eğitim imkânları var. Fakat sizin de evinizde açıp her akşam bir kaç sayfasını, bir konuyu detaylı olarak okuyup öğrenebileceğiniz ve çoluk çocuğunuzla her akşam takip ettiğiniz, hatta müzakere edeceğiniz bir kitap olması lazım! O bittiği zaman bir başka kitaba geçmelisiniz.
Kenedy diye bir Amerikan reisicumhuru vardı. Gazetelerde, mecmualarda onun hayatıyla ilgili yazıları okumuştum. Kenedy kardeşler hepsi senatör oldular, bazı yüksek mevkilere geldiler. Birisi de Amerika'nın reisicumhuru olmuştu. "Nasıl oldu? Nasıl bir aile?" diye dergiler yazdılar.
Her akşam otoriter olan babalarının huzurunda, akşam yemeğinde masanın etrafında hazır olurlarmış, bu aksamazmış. Çok güzel konular akademik bir üslub içinde, ciddi bir şekilde, masada müzakere edilirmiş.
Demek ki, yemek yerken, bir taraftan [da] eğitim oluyor. Bu, hem bir meseleyi müzakere eğitimi oluyor hem de bazı bilgilerin kazanılması gibi oluyor. O bakımdan bizim de yemekte ve yemekten sonra, gece veya gündüz, tek başımıza veya daha güzeli çoluk çocuğumuzla, ailemizle böyle kitaplardan bir şeyler okuyarak bilgimizi tamamlamamız lazım.
Bir kitabın bittiğini düşünün. Mesela anlaşılır bir Türkçe ile yazılmış ilmihâl kitabını okuduk, bitirdik. Ondan sonra tekrar başına geçeriz. İkinci okuyuşumuzda daha geniş ufuklarla okuruz, düşünürüz ve daha derin anlarız ve unuttuğumuz şeyleri hatırlarız. Bir kitabı böyle döne döne okumaya hatmetmek deniliyor. En güzeli Kur'ân-ı Kerîm'i tekrar tekrar hatmetmek.
Bu hatmin sebebi, faydası nedir?
Tekrar olduğu zaman, insanın hafızasına yerleşiyor.
Onun için, kitap okumayı sizlere bu Cuma gününde, devamlı bir sevap kaynağı olarak tavsiye ediyorum.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hazretleri buyuruyor ki: İki hadîs-i şerîfi birbiriyle mukayese ederek size anlatayım.
Gadvetün fî sebilillâhi ev ravhatün hayrun mine'd-dünyâ ve mâ fîhâ. "Allah yolunda insanın sabahleyin -çalışma neyi gerektiriyorsa; bir askeri sefer olabilir, daha başka bir çalışma olabilir onun için- yola çıkması; bir geri dönüş, bir gidiş-geliş."
Hayrun mine'd-dünyâ ve mâ fîhâ. "Dünyadan da, içindeki her türlü nimet ve zenginliklere sahip olmaktan da daha hayırlıdır." diye İmam Buharî ve Müslim rivayet etmiş.
Demek ki, bu hadîs-i şerîfi duyunca, fî sebili'llâh, Allah yolunda hareketli bir müslüman olmamız gerektiğini, bunun çok sevaplı olduğunu anlıyoruz. Dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden daha kıymetli olmak ne güzel bir şey.
Bunu öğrendikten sonra tam buna paralel ve bunun arkasından bize çok güzel ufuklar açan bir başka hadîs-i şerîf [daha var]. İmam Deylemî, Abdullah b. Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet etmiş.
Bu ikinci hadîs-i şerîfte de, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki:
El-guduvvü ve'r-ravâhu fî teallümi'l -ilm.
"İlim öğrenmek konusunda sabahleyin gidip akşamleyin gelmek." Şöyle bir seyahat; hocanın huzuruna, dersin olduğu medreseye, mektebe, üniversiteye, dârülfünûna bir gidiş-geliş.
Efdalü indallâhi mine'l-cihâdi fî sebili'llâh. "Allah indinde, katında, nazarında, Allah yolunda cihad etmekten bile daha faziletli, daha üstündür, efdaldir."
O halde, bu hepimiz için kaçırılmaz bir fırsat. Allah yolunda Bosna'da, Hersek'de, Kafkasya'da, dünyanın daha başka, gazetelerde yazılan savaşların olduğu yerlerde, belki aç, susuz, korkular içinde, yaralanarak, kolunu bacağını kaybederek, düşmanın eline esir düşerek cihad etmekten -Allah yardımcıları olsun ne kadar meşakkatli işler- ilim öğrenmek daha faydalı.
Hakikaten de ben uçağa binip de dün Münih'e gelince uçaktan Münih şehrine, havaalanına baktım. Biz elhamdülillâh müslümanız. Allah'ın büyük nimetine mazharız, Allah'ın sevdiği dine, doğru inanca sahip insanlarız. Allah'ı doğru tanıyoruz. Yanlış bir inancımız yok. Müşriklerin, kâfirlerin düşmüş olduğu yanlışlıklar içinde değiliz, güzel bir inancımız var. Ona hamd ettim.
Ama bizim bu kâfir ve müşrik, sapıtmış ve şaşırmış, yanlış inançlara sahip insanların yanında, onlardan düzen, maddî imkânlar, teknik imkânlar ve temizlik bakımından geri olmamız akıl almaz bir olay. Olmaması lazım.
İntizamın en güzeli, tekniğin en ilerisi İslâm ülkelerinde olmalı. Çünkü Allah ilmin her çeşidine büyük sevaplar veriyor. Allah temizliği ve işleri dürüst yapmayı emrediyor. Herkesin başkasına faydalı olacak hayırlı çalışmalar yapmasını, merhametli olmasını, hakkından fazlasına el uzatmamasını, kimsenin hakkını yememesini emrediyor. Zulüm yapmamayı emrediyor.
O halde teorik olarak, yani kitapta, sözde, düşüncede, aklen en ileri ülkelerin İslâm ülkeleri olması lazım gelirken, böyle olmaması nedendir?
Tarihî çok derin sebepler var; "Bütün cihan devletleri üstümüze saldırdı. Biz mağlup düştük, yeni toparlanıyoruz, İstiklâl Harbi'nden çıktık..." diye çeşitli haklı sebepler söylemek mümkün.
Ama düşmanlar nasıl birleştiler, nasıl bizi yenebildiler, nasıl bizim ülkelerimizi istila edebildiler?
Bunu daha geriye doğru düşündüğümüz zaman, demek ki ilmî çalışmalarda onlar daha ileriye gittiği sırada, biz o kadar çalışmalar yapamamışız. Neticede onlar bizden üstün olmuş.
İlmî çalışmaların hepsi aynı değil. Mesela, ilmî çalışma deyince illa insanın uçak, top-tüfek yapmasını anlamıyorum ben. Öyle de anlaşılmaması lazım zaten. İlmî çalışma; aynı zamanda müslümanların arasını bulmak, müslümanları birleştirmek, onları iş birliğine sevketmektir. Müslümanların kardeş gibi, bir vücut gibi olması lazım.
Bunu nasıl sağlayacağız?
Amerika'da kırk küsür devlet ayrı ayrı birbiriyle, kuzeyli güneyli diye yıllarca çarpıştıktan sonra, yolunu bulmuşlar, Amerika Birleşik Devletleri'ni kurmuşlar. Birleştirmişler, bir federal devlet kurmuşlar. Federal polis var, federal mahkeme; bir de mahalli devlet, mahalli polis, mahalli mahkemeler var. Demek ki, herkesin gönlünü de memnun ederek, hatırını da hoş ederek birlik ve beraberliği sağlamışlar.
Düşünebiliyor musunuz, Avrupa [devletleri] kendi aralarındaki İkinci Dünya Harbi'nde [savaştı.] Ben o zaman mecmualardan resimleri hatırlıyorum Alman tankları Fransız şehirlerine girmiş, evlerin üstüne tankı sürmüş, duvarı delmiş bir ucundan bir ucuna. Tanka bir şey olmuyor, ev yıkılıp göçüp gidiyor. Gökten bombalar yağıyor. Onun karşılığında, müttefikler Amerikan desteğiyle, Alman şehirlerine bombalar yağdırmışlar, her taraf harabe olmuş. Haftalık mecmualar gelirdi dayıma, bunların resimleri hatırlıyorum.
O kadar kavgadan gürültüden sonra, kalktılar, birleştiler. Birleşik Avrupa'yı meydana getirdiler. Bu bir bilimsel, güzel çalışma. Bu da bir uçağın havada uçması kadar, teknolojik bir başarı. Bu kadar düşman olan, birbirlerine hıncı, kini olan insanlar, nasıl oluyor da birbirleriyle ittifak yapıyorlar diye sormak lazım. Bu bir başarı.
Şimdi biz, Osmanlı Devlet-i Âliyye'si olarak kırk düvele hâkim olmuşuz, nice nice memleketleri adaletle yüzyıllarca idare etmişiz, nice nice ırktan insanları kardeş olarak bayrağımızın altında, gönül birliği içinde yaşatmışız. Bu Osmanlı'nın başarısı.
Şimdi niye birbirimize düşman oluyoruz?
Politik düşmanlık, siyasî emellerin farklılığı, Türkiye'nin bölünmesini istemeye kadar varan farklı düşünceler vesaireler... Bu da üzerinde durulması ve sebepleri araştırılması gereken önemli konulardan biri ve bunu çözümlemek de bir ilim başarısı, bilimsel bir başarıdır.
Onun için, biz de bu eksikliklerimizi; bilimsel çalışmalardaki, sosyal bilimlerde, teknik bilimlerde ve diğer bilimlerdeki çalışmalarımızın rahatlıkla onlardan geri kalmasına bağlıyabiliriz.
Mesela coğrafi keşifleri onlar yaptılar. 1800'lü yıllarda Avustralya ve Okyanus adalarını onlar bulurken, biz Tanzimat'la vesaireyle meşgulüz, birbirimizle mücadele ve çeşitli çatışmalar içinde dünyaya kapalı kalmışız. O mücadele edenlerin hepsinin tarihte veballeri var. Artık Allah âhirette onların hesabını soracak.
Biz şimdi başta dinî konular olmak üzere kendimizi her konuda [geliştireceğiz.] İlimlerin en iyisi dinî konulardır, dinî konuların en yükseği de Allah'ı bilmektir, Allah'ı bilen, ârif olan, mârifetullaha eren, evliyâ olan bir insanın derecesi en yüksektir. Bunu hepimiz biliyoruz.
En yüksek ilim; evliyâ olma, Allah'ı bilme ilmi. Ondan sonra namazı nasıl kılacağız, orucu nasıl tutacağız, zekâtı nasıl vereceğiz, müslümanları nasıl seveceğiz? Görünen günahlar hangileri, görünmeyen günahlar hangileri, görünen ibadetler hangileri? Görünen ibadet deyince namaz ve oruç hepimizin hatırına geliyor da, tefekkürün bir ibadet olduğunu bazı kimseler bilmiyor. O da bir ibadet, sükût [da] tefekküre dayalı ibadet. İşte ilim bir ibadet oluyor.
Onun için, şu mübarek Cuma gününde çeşitli ülkeleri gören, Evliyâ Çelebi gibi diyar diyar gezip de, size oralardan Cuma konuşmaları yapan bir kardeşiniz olarak söylüyorum. Çünkü uzaklardan telefonla, sıradan konuları konuşmak israf olur. Çok önemli olduğu için söylüyorum, rica ediyorum ve sevabının çok büyük olduğunu müjdeliyorum. Her gün ilminizi arttıracak bir çalışma yapın. Mutlaka ilme iki-üç saat ayırın!
Bazen bir küçük kolej öğrencisi, koca bir âlimin bulmadığı bir şeyi bulabiliyor. Yani öğrencileri de teşvik ediyorum. Onların da bahçesinin, evinin köşesinde özel çalışması olsun, harıl harıl çalışsınlar; bir şeyler bulsunlar, icâtlar yapsınlar, bir konuda ileriye gitsinler. Kimisi olimpiyatlara, matematik olimpiyatlarına seçiliyor, kimisi yurt dışına gidiyor. Onlarla iftihar ediyoruz. Dünyadaki öteki kardeşlerinden, yaşıtlarından eksik değiller.
Onun için, ilme mutlaka zaman ayıralım ve her konuda bir şeyler öğrenmeye ve her gün ilmimizi artırmaya gayret edelim, bu bir ibadet. Bunun son derece büyük faydaları, sevabı var.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'in bir hadîs-i şerîfi gözümün önünde. Çok seviyorum. Hatta onu inşaallah bir hattata güzelce yazdırarak, dergilerimizde hediye olarak sizlere ulaştıralım. Siz de çerçeveletin, duvara asın.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki;
el-İlmü hayâtü'l-islâm, ve imâdü'l-îmân. "İlim İslâm'ın canıdır, hayatıdır." "İlim varsa, İslâm canlıdır, vardır; ilim gitmişse, cahillik gelmişse, İslâm ölmüştür, cansızdır." demek. Bir de;
Ve imâdü'l-îmân. "İmanın da direğidir." Peygamber-i Zîşânımız sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri ne kadar güzel buyurmuş.
İman olmazsa, insanın hiçbir şeyinin kıymeti yok. Âhirette çok büyük felâketlere uğrayacak. İmanın direği de ilim. İlim olmayınca da demek ki doğru inanç olmuyor.
Hintlilerin öküze taptıkları gibi veya elleriyle yaptıkları putlara tapan insanlar gibi, Japonların güneşe taptığı gibi…
Veyahut da daha başka, Allah oğul edindi, oğul Allah, baba Allah diye yalan, yanlış, Allah'a iftira olan sözleri söyleyenler neden söylüyorlar?
İmanları sakatlanmış oluyor, çok büyük günahlara giriyorlar, cehenneme girmeye müstehak oluyorlar. Çünkü ilim imanın da direği.
Biz mü'min miyiz?
Elhamdülillâh mü'miniz. O halde, imanımızın sapasağlam ayakta durması için ilme sarılmalıyız.
Biz müslüman mıyız?
Elhamdülillah müslümanız. O halde müslümanlığımızın canlı olması için ilme sarılmalıyız.
Canlı bir müslümanlık nerede, ölü, cansız bir müslümanlık nerede. Bir ağacın bile yaprakları pırıl pırıl canlı olunca, bize neşe veriyor. Sararmış, solmuş, kökünde bir hastalık olup da yaprakları buruşmuş olunca, hüzün veriyor. İslâm da ilimle olduğu zaman canlanıyor. O halde muhterem, sevgili ve aziz Akra dinleyicilerim, ilme sımsıkı sarılacağız.
Ben size bir şeyi de hatırlatmak istiyorum: Ramazan geçti, bayram geçti, Şevval ayının ortalarındayız. Aman kendinizi kontrol edin; Ramazandaki güzel vasıflarınız, nurlu iç hayatınız, âleminiz devam ediyor mu? Bunu kendi kendinize sorun ve kendinizi kontrol edin.
Ramazandaki halin gerilememesi lazım. Ramazdaki haliniz gerilerse, çok büyük tehlikedir. Allahu Teâlâ hazretleri'nin, Ramazandaki ibadetlerinizi kabul etmediğine alâmettir. Ramazandaki gibi olacaksınız, Ramazandakinden daha güzel olacaksınız. Günden güne terakkî edeceksiniz, seviyenizi yükselteceksiniz, insân-ı kâmil olacaksınız. Allahu Teâlâ Hazretleri'nin sevdiği derecelere çıkacaksınız.
Onun için, kendinizi kontrol edin ve bu Şevval ayı içinde -artık yarısına yaklaşıyoruz, 13'ü, 14'ü oldu- altı gün orucunu da tutarsanız, o da Ramazan orucuna eklenince, bütün sene oruç tutmak gibi bir faydası olduğunu da, hadîs-i şerîflerde Peygamber Efendimiz buyurduğu için, ben de size bu Cuma sohbetimin sonunda, onu da hatırlatayım.
Altı günlük Şevval oruçlarınızı tutun.
İlme sımsıkı sarılın. Hem dînî hem de dünyevî konuları çok güzel öğrenin. Hiç kimseden bir eksiğimiz kalmasın. Dünyadaki bütün milletlerle yarışacak, onları geçecek bir durumumuz olsun.
Allahu Teâlâ hazretleri, dilerim ki gönüllerinizin muradlarını versin. Önce hepinizin vücudlarına sıhhat versin. İçinize huzur versin. Gönüllerinizin dileklerini; dünyaya, âhirete kendinize ve sevdiğiniz kimselere ait dileklerinizi ihsan eylesin, lütfeylesin, bahşeylesin.
Cümle geçmişlerimize şu mübarek cuma gününde rahmet eylesin. Onların da kabirleri nur dolsun. Ruhları rahatlasın. Kabirleri cennet bahçesi olsun.
Allah bize nurlu hayatlar, güzel istikballer nasib eylesin. Mutlu olarak yaşayıp huzuruna sevdiği, razı olduğu, mutlu, yüzü ak, alnı açık kullar olarak varalım, sevgili kardeşlerim!
es-Selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtüh!
29.08.1997 -
Peygamberlerin Hepsine İman
25.03.1994 -
İlimin Önemi, İlim
